Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu – Engin Ayça (1990)

“Soğuktu ve yağmur çiseliyordu. Belki de insan için, yaşamanın tek bir zamanı var: Şimdiki zaman. Bellek dünü bugüne taşır; dünü, bugünü ve geleceği düşünür, bir arada yaşarız. Zaman bir bütündür; Leyla Hanım’ın bugün yaşadıkları gibi, hepimizin yaşayabileceği, yaşadığı gibi. Bugün yakalanan, tamamlanan, boyutlanan, kaçırılmış olan; ve duygular ve güzellikler ve zamanın bütünleyişi”

Bir şarkıcı kadının, kendisine eşlik eden bir ut sanatçısının âni ölümü üzerine onunla ortak anılarına ve geçmişe yaptığı yolculuğun hikâyesi.

Engin Ayça’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye yapımı. Ayça, yönetmenlik kariyerinin Türkiye sinemasının “çöküş” dönemine denk gelmesi nedeni ile bugüne kadar toplam üç uzun metrajlı konulu film çekebildi ve bu film de onlardan ikincisi. Antalya’da en iyi üçüncü film seçilmesinin yanısıra oyuncularından Ekrem Bora (erkek oyuncu) ve Gülsen Tuncer’e (yardımcı kadın oyuncu) ödül de getiren film sinemamızın içinde bulunduğu o zor koşullarda ortaya çıkarılabilen eli yüzü düzgün örneklerinden biri. Başta senaryo olmak üzere çeşitli alanlarda kendisini hissettiren yetersizliklerine rağmen, Engin Ayça’nın iyi niyetli çabası ve hikâyenin kalıplardan uzaklaşma gayreti filmi ilgiye değer kılıyor. Şarkıcı rolünde Türkân Şoray’ın daha önce defalarca canlandırdığı karakterine hikâyenin yardımı ile farklı bir biçim ve içerik vermeyi başardığı filmde, Ekrem Bora sinemadaki son performanlarından birinde sade ve kırgın bir şekilde canlandırıyor karakterini ve belki çok çarpıcı değil ama kesinlikle Yeşilçam’ın ona onlarca filmde biçtiği kalıpların dışına çıkan bir oyunla ilgiye değer kılıyor. Gülsen Tuncer de sağlam karakter oyunculuğu ile karakterini elle tutulur hâle getirmeyi başarıyor.

Bir gece vakti, yağmurdan ıslanan bir camın arkasından kameraya bakan Şoray’ın yorgun ve hüzünlü yüzü ile açılıyor film. Bu görüntü üzerine bu yazının açılışındaki cümleleri dinliyoruz bir sesten. İşte bu açılış sahnesi, filmin taşıdığı iyi niyeti ve gösterdiği gayreti ama bir yandan da bu çabanın neden daha yeterli görünecek bir sonuca erişemediğini gösteren iyi bir örnek. Bu cümleleri kim seslendirmiş bilmiyorum ama hem etkileyici bir seslendirme değil bu hem de vurgular pek yerli yerinde kullanılmamış. Ardından izleyeceğimiz hikâye, kesinlikle klasik yerli film anlatım biçiminden farklı bir yerde duruyor (olumlu bir nokta bu) ama bu cümlelerin içerdiği -daha doğrusu içermeye çalıştığı- “entelektüllik” ile de çok uyumlu değil açıkçası. Sonuçta, niyet ile çabanın (ve kuşkusuz sinemanın içinde bulunan olumsuz koşulların da neden olduğu) uyuşmamasının tipik bir örneği bu.

Sözlerini Gülsen Tuncer’in yazdığı iki Melih Kibar şarkısı (“Gönül Kuşum” ve “Mektuplar”) filmin kozlarından biri. Şoray’ın yerine Semra İnanç okumuş şarkıları ama filmdeki karakteri bu şarkıların bestecisi olan Ekrem Bora kendi sesi ile sade ve hayli iyi bir şekilde yorumlamış eserleri. Kibar’ın şarkıları Türk sanat müziği kadar “slow pop” şarkılarının da havasını taşıyor ve Tuncer’in sözleri de -birkaç prozodi bozukluğuna rağmen- filmin hikâyesine uygunluğu ile dikkat çekiyor. İşte bu şarkıların da desteği seyrettiğimiz hikâyeyi bir sanat ve sanatçı filmi yapıyor. Bir sanatçının bir diğer sanatçının kendisine karşı beslediği tutkunun hiç farkında olmaması, şarkılarda (ya da herhangi bir sanat eserinde) dile getirilenlerin bazen de sanatçının doğrudan kendi ağzından söyleyemediklerini ifade ediyor oluşu ve sanatçının kamu önündeki hayatı (ve karakteri) ile gerçek hayatının (ve karakterinin) farklılığı gibi konular üzerinde Ayça’nın senaryosu sinemamız için yeni ve farklı şeyler anlatmayı deniyor. Şarkıcı kadının sahneye çıkmadan önceki uzun uzun gösterilen hazırlık sahnesindeki tavırları ile sahneye ilk adımını attığındaki (ve farklı bir karaktere büründüğündeki) tavırları arasındaki büyük fark, Ayça için bir ikili yaşamın izlerini sürme araçlarından biri olarak işlev görmüş örneğin.

Ayça’nın senaryosu hikâyenin tümünde aynı düzeyi tutturamamış görünüyor. Bazı sahnelerdeki diyaloglar vasat ve zorlama; örneğin şarkıcının sevgilisinin evindeki parti sahnesinde kadının tanık olduğu ve maruz kaldığı konuşmalar ve bu sahnedeki karaterler “entel” bir Türk filmi klişesinden geçilmiyor. Bolca konuk oyuncusu olan (Ayça’ya destek amacı ile yer almış filmde bu isimler anlaşılan) filmin bu parti sahnesinde Selim İleri de var örneğin ve o kısacık sahnesinde oynayamamanın ne olduğunu da gösteriyor bize! Buna karşılık cenaze evindeki komşu kadınların sahnesi örneğin, daha iyi yazılmış diyalogları ile yine klişe görünebilecek bir durumu kurtarıyor ve hatta şarkıcı kadının hissettiklerini daha güçlü biçimde anlamamızı sağlıyor. Ayça’nın yönetmenliği de film boyunca parlak anlarla vasat anlar arasında gidipi geliyor çoğunlukla ama genel olarak ortaya kayda değer bir iş çıkardığını söylemek mümkün. Örneğin Yıldız Parkı’nda geçen sahnenin tümü kesinlikle çok etkileyici ve keşke filmin tümü bu düzeyde olsaydı dedirtecek bir hüzün ile kaplı. Fark edilmeyen, fark edilmediği için de bilinmeden ret edilen bir tutkunun yanısıra, hayatın akışına kapılıp giderken kaçırdıklarımızın, oynadığımız rollere mahkûm olmamızın ve bazen en yakınımızdakileri bile tanımamamızın (ya da tanımaya zaman ayır(a)mamamızın) trajedisini çok iyi anlatıyor tüm bu bölüm bize.

Udînin ölüm haberinden çok etkilenmesini, “Neden bu kadar etkilendim, anlayamıyorum. İçimden bir şey koptu sanki, anlayamıyorum” cümleleri ile ifade ediyor kadın ve açıkçası biz de anlayamıyoruz bunu. Hikâye tam da bu anlayamama üzerine kurulu olmuş olmasına rağmen, burada bizi yeterince ikna edemiyor senaryo ki bu da pek önemsiz olmayan bir problem. Böyle olunca da kadının ölümü öğrendikten sonraki eylemlerini (morga gitme ısrarı, cenaze evine gitmesi, adamın odasındaki nesneleri uzun uzun incelemesi ve gördüklerinden etkilenmesi vs.) yeterince etkileyemiyor seyirciyi. Kâğıt üzerinde çok iyi duran bir fikrin ve temanın metne ve görüntülere doğru karşılıkları ile dökülememiş olmasının örneklerinden biri bu problem.

Nesneler üzerinden (adamın odasındakiler, antikacı dükkanındakiler vs.) dokunaklı anlar yaratmayı ve seyirciyi de düşündürtmeyi başarıyor film. Zamanın geçiciliği/kalıcılığı; insanın geçici, nesnelerinse kalıcı olması; nesneleri kimi zaman anlamlı kılanın sahiplerinin onlara verdiği değer olması ve sahibi yok olduğunda bu değerlerin de anlamsızlaşması gibi temalar üzerinden nesneleri de filmin bir karakteri gibi kullanmayı başarıyor Ayça sinemamızda pek de görmediğimiz bir şekilde. Kadının antika ayna karşısındaki sahnesi veya yine onun adamın kız kardeşi ile ölenin odasındaki konuşmaları gibi parlak bölümleri de olan film zaman zaman neden ihtiyaç uyulduğunu anlamadığımız süslü lâflar içeren bazı diyaloglarına rağmen, açıldıkça toparlanan hikâyesi ile kendini seyrettirmeyi başarıyor. Karakterin kendisine bile itiraf etmediği söylenen bir duygunun, bırakın kendisine bir arkadaşına bile itiraf ettiğinin gösterilmesi veya açılıştaki konser sahnesinde diğer şarkı sahnelerinin aksine bir senkronizasyon sorunu olması gibi problemleri bir yana bırakılıp izlenmeyi hak ediyor bu film. Sinemanın zor günlerinde sevgi ve iyi niyetle üretilmiş, üzerinde düşünülmüş bir film bu ve Ekrem Bora’nın sesinden bir kısmını duyduğumuz Cahit Sıtkı Tarancı şiiri (“Ayrılmıyor gözlerim ıslak camlardan asla / Şimdi bütün düşüncelerim sade yağmurla meşgul”) gibi içerdiği hüzün duygusu ile de ayrıca önem taşıyor.

Share

Gece Yarısı Kapı Çalındı – B. Traven

Gerçek kimliği hâlâ bilinmeyen ve Alman olduğu tahmin edilen B. Traven’ın tek bir hikâyesini içeren bir kitap. Orijinal adı “Midnight Call” olan ve “The Night Visitor and Other Stories” adlı kitapta yer alan eser, “Effective Medicine” ve “Reviving the Dead” ile birlikte yazarın kahramanı “doktor” olan öykülerinden biri. Türkçe çevirisindeki adı gibi bir gece yarısı kapının çalması ile başlayan hikâye, Meksika’da yaşayan bir yabancının (“gringo”nun) doktorlukla ilgisi olmadığı hâlde, bir hastayı tedavi etmesi için eşkıyalar tarafından çağrılması ile gelişen olayları anlatıyor.

Uzun hikâye olarak nitelendirebileceğimiz öykü, Traven’in diğer eserlerinde de rastladığımız temaları içeriyor. Birinci ağızdan anlatılan hikâyede, geçmişinin epey maceralı olduğu anlaşılan, şimdi Meksika yerlileri ile birlikte yaşayan ve bir yazı makinasına sahip olan (karakterin yazarlığına ya da kendi de karakteri gibi Meksika’da yaşayan yazarın kendisine bir gönderme mi olduğu açık değil) gizemli adamın hikâyesinde, yazarın eserlerinde hep rastlanan kapitalizm eleştirisi ve Batı’nın “geri kalmış ülkeler”i sömürmesi kendisine bir öykünün sınırları içinde de olsa yer bulmuş. “Buyrukları, daima silahı taşıyan kimse verir” bölümünde olduğu gibi alaycı bir yaklaşımın izinin de yer aldığı hikâye, temel olarak, bir yandan eşkıyalardan bir yandan da onların peşindeki güvenlik güçlerinden kendisini korumaya çalışmasını anlatıyor kahramanının ve bunu keyifle okunan satırlarla yapıyor.

(“Midnight Call”)

Share