10 Timer Til Paradis – Mads Matthiesen (2012)

“Almanya’ya değil, Tayland’a gittim. Bu yüzden yanık tenliyim. Oraya gittim çünkü… Bent dayı ile küçük bir sohbetim oldu. Bana orada daha kolay kız bulabileceğimi söyledi. Bana nereye gitmem ve ne yapmam gerektiği konusunda da bilgi verdi. Bir kız bulma konusunda şansım da yaver gitti. Adı Toi. Onunla birlikteyim”

Annesi ile birlikte yaşayan, bekâr ve otuz sekiz yaşındaki bir vücut geliştirmecinin aşkı bulmak için Tayland’a gitmesinin hikâyesi.

Danimarkalı sinemacı Mads Matthiesen senaryosunu Martin Zandvliet ile birlikte yazdığı 2007 yapımı kısa filmi “Dennis”in gördüğü ilgi üzerine bu kısa filmden yola çıkarak çekmiş bu ilk uzun metrajlı eserini. İki ana rolü, aşkı arayan heybetli adam (Kim Kold) ve annesini (Elsebeth Steentoft) her iki eserde de aynı oyuncuların canlandırdığı film baş karakterinin, fiziksel büyüklüğü ile “zıt” bir görünüm sergileyen yumuşak kalbini ve bir aşk arayışını zarafetle anlatan bir çalışma. Kısa filmi, senaryoya bir Tayland boyutu ekleyerek genişleten film bu nedenle hikâyesine sanki iki ayrı odak noktası koymuş gibi görünüyor ve bundan belki bir parça olumsuz anlamda etkilenmiş olsa da özellikle Kim Kold’un çarpıcı performansı ile sevgiyi ve bir insan sıcaklığını aramaya adanmış keyifli eserlerden biri oluyor.

Kötü giden bir ilk randevunun görüntüsü ile başlıyor film. Aynanın karşısında kendisine bakan ve heybetli fiziksel görünümü ile bir vücut geliştirmeci olduğu açık olan bir adam spor salonunda tanıştığı zarif kadınla yemekte ve sohbetlerinin üslûp ve içeriği randevunun pek de yolunda gitmediğini söylüyor bize. Hâlâ annesi ile birlikte yaşayan, onun kendisine tutku ile bağlılığı ve kıskançlığı altında bir yol bulmaya çalışan, odası kazandığı kupalar ve madalyalarla dolu profesyonel bir vücut geliştirmeci Dennis. Tüm kadınların yanında minicik kaldığı bu adam yalnızlığını giderecek ve onu bir kadının/sevgilinin sıcaklığına kavuşturacak arayışında, kendisinden hayli genç yaşta bir Taylandlı kadın ile evlenen akrabasından esinlenerek Tayland’a gitmeye karar veriyor. Bu yolculuğu ve sonrasını anlatan film temel olarak iki ana kulvarda ilerliyor. Batılı – ve özellikle orta yaşı geçmiş- erkeklerin seks turizmi için gittikleri ve zaman zaman da kendilerinden çok küçük yaşta kadınlarla geriye döndükleri Tayland’da yaşananlar üzerinden seks ve şehvetin aşkın önüne geçtiği bir bakışı ele almak ve eleştirmek ve kahramanımızın annesinin kendisine taktığı ve sevgi ve tutku ile örülü zincirlerden kurtulma mücadelesini anlatmak.

Görünüşünün çağrıştıracağı tüm klişe düşüncelerin aksine sevgi dolu, yumuşak bir kalbi var Dennis’in. Üzerinde boğucu bir otoritesi olan annesine de, spor salonundakilere de ve Tayland’da tanıştığı başta kadınlar olmak üzere herkese aynı ince davranışla yaklaşıyor. Tek istediği sevilmek ve sevmek; seksin değil aşkın peşinde o. Tayland’daki otelde resepsiyondaki kızın onun da tüm Batılı erkekler gibi davranacağı önyargısı ile söylediği sözler onu bu nedenle şaşırtırken, kadınlara yaklaşımı da onun kişiliğinin bir göstergesi oluyor. Seks turizminin ve kadınların bu turizmin doğal bir nesnesi olduğu bir ortamda onun davranış şekli hikâyeyi bir sevgi filmi yaparken, bir umut da yaratıyor açıkçası bu sömürü düzenine karşı. Mads Matthiesen bu sömürüyü doğrudan eleştirmiyor belki ama sergilediği manzara ve bu manzaranın karşısına koyduğu sevgi dolu ve utangaç yürek nerede durduğunu çok açık belli ediyor; bu açıdan değerlendirince de neredeyse en sert mesajlar kadar etkileyici oluyor filmin bu yaklaşımı. Dennis karakterinin aradığı aşkı Tayland’da bulabileceğine bu denli çabuk ikna olacak kadar saf olması bir parça sorunlu olsa da hikâye açısından, Kim Kold’un sade ve sıcak olduğu kadar, etkileyici de olan performansı bu sorunun önem kazanmasına engel oluyor neyse ki.

Fiziksel arzunun aşkın önüne geçtiği bir hayatı Tayland üzerinden anlatan film ikinci bir ana konu olarak da annenin oğluna duyduğu saplantılı sevgiyi almış kendisine. Oğlunun kendisine yeni ilişkisinden bahsetmesini, “Bu şekilde davranarak bana ne yaptığının, ne kadar kırıldığımın farkında mısın? Bunu kabul edemeyeceğimi anladığına eminim. Bu ilişkiyi onaylamıyorum ve derhal bitirmen konusunda ısrar ediyorum” tepkisi ile karşılayan ve bu sözlerle onu etki alanında tutmaya devam etmek için duygu sömürüsünden tehdide kadar uzanan farklı yollara başvuran kadınla oğlu arasındaki ilişkinin boyutu ve adamın kişisel özgürlük arayışı tek başına çok önemli bir tema kuşkusuz ve bu tema Tayland’ın sembolü olduğu ile yan yana durunca bir parça gereğinden fazla büyüyor hikâye. İkisinin birlikte var olması filmin sadeliğine biraz gölge düşürürken, alçak gönüllülüğü ile de ters düşüyor açıkçası. Neyse ki film her iki temayı da aynı zariflikle ve duyarlılıkla işliyor ve dürüstlüğünü hep koruyarak bu kusurunu önemsiz kılıyor.

Büyük bir hikâye anlatan büyük bir film değil bu; daha doğrusu seyircinin üzerine büyük trajediler, dramlar veya aksiyonlar boşaltıp bunlardan etkilenmesinin keyfini çıkarmaya çalışmıyor yönetmen. Sune Martin’in hikâyenin sadeliğine uygun bir melodisi olan ve duygusal bir zariflik barındıran müziğinin eşliğinde çarpıcı bir “çelişki” üzerine kuruyor filmini Matthiesen. Kameranın adamı ve yanındakini (özellikle de kadınları) aynı kadraja sığdırdığı karelerle onun ayrıksı büyüklüğünü ortaya koyan ve böylece onun içinde yaşadığı toplumdan farklılığını görsel olarak ortaya çıkaran yönetmen, bu iddiasını hikâyesi ile de desteklemeyi başararak yine onun, etrafındakilerin bedensel olana ya da sahiplenmeye odaklanan tutkularının karşısına aşka önem vermesini koyuyor. Farklılığını korumaya çalışması ile karakterinin bağımsızlık isyanı olarak da tanımlanabilecek olan film bir devin içinde barındırdığı çocuğun hikâyesini özenle anlatan ve aynı konuyu işleyen benzerlerinden farklı bir yerde durmayı başaran önemli bir çalışma. Kim Kold’un annesini canlandıran tecrübeli oyuncu Elsebeth Steentoft’un zor bir rolü gerçekçilikten hiç sapmadan canlandırdığı filmin sertliğin içinden yumuşaklığı çıkarmayı ve bunu seyirciyi ikna ederek yapmayı başardığını da ekleyelim son olarak.

(“Teddy Bear” – “Ayıcık”)

Share

Alacakaranlıkta / Tonio Kröger – Thomas Mann

Alman yazar Thomas Mann’ın 1903 tarihli iki novellası. Bir sanatoryumda geçen ve orijinal adı “Tristan” olan ilk novella (“Alacakaranlıkta”) Richard Wagner’in kökeni bir Kelt efsanesine kadar uzanan bir hikâyeden uyarladığı operasından esinlenirken, tıpkı bunun gibi ana kahramanı edebiyatçı olan ikinci novella (“Tonio Kröger”) yazarın 1912 tarihli ünlü eseri “Venedik’te Ölüm” (“Der Tod in Venedig”)de olduğu gibi bir sanatçının ikilemlerini anlatıyor. Her iki eserde de Thomas Mann, sanatçı karakterlerin toplumun “normal” bireyleri ile ilişkilerinde ve onların değerlerinden uzak durmakla uzlaşmak arasında kalmalarını ele alıyor.

İlk eser olan “Alacakaranlıkta”da üç temel karakter var: Sanatoryumda kalan bir yazar, hastalığı nedeni ile buraya yeni getirilen bir kadın ve onun kocası. Melankolik bir ruh hali olan yazar, kocasının kadına hak etmediği şekilde davrandığını düşünüyor ve onun kabalığının kadının ruhundaki inceliğe zarar verdiğini düşünüyor. Mann’ın kocanın bir güzelliği (burada kadını) elde etmek arzusu ile yazarın o güzelliği takdir etmek ve seyretmek üzerine kurulu yaklaşımlarını karşılaştırdığı eserinde yazarı idealize etmediği ve onu daha çok bir sanatçı yaklaşımının sembolü olarak kullandığı düşünülebilir. Trajik sonuna rağmen, sondaki “bebek kahkahası”nın yazarın kaybetmeye mahkûm olduğunun işareti olarak görmek mümkün. Bu bağlamda yazar Spinelli karakterinin Mann’ın kendisini de temsil ettiğini düşünerek, eserin sanatçının dünyası ile toplumun dünyası arasındaki -giderilmesi pek de mümkün görünmeyen ve belki de zaten gerekmeyen- çelişkilerin izlerini taşıdığını söyleyebiliriz. Yazar karakteri üzerinden sarkastik bir yaklaşımı da olan eser tüm bunları güçlü bir dil ile anlatan ve sanat/sanatçı ve onların konumları üzerine düşünmeye aracılık eden çekici bir novella kesinlikle.

İkinci hikâye olan “Toni Kröger” tıpkı “Alacakaranlıkta” isimli eserde olduğu gibi sanatçının dünyası ile günlük hayat arasındaki farkı ele alırken, ek olarak aynı adı taşıyan genç bir yazarın (bu karakterin de Thomas Mann’ı temsil ettiğini söylemek mümkün) ikisi arasında bir denge kurma çabasını anlatıyor. Otobiyografik özellikler taşıdığı söylenen eser, Tonio Kröger isimli yazarın önce on dört yaşını ve arkadaşı Hans’a duyduğu ilgiyi, daha sonra on altı yaşında Ingeborg adındaki bir kıza duyduğu hisleri ve son olarak da otuz yaşının henüz başında bir sanatçı olarak hislerini, toplumun diğer bireylerinden ayrı düşüşünü ve kendi gerçeğini bulmak için çıktığı yolculuğu anlatıyor okuyucuya ve bir “uzlaşma” ile sona eriyor.

Tüm ömrü boyunca eşcinselliği ile mücadele eden ve yayınlanan günlüklerinde de bununla ilgili oldukça uzun ve net ifadeler bulunan yazarın bu üç bölümden ilkinde Tonio’nun Hans’a duyduğu ilgiyi adını koymadan bu şekilde ifade ettiği dikkat çekiyor. Şiir yazan Tonio’nun, sanatsal zevklerin değil fiziksel aktivitelerin peşinde koşan Hans’a karşı hissettiklerinin yanı sıra, yazarın Hans’ı fiziksel güzelliği ile tanımlaması da (“…olağanüstü güzel ve yapılı bir çocuktu; geniş omuzlar, dar kalçalar, keskin ve korkusuz bakışlı çelik mavisi gözler…”) destekliyor bu durumu. İki yıl sonra bir genç kıza aşık oluyor Tonio ve utanç verici bir dans anısından sonra bu karşılıksız aşkını unutuyor. Sonrasında arayışla geçen “serseri” bir hayat yaşıyor ünlü bir şair olan Tonio ve üçüncü bölümde anlatılan yolculukla da bir uzlaşmaya varıyor yaşadığı çelişkileri açısından. Mann’ın Tonio karakteri ve sorgulamaları üzerinden sanatçı olmakla ilgili kendi görüşlerini ve sorularını uzun uzun anlattığı eseri temel olarak sanat ile normal hayat arasındaki mücadeleyi ele alıyor ve “sanatçının yaratabilmek için hemen hemen ölmesi gerektiğini” ve sanatçının tam anlamı ile toplumun parçası olamasa da ondan tamamı ile ayrı da olamayacağına odaklanıyor.

Temalarının yanı sıra, yazarın kendi hayatından izler taşıması açısından da ortak yanları olan bu uzun hikâyeler Mann’ın edebî anlayışını ve bir yazar olarak karakteristik özelliklerini anlamaya da olanak sağlayan iki önemli eser. Kendi hayatında önemli bir iç mücadele olan bir yazarın karakterlerinin arayışlarını ve sorgulamalarını ilgi çekici ve güçlü bir biçimde ve “içeriden” gözlemlerle iki güçlü hikâyede ele aldığı bu kitap okunması gereken bir edebiyat eseri.

(“Tristan” / “Tonio Kröger”)

Share