Le Testament d’Orphée – Jean Cocteau (1960)

“Film yapımcıları çok sayıda insanın birlikte aynı düşü görmelerini sağlayarak para kazanırlar. Aynı anda, gerçek olmayan bir fanteziyi gerçekçi bir şekilde de gösterebilirler: Kısaca, şiir sanatı için takdire şayan bir araç. Filmim ruhumu açığa çıkartmak için bedenimden soyunduğum bir striptiz gösterisi sadece. Çünkü bir gün bu çağın sembolü olacak olan gerçeği arzulayan çok büyük bir halk topluluğu var. İşte bu nedenle bu, bir şairin kendisini her zaman desteklemiş olan gençliğe vasiyetidir”

Hayatını, sanatını, tutkularını ve ilham kaynaklarını hatırladığı bir düşsel yolculuğa çıkan bir şairin hikâyesi.

Jean Cocteau’nun yazdığı ve yönettiği bir Fransız yapımı. Sanatçının “Orfe Üçlemesi”nin sonuncusu (diğerleri 1930 yapımı “Le Sang d’un Poète” ve 1949 yapımı “Orphée”) olan film aynı zamanda da onun son yönetmenlik çalışması. Cocteau’yu tanıyan, onun sinema dahil tüm sanat dallarındaki çalışmalarına, kısaca söylersek onun dünyasına aşina olanların kesinlikle çok daha farklı bir gözle izleyebilecekleri film, bu yakınlığa sahip olmayanlara da görsel atmosferi, bir sanatçının sanatının “içinde” gezinmesi ve karamsarlıkla örülü bir görselliğin anlatılanlara gösterdiği uyumu ile çekici gelecektir yine de. Cocteau’nun, bu büyük sanatçının filmine isim de olan bu “vasiyet filmi”ni görmekte yarar var.

Cocteau’nun kendisinin oynadığı “Şair” karakterinin yolculuğunu anlatıyor film; bu yolculuk onun yarattığı sanat eserlerinin, bu eserleri yaratırken ona ilham kaynağı olmuş insanların, diğer sanatçıların ve onların eserlerinin içinde yapılan hüzünlü bir yolculuk. Cocteau bir zamanda yolculuğu ve zamanın katmanları arasında sıkışıp kalmayı da kattığı hikâyesinde görsel açıdan basit ve etkileyici bir atmosfer yaratırken, eserlerini ve bu eserlerinin içerdiği referansları bilenlere ek bir keyif de sunuyor; bilmeyenler içinse tüm bu göndermelerin bir merak uyandırma aracı olacağı açık filme kendisini bırakanlar için. “Şair” sanatının ve bu sanatın tarihinin içinde yaptığı yolculuğun hikâyesine bizi de katarken, film hüznü ve karamsar denebilecek bir atmosferi de hiç eksik etmiyor hikâyesinden. Arada küçük mizah anları olsa da (özellikle kimi diyaloglarda), bir parça kırgınlığın hep canlı olduğu bir hikâye anlatıyor Cocteau. Bir yazısında sanatçı filmi için sunları söylemiş: “Bu filmin entelektüel ya da sanat filmi olarak adlandırılanların tam zıddı olduğunu söylerdim. “Düşünmüyorum, o nedenle varım” diyebilmekten hoşnutum. Düşünce, eylemi felce uğratır. Bir film bir eylemler dizisidir. Bu filmde bir rüyada olduğu gibi olaylar birbirini takip ediyor”. Sıradan seyirciye bir sanat filmi olarak görülebilecek içeriğine rağmen Cocteau’nun, eserinin bunun tam aksi olduğunu söylemesinin nedeni sanatçının tüm o entelektüel ögeleri ayağı yere basan bir şekilde ve kendi gerçekliğinden yola çıkmasından kaynaklanan bir samimiyet ile anlatmış olması olsa gerek.

Cocteau filmi çekerken yaşadığı maddî problemi ünlü Fransız sinemacı Trufaut’nun yardımı ile aşabilmiş ve pek çok ünlü sanatçı da kısa rollerde yer almışlar hikâyede. Bu durumu Cocteau “Bu sürede birkaç ünlü sanatçı gözünüze çarptıysa; ünlü olduklarından değil, role uyduklarından falan da değil, arkadaşım oldukları için geldiler” sözleri ile açıklıyor kapanışta. O birkaç ünlü dese de film bu açıdan çok zengin bir kadro içeriyor: Charles Aznavour, Brigitte Bardot, Roger Vadim, Yul Brynner, henüz on beş yaşındaki bir Jean-Pierre Léaud, üçlemenin ikinci filmi olan “Orphée”de de oynayan ve Cocteau ile on yıl boyunca sevgili de olan Jean Marais, Pablo Picasso ve Françoise Sagan gibi birbirinden farklı pek çok isim Cocteau’nun vasiyet filminde gönüllü olarak yer almışlar. Kadrodaki zenginliği müzikte de görüyoruz. Georges Auric ve Martial Solal’ın orijinal müziklerinin yanı sıra klasik müziğin ustalarından Bach, Wagner, Handel ve Glück’ün eserlerinden de yararlanmış Cocteau.

Yönetmenin kimi küçük oyunları görsel estetik açıdan zenginleştirmiş filmi: Yavaş gösterimle gösterilen kimi sahneler, görüntünün geriye doğru oynatıldığı anlar, bugünün seyircisine basit gelebilecek ama zarif ve etkileyici efektler ve dozunda bir düşsel havanın yaratılmasını sağlayan ve Roland Pontoizeau imzasını taşıyan görüntü çalışması gibi ögeleri ile Cocteau filmini etkileyici kılmayı başarmış. Karakterlerden birinin ağzından duyduğumuz “Filmler baş döndüren bir düşünce membaıdır. Ölü eylemleri hayata döndürürler. Sayesinde, gerçek olmayana gerçek görüntüsü verebilirsiniz… Gerçek olmayan, sınırlarımızı aşandır” sözleri ile de biraz gerçeküstü, biraz fantezi, biraz mitolojik denebilecek havasının altını çizen film üçlemenin önceki iki hikâyesinden özellikle ikincisi ile yakından bağlantılı. O filmden bir sahne ile açılmasının da vurguladığı bu duruma rağmen “Le Testament d’Orphée“ kendi başına da görülebilecek -ve görülmesi gerekli- bir sinema eseri. Cocteau’nun zaman zaman kendi parodisini de yaptığı bu film sanatçının şiirden romana, tiyatrodan baleye, senaristlikten yönetmenliğe sanatın pek çok farklı alanındaki üretimlerinin ve sınırsız yaratıcılığının önemli örneklerinden biri olarak kesinlikle ilgiyi hak ediyor. Yönetmenin de vurguladığı gibi onun ruhuna erişmek için bir araç…

(“Le Testament d’Orphée Ou Ne Me Demandez Pas Pourquoi” – “Testament of Orpheus”)

Viaje – Paz Fábrega (2015)

“Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”

Bir partide tanışan genç bir erkek ve genç bir kadının birdenbire gelişen aşklarının hikâyesi.

Paz Fábrega’nın yazdığı ve yönettiği bir Kosta Rika yapımı. Açılış jeneriğinde yer alan Octavio Paz mısralarının habercisi olduğu gibi sonsuza kadar yolculuk eden hafif bir rüzgârın akıcılığına sahip, uçarı ve hüzünlü bir hikâye bu. İki genç oyuncusunun (Fernando Bolaños ve Kattia González) karakterlerini müthiş bir doğallıkla canlandırdığı, modern bir aşk hikâyesini genç bir kuşağın hayata ve aşka bakışının aracı kılabilen, atmosferi ve mizanseni ile Amerikan bağımsız sinemasından izler taşıyan ama yine de orijinal görünmeyi başaran bu film alçak gönüllü havası içinde zarif bir keyif sunuyor izleyicisine; küçük ama kesinlikle önemli bir çalışma.

Bu siyah-beyaz film Nobel ödüllü Meksikalı şair Octavio Paz’ın “Viento – Rüzgâr” adlı şiirinin son iki satırı ile açılıyor ve Paz Fábrega hikâyesini bu şiirden aldığı ilhamla oluşturmuş görünüyor. Bu iki satırın ait olduğu şiirin son kıtasında şöyle diyor Paz: “Hiçbir şeyim ben, / Havada yüzen bir beden, ışık, dalgalar; / Her şey rüzgâra aittir / Ve rüzgâr havadır sonsuza kadar seyahat eden”. Fabrega’nın iki karakteri ani gelişen bir yakınlaşma ile birlilkte plansız bir yolculuğa çıkıyorlar ve tıpkı yolculuğun kendisi gibi aşkları da hiç planlamadıkları bir şekilde başlıyor, büyüyor ve… Sinemada alçak gönüllü hikâyeler vardır; saf ve gerçek karakterleri anlatan, bir şeylerin altını çizme telaşı olmayan ve sizi bu karakterlerle baş başa bırakan hikâyeler. İşte bu da tam da öyle bir film. Esteban Chinchilla ve Fábrega’nın ortak çalışması olan ve kelimenin tüm anlamları ile güzel görüntülerle anlatılan bu hikâye doğrudan böyle bir hedefi olmasa da seyirciye aşkın, gençliğin ve doğanın güzelliğini hatırlatıyor ve bir yandan yaşam sevincini bir yandan da yitirilen ya da yitirilmeye mahkûm olan şeylerin hüznünü uyandırıyor.

Evet, o çok seyrettiğimiz “bir erkekle bir kadın tanışır ve âşık olurlar” hikâyesi anlatıyor bu film de. Bir partide tanıştıklarında adamın ayı kostümü içinde olması değil bu hikâyeyi farklı kılan; filmin bu bildik hikâyeyi tam bir dürüstlükle anlatması ve seyircisine sahici duygular yaşatabilmesi onu diğerlerinden ayıran. Adamın öpme çabasını ret eden ama sonra kendisi onu gidip öpen kadının davranışı, “şimdi nereye?” sorusu ile başlayan bir yakınlaşmanın birlikte birkaç gün geçirmeye dönüşmesi ve iki genç insanın hikâyenin başında alaycı bir şekilde eleştirdikleri ile sonlarda yüz yüze kalmaları vs. ile karşımıza kesinlikle elle tutulur yoğunlukta bir aşkı getiriyor yönetmen. Fábrega seyircisini “eğlendirmeyi” de unutmuyor; iki baş oyuncusunu zaman zaman uzun tek çekimlik sahnelerde bizimle baş başa bırakıyor ve doğaçlama diyalogları aracılığı ile bizi onların “mahrem” hayatlarına sokuyor. Bunu yaparken ne karakterlerini ne de oyuncularını asla sömürmüyor film; cinsellik sahnelerinden özel konuşmalara her zaman onlara saygısını korumuş yönetmen ve bizi de bu saygıya davet etmiş ki filmin dürüst ve sahici görünmesinin nedenlerinden biri de bu.

İki genç âşığın bindikleri bir takside insanların “evlenme ve çocuk yapma” rutini ile dalga geçmelerine dayanamayıp müdahale eden ve “aile ve çocukların kutsallığı” üzerine onlara nutuk çeken taksiciyi Kosta Rikalı ünlü komedyen Hernan Jimenez canlandırmış ama kendisinin sadece sesini duyuyoruz bu anlarda. Kamera sadece onu dinleyen ve Fernando Bolaños ile Kattia González’in oynadığı genç erkek ve kadını gösteriyor bize burada ve iki oyuncunun bu sahnedeki performansları filmin başarısının da bir özeti olabilecek güzellikte. Bu eğlenceli sahne finalde tanık olacaklarımızın da bir bakıma habercisi bizim için. Gençliğin tüm o tatlı, kaygısız, özgürlük ve aşk dolu günlerinin o hızlı geçen zamanını burada birkaç gün içinde anlatıyor film ve sevginin somutlaştığı diyalogları ve görüntüleri ile aktarıyor bunu bize. Yönetmenin hikâyenin büyük bir kısmının geçtiği Rincon de la Vieja ulusal parkından yakaladığı kareler de gerçekten görülmeye değer. İlginç ağaçları, otları ve çiçekleri karakterlerin yakın plan çekimlerini de katarak hikâyesinin doğal birer parçası yapmayı başarmış yönetmen ve sizi de onların yanında olmayı isteyecek kadar gerçek ve çekici kılmış gördüklerinizi.

Coşkuyu ve hüznü eşit derecelerde ve hiçbir (aslında “hemen hemen hiçbir” demek gerekiyor, az örneği olsa da, görüntünün düşselliğinin çekiciliğine kendisini bazen bir parça fazla kaptırmış görünüyor yönetmen) zorlama oyunlara başvurmadan yaratabilen filmde Alejandro Fernandez imzalı müziklerin kullanımı hikâyeye yakışan bir zarafet taşıyor. İşte tam da bu zarafete yakışan bir şekilde dramatik anların altını çizmediği anlarda daha da etkileyici oluyor film. Örneğin tüm bir final aniliği ve doğallığı ile içinize oturuyor. Her iki oyuncunun da parladığı; komik ve seksî olabildiği ve tüm duygularını seyirciye geçirebildikleri bu “modern ve taze bir bakış”ı olan film sinemanın o küçük ama özel hikâyelerinden ve samimi bir romantizmin örneklerinden biri olarak görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

(“Yolculuk”)