Imperium – Daniel Ragussis (2016)

“Mitinglerde söyledikleri gibi: Sağına ve soluna bak, onlardan biri muhbirdir”

Bir neo-nazi grubuna sızarak bir terör eylemini durdurmaya çalışan bir FBI ajanının hikâyesi.

Eski bir FBI ajanı olan Michael German’ın kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı hikâyeden yola çıkarak çekilen ve Daniel Ragussis’in senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği bir ABD yapımı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma kısıtlı bir şekilde vizyona çıkmış ve gişede de bir başarı sağlayamamıştı. Bunun da temel nedeni ortalama bir seyircinin özeti duyduğunda bekleyeceği aksiyondan hemen tamamen uzak durması ve daha çok içeriği ile ilgi toplamaya çalışması olsa gerek. Film beyaz ırkçıların terör örgütlerinin hikâyesinden yola çıkarak seyircinin karşısına birkaç önemli soru koyuyor ama bunları da her zaman yeterince etkileyici ve altı dolu bir biçimde dillendirmediği için belki de, güçlü bir sonuç ortaya koyamıyor. Yine de konusuna hassasiyetle yaklaşması ve kolaycı yollara sapmadan bir sorgulamaya gitmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Film, radikal islâmcıların bir terör girişimini durduran FBI ajanlarının görüntüleri ile başlıyor. Daniel Radcliffe’in canlandırdığı kahramanımızın teröristi sorgulama sırasında dahil olduğu bu giriş hikâyesi filmin önemli sorularından ilkini de dile getirme aracı olmuş: Teröre eğilimi olan bir kişiyi eyleme geçmeye teşvik etmek ve bunun için gerekli koşulları ve araçları sağlayarak onu tuzağa düşürmenin etik/hukuka uygun olup olmadığı. ABD’de FBI’ın zaman zaman denediği ve özellikle liberal çevrelerde sıklıkla eleştirilen bir uygulama bu. Giriş hikâyesinde, ABD’ye ülkesine yaptıklarından dolayı öfke duyan kafası karışık genç müslümanın tam da bu yöntemle teşvik edildiği eyleme geçiş sırasında yakalanmasına tanık oluyoruz ki bu durum asıl hikâyemizde de karşımıza çıkıyor. Ajanımız deşifre etmeye çalıştığı terör girişimini bir türlü açığa çıkaramamanın da verdiği öfke sonucu teşvik etme ile ortaya çıkarma arasındaki çizgiyi geçiyor zaman zaman. Önemli bir konu bu ve bu konuya olan yaklaşımı filmin yakaladığı potansiyeli ve kaçırdığı fırsatları gösteriyor bize. Aksiyonu hemen tamamen dışlaması değil sorun ve hatta bu tercihi kesinlikle doğru olmuş da görünüyor; ne var ki bu sorunun bir örneği olduğu gibi içeriğini dramatik olarak yeterince güçlü bir biçimde ele alamıyor film ve bir TV dizisinin düzeyinde ilerliyor zaman zaman.

Will Bates’in tedirgin ve gizemli bir hava yaratan müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin açılışında Hitler’e atfedilen bir söz var: “Sözcükler hiç keşfedilmemiş yerlere köprüler kurar.” Bu söz sanırım iki farklı bağlamda seçilmiş: Bunların ilki, neo-nazi örgütü yöneticilerinin taraftar toplarken sözcükleri (bolca komplo teorisi eşliğinde: “Hristiyanlığı Yahudiler yarattı, matbaayı Yahudiler buldu, İncil en çok basılan kitap; bu sana bir şey ifade ediyor mu?”) güçlü bir biçimde kullanmaları ve bu sözcüklerin sıradan insanlara daha önce hiç fark etmedikleri gerçekleri keşfettiklerini düşündürtmesi; ikincisi ise, ajanımızın -zaten çok da sahip olmadığı- fiziksel becerileri yerine düşünsel yeteneğinin aracı olan sözcükleri kullanarak işini yapması ve kendisi için çok farklı bir grup olan neo-nazi örgütüne sızması (örgütü ve üyelerini keşfetmesi). Filmin ırkçı fikirler ve bu fikirleri üreten zihinsel yapı ve düşünceler üzerine sergiledikleri -çok yeni bir şey söylenmiyor olsa da- işte yine bu sözcükler aracılığı ile geliyor perdeye.

Irkçı tüm eylemlerde ortaya çıkan, “anti-fa” olarak adlandırılan ve şiddet kullanmakla suçlanan antifaşist grubunu sinema perdesine taşıması ve finaldeki sürprizi ile dikkat çekiyor filmimiz. Bu finalin temel başarısı ırkçılığın sıradan ve/veya uygar görünümlü insanlar arasında nasıl sempati doğurabileceğini ve bu tür kötülüklerle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu ve süreklilik göstermesi gerektiğini kanıtlaması bize. Klasik müzik düşkünü ajanımızın göz yaşları içinde ve yanında bir ırkçı ile birlikte müzik dinlediği sahne filmin -ne yazık ki çok fazla tekrarlanmayan- başarılı anlarından biri. Buna karşılık finalde genç bir ırkçının küçük çocuklara bir okulda kendi tecrübelerini ve pişmanlığını anlatması çok inandırıcı olmadığı gibi bir parça klişe bir tercih olmuş. Bu sahnede bir ironi varsa ya da başka bir şeye işaret etmek istenmişse de seyirciye geçmiyor bu duygu açıkçası.

Üzerine yapışan Harry Potter gibi kalıcı bir karakterden sıyrılıp, seyirciyi oynadığı başka bir karaktere ikna etmek kuşkusuz çok zor bir iş. Neyse ki Daniel Radcliffe bu zor işin altından başarı ile kalkıyor ve karakterini tedirginlikleri ve değerleri ile birlikte somut kılıyor filme de ek bir çekicilik katacak şekilde. Filmin ABD’de karşılaştığı ilgisizliği teröristlerin beyaz ırkçılar olması ile ilgili açıklayanlar olmuştu ki açıkçası gerçekten de konu edilenler seyirciye kendilerini çağrıştıranlar değil de örneğin müslümanlar veya Hollywood’un favorisi Ruslar olsaydı, farklı bir seyirci ilgisi olurdu diye düşünmemek mümkün değil. Daniel Ragussis’in özellikle düz bir anlatımla karşımıza getirmeyi tercih ettiği hikâye, insanlığın en büyük belalarından biri olan ırkçılığı ve bu kötülüğe kapılanları sergilemesi ile önem taşıyan bir çalışma ve izlemekte yarar var özetle söylemek gerekirse.

(“Köstebek”)

Share

Günlükler – Miguel de Unamuno

Basklı İspanyol yazar ve düşünür Miguel de Unamuno’nun günlükleri. İlk kez sanatçının ölümünden sonra, 1970’te yayımlanan ve beş defterden oluşan günlükler onun Hristiyanlık inancı ve bu inancı ile ilgili düşüncelerini ve varoluşsal sorgulama denebilecek bir yöntemle ortaya koyduğu düşüncelerini içeriyor. Bildiğimiz anlamda bir günlük değil bu; Unamuno çoğunlukla herhangi bir tarih içermeyen notlarında günlük hayatında olanlara hemen hiç değinmezken, sadece ve asıl olarak imanlı bir katolik olarak kendi inancını sorguluyor ve değerlendiriyor. Bu sorgulama eleştirel hemen hiçbir boyut içermezken temel olarak anlamaya, anlamlandırmaya ve açıklamaya odaklanmış bir çalışma çıkarmış ortaya.

Günlükteki son not 15 Ocak 1902 tarihli ve yıl belirtilmemiş olsa da yazarın nadiren belirttiği tarihlerden (25 Nisan Pazar gibi) notların büyük bir kısmının 1899 yılında ve öncesinde yazıldığını anlayabiliyoruz. En ünlü romanı olarak bilinen “Abel Sánchez: Una Historia de Pasión – Abel Sánchez: Tutkulu Bir Aşk Hikâyesi”ni İncil’deki “Habil ve Kabil” hikâyesinden yola çıkarak yaratan yazarın eserleri onun dinsel inancının izlerini taşıyor sıklıkla ve işte özellikle onun eserlerine aşina olanların bu eserlerdeki temaların ve düşüncelerin kaynaklarının yazarın kişiliğindeki izlerini keşfedebileceği bir kitap bu. Günlüklerde yer alan notlarında mantık ile inancı sık sık karşı karşıya getiren yazar, bunlardan ikincisinin yanında konumlandırıyor kendisini her zaman ve “iyi/gerçek bir Hristiyan” olarak bunun nedenlerini açıklıyor; bu açıklamalarını yaparken ortaya koyduğu fikirler bir “dinsel propaganda”dan çok, samimi bir inanç sahibinin kendini açıklaması olarak görülmeli. İspanya’daki askerî yönetimle ve daha sonra da Franco’ya bağlı Falanjistlerle başı çok sık derde giren yazarın bu kitabı -doğal olarak içerdiği- dinsel terminolojiye ve Hristiyanlığın prensiplerine hâkim olanların daha rahat anlayabileceği bir eser olsa da, aslında temel olarak tüm dinsel inançlar düşünülerek de okunabilecek bir çalışma.

Günlüklerde sıklıkla geçen iki kelime var: İnayet ve izzet. Daha ilk sayfada “Kim ki Tanrı’nın inayetine nail olur ve bu sayede kurtuluşa erer, o kişi özgürdür” diye yazıyor Unamuno ve kişinin inayet ve izzetine Tanrı’nın inayeti ve izzeti aracılığı ile erişebileceğini söylüyor. Hakikatin ve kurtuluşun Tanrı’da olduğuna inanan (“Rab’da kendini tanımak kurtuluşun başlangıcıdır”) Unamuno, halkın birliğinin de ancak ve sadece dinde olduğunu yazıyor (“Ortak ruhu din verir”). Günlükteki notların pek çoğunda mantık ve inancı karşı karşıya getiriyor yazar ve “yeniden doğuş”undan önceki inanç durumu için şöyle yazıyor örneğin: “Dua ederken, Tanrı’mı kalbimle kabul ediyordum, bu Tanrı ki mantığımla yadsıyordum…” Akılcılığı ve pozitivizmi de sık sık eleştiren yazarın, “Mantık genellikle dünyaya karşı bir başka kölelik şekli ve bu kölelik genellikle ülküselleştirilir” cümlesinin bir örneği olduğu gibi kendisinin de eskiden aralarında bulunduğu ve “akılcılık” peşinde olanların düşüncelerine sert bir biçimde karşı çıkıyor. Notların bazılarından yazarın inançları açısından geçirdiği değişimin eskiden içinde bulunduğu çevre tarafından şaşkınlıkla karşılandığını ve hatta onun ruh sağlığının bozulmuş olması ile açıklandığını anlıyoruz ki tüm bu günlüğün bir bakıma bunlara cevap olduğu da düşünülebilir. Bir notunda eskiden bulunduğu yeri “Entelektüel ateizme kadar gittim, Tanrı’sız bir dünya hayal edecek kadar…” diyerek tarif eden yazarın günlüğü yazdığı sıradaki inançları düşünülünce, geçirdiği değişimin çevresi için hayli şok etkisi yaratacak bir farklılığa neden olduğu açık kuşkusuz.

Sadece inanç kavramını değil, bu inancın parçaları olan öğeleri de (İsa, Meryem, kilise vs.) içine alan notlar Unamuno’nun İsa ve Meryem aşkının “göz yaşartacak” samimiyetinin izlerini taşıyor. Bir Dominiken manastırında inzivaya çekilmişliği de olan yazar protestanlığı da eleştirisinin kapsamına alırken, insanı “hayvanların üstüne çıkaran”ın iman bilgeliği olduğunu belirtiyor. Gerek bu son yargısı gerekse günlükteki diğer benzer yargı ve iddialar, katıksız bir dindar profili çizerken, kitabı okuyacak olanlar için de bir “uyarı” olmalı bu durum. İnanmak kavramı kadar ölüm kavramı üzerine de epey düşünmüş ve fikir üretmiş yazar ve “hiçlik” kelimesini sıkça kullanarak kendi inancını açıklamaya girişmiş ve zaman zaman özeleştirisini de yapmış: “Mezar-ötesi yazgımla, ölümün ötesiyle ilgili bu sabit meşguliyet, kendi hiçliğimle ilgili bu saplantı, saf bencillik değil mi?” Yaklaşık iki sayfa boyunca ölüm üzerine “edebî” satırlar da yer almış günlükte ki Unamuno’nun kitabını bir “ilahiyat” kitabı olmanın dışına çıkaran da onun -her ne kadar sıkça eleştirisinin konusu yapmış olsa da- bu entelektüel ve edebî becerisi. Benzer şekilde “iyi insan” olmak da hayli meşgul etmiş Unamuno’yu ve bunun tarifini de yine inanmakla ilişki kurarak yapmış: “… iyi insanlardaki iman incelendiği takdirde, inandıkları için iyi olduklarını değil , iyi oldukları için inandıklarını, ebedi izzete imanlarının onları iyi kılmadığını ama bu iyiliğin onlar için bu izzeti yarattığını…”

Günlüklerin yazarın ölümünden üstelik de hayli uzun bir süre sonra yayımlanmış olması buradaki yazıların belki de asıl olarak başkaları ile paylaşılmak üzere değil, Unamuno için bir içsel hesaplaşmanın aracı olarak kaleme alındığını gösteriyor bize. Bu içsel hesaplaşmasında kendi inanç dünyasına uzak bir yerde duran bazı isimler için de sert ifadeler kullanmış yazar. Örneğin Oscar Wilde ve D’Annunzio’yu “rezil estetikçiliği üretmek”le suçlarken, Chateaubriand için “hüzünlü ve uğursuz şahsiyet” demiş.

Unamuno’nun günlükteki yazıları kaleme aldığı yıllar onun yedi yaşında ölen oğlu Raimundin’in hidrosefali rahatsızlığı nedeni ile çok sıkıntılı günler yaşadığı bir dönem aynı zamanda. Kitaptaki bir dipnotta belirtildiği gibi yazarın “dinî krizinde belirleyici bir rol oynamış olabilir” bu durum. Dipnot demişken kitabın bu açıdan kısa açıklamalarla doyurucu bilgiler içerdiğini de söyleyelim. Kitapta ismi geçen ve okuyucunun tanıma ihtimali düşük olan kişiler için olanlar başta olmak üzere kısa bilgiler yer alıyor bu dipnotlarda ve okuma deneyimine yardımcı oluyor.

(“Diario Intimo”)

Share