So-Gong-Nyeo – Go-Woon Jeon (2017)

“Seninle beraber olduğum ve sigara içebildiğim sürece başka bir şeye ihtiyacım yok”

Hayatını yarı zamanlı temizlik işleri yaparak sürdürmeye çalışan, otuz yaşlarındaki bir kadının, kirasını ödeyemeyeceği için evinden ayrılmasından sonra gecelemek zorunda kaldığı arkadaşlarının evlerinde yaşadıklarının hikâyesi.

Güney Koreli sinemacı Go-Woon Jeon’un ilk yönetmenlik çalışması. Sanatçı senaryosunu da yazdığı filmde bir kadının epey sıkıntı ve zorluklarla dolu hayatını esprili, alçak gönüllü ve çekici bir biçimde anlatıyor. Finansal ve lojistik sorunlar nedeni ile erkek arkadaşı ile bir araya gelemeyen kadının eskiden birlikte bir grupta müzik yaptığı arkadaşlarının evlerinde kalma çabası modern toplum bireyleri için epey eğlenceli ama bir yandan da oldukça depresif bir resim çiziyor. Başroldeki Esom’un (gerçek adı ile Lee So-Young) muhteşem performansı, eğlenceli bir hüznü olan hikâyesi ve seyreden herkesin kendisinin veya etrafındakilerin hayatlarından izler bulacağı içeriği ile önemli bir ilk film bu.

Orijinal adı “Bir Küçük Prenses” olan filme İngilizce olarak “Microhabitat” adı verilmiş ve her iki isim de seyrettiğimiz hikâyeye uygun tercihler. Tüm para problemlerine rağmen viski ve sigarasından vazgeçmeyen ve bunun için sokakta kalmayı da göze alan kadını bu “lüks” tercihleri nedeni ile bir prenses olarak görmek mümkün ve kendisi hikâye boyunca temas kurduğu tüm insanların hayatlarını değiştirir ya da en azından yaşadıkları hayatlarını sorgulatırken bir prenses güzelliği ve iyiliği içinde hareket ediyor sürekli olarak. Öte yandan kelime anlamını düşündüğümüzde “Microhabitat” da uygun bir seçim. TDK sözlüğünde biyoloji terimi olarak mikrohabitatın anlamı “Özellikle küçük bir organizmanın en yakın çevresi; genel bir habitat içinde kendi çevre şartları ile ayırt edilebilen küçük yer” olarak veriliyor. Buradaki küçük organizma kahramanımız olan kadın ve en yakın çevresi de birer birer yanlarına uğradığı eski arkadaşları olarak gösterilebilir. Ne var ki bu arkadaşların her biri kendi mikrohabitlarında da sıkıntılıdırlar zaten ve bir başkasını o çevreye sokmaya niyetli ya da istekli de değildirler. Özetle söylemek gerekirse, bireylerin modern toplumlardaki mikrohabitatlarındaki tedirginlikleri ve yalnızlıkları burada anlatılan.

Bir viski ve sigara hikâyesi seyrettiğimiz film. İkisinin de tüketicisi ve hayranı olmasanız bile kahramanımızın onlardan aldığı keyif sizi de etkileyecek kadar hikâyenin tüm karelerine sinmiş durumda ve onun tüm kararlarını doğrudan etkiliyor. Sigaraya ve viskiye yapılan zamlar onun bu ürünlerden değil, hayatının bunların aksine zorunlu olan ihtiyaçlarından vazgeçmesine neden oluyor. Öte yandan zamların kendisi de (bu ürünler dışında ev kirası da artıyor örneğin) hikâye boyunca karşımıza çıkıp duruyor. Açılıştaki pirinç sahnesinden başlayarak küçük prensesin hikâyesini tüm olumsuz unsurlara rağmen esprili ve hemen hep gülümseten bir içerikle anlatıyor film. Evin çok soğuk olması nedeni ile gerçekleştirilemeyen seks (“Baharda yaparız”), kadının bütçe yönetimi ve onu ideal bir gelin adayı olarak gören ailenin oyunu gibi bölümlerle film eğlenceli havasını her zaman koruyor. Kwun Hyun-jeong’un imzasını taşıyan ve sahnelerin her birine uygun ve birbirinden farklı havalara bürünebilen ama hüzünlü bir eğlence havasını da her zaman taşıyan müziğin de katkısı ile film kendisini ilgi ile seyrettiriyor.

Senaryonun önemli bir başarısı bir zamanlar hep birlikte müzik yapan ve eğlenen gençlerin birkaç yıl sonra dönüştükleri haller üzerinden bir eleştiriyi de gündemine alabilmesi. Kadının her bir arkadaşını müzik grubundaki rolleri ile (basçı, klavyeci, davulcu, vokalist vs. tanıtan ve bu arkadaşlar bazında bölümlere ayrılan film düzenin gençleri nasıl kendi kurallarına boyun eğdirdiğini ve gençliğin saflığını nasıl “hayatın gerçekleri” ile yok ettiğini gösteriyor bize. Arkadaşlarından biri işkolik bir kadına dönüşürken, bir diğeri kendisini terk eden karısının isteği ile aldığı 20 yıl vadeli ev kredisi ile baş başa kalan sefil bir erkeğe dönüşmüş. Biri ruhunda hiç olmayan ev kadınlığına mahkum edildiği bir hayatı sürerken bir diğeri anne babasının “küçük çocuğu” olarak devam ediyor hayatına ve sonuncusu da zengin bir koca bulmanın rahatlığı içinde olsa da bir yandan anneliğin zorlukları ile baş etmeye çalışırken bir yandan da içinde bulunduğu refahı korumak için sertleşen bir kadına dönüşmüş durumda. Bir zamanların sanatçıları şimdi birer “sıradan” birey olurken, kahramanımızın erkek arkadaşı da sanatçı olma çabasını bırakıp düzenli bir işe girmek zorunda kalmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Kısaca film, toplumsal düzenin gençleri nasıl “yola getirdiğini” ve ideallerini nasıl terk etmek zorunda bıraktığını mizahı hiç unutmayan bir şekilde sergiliyor ve ilgi çekmeyi başarıyor çizdiği resim ile.

Genel olarak yalın bir mizanseni tercih eden yönetmen, kadının kendisini gelinleri yapmayı kafalarına koyan ailenin oyununu keşfettiği sıradaki esprili sahneleme ile seyirciyi hoş bir biçimde şaşırtırken hem yönetmenliği hem de senaristliği ile göz dolduruyor ve pek çok çarpıcı sahneye imza atıyor. Zengin ailenin evindeki hizmetçinin işini kaybetme korkusu yaşadığı an tam bir kahkaha kaynağı olurken; kahramanımız ile erkek arkadaşının adamın yeni işi ile ilgili yaptığı konuşmaya tanık olduğumuz sahne, hayli eğlenceli bir “emlakçı ile ev bakma” bölümü ve kadının sürekli karşısına çıkan fiyat artışları gibi unsurları akıllıca kullanıyor yönetmen henüz ilk filmi olan bu çalışmasında ve sade filmini çekici kılıyor.

İçinde bulunduğu tüm koşullara rağmen umudunu ve yaşam sevincini ayakta tutan (hayatının en büyük zevkleri olan viski, sigara ve erkek arkadaşından hiç vazgeçmemesi başka nasıl açıklanabilir ki?) kadının iyiliği ile etrafını aydınlatmasını ilgi çekici biçimde anlatan film unutulmaz ifadesini hak eden son bölümü ile çarpıcı bir şekilde sona eriyor. Başta başroldeki Esom olmak üzere tüm oyuncuların eğlenceli ve güçlü performanslar sunduğu film yeni bir sinemacının doğuşunu kanıtlaması ile de önemli ve görülmesi gerekli bir çalışma. Bir sosyo-politik değerlendirme, bir trajikomik masal, Güney Kore’den bir resim sergisi ve bunlardan da öte güzel bir film bu ve hiçbir karakterini yargılamaması ile de takdiri ayrıca hak ediyor.

(“Microhabitat”)

Share

Alman Ekmeği – Bekir Yıldız

Bekir Yıldız’ın türü “Hikâye/Röportaj” olarak belirtilen kitabı Almanya’daki Türkiyeli işçilerin sorunlarına odaklanan ama bununla yetinmeyip daha genel olarak kapitalist bir düzen içinde emekçi sınıfının yaşadıklarına ve buna bağlayarak da, emperyalizmin eleştirisine uzanan bir eser. 1962 ile 1966 yılları arasında kendisi de Almanya’da işçi olarak çalışan Bekir Yıldız daha öncesinde (1966’da) “Türkler Almanya’da” adında bir roman da yayımlamış aynı konuya eğilen. Her ne kadar hikâye/röportaj olarak belirtilse de kitabın türü, her ikisinden de izler taşıyan ama aynı zamanda izlenimler üzerine kurulu bir kitap bu. Yazarın ağzından anlatılan “hikâye”ler bir süre işçi olarak çalıştığı Almanya’ya bu kez yabancı işçilerle ilgili röportajlar yapmak için geri dönen yazarın tanıklıklarını ve hatırladıklarını aktarıyor okuyucuya. Almanların toplum yapısına, savaştan sonraki hızlı kalkınma dönemi süresince makineleşen bireylerine ve kapitalist sisteme sert, zaman zaman oldukça sert, söylemlerle eleştiri oklarını yöneltiyor Bekir Yıldız ve güçlü dili ile etkileyici bir eser koyuyor ortaya.

On üç bölümden oluşuyor kitap ve bölümlerin her biri çarpıcı isimler taşıyor: “Ekmekle Körebe Oynayanlar”, Kadınlarımızın Kırkta Biri Almanya İçin Gebe”, “Ailenin Böylesi”, “Otto’nun Bacakları Kimlerin Kasasında”, “Rahibelere Kapıcılık Yaptırıyor Fabrikatörler”, “Hitler’in Sığınağında Bir Fadime”, “İyilik Yargılanıyor”, “Koku Sızdırmayan Tabutlar”, “Yiyenler ve Alanlar”, “Dünyanın En Büyük İspiyon Şebekesi”, “Masalara İğnelenmiş Pazular”, “Babam Feleğin Üstüne Yürüyor” ve “Yanıbaşımızdan Türkler Geçiyor”. Bölümlerin tümü, ağırlıkları değişse de birkaç farklı tema üzerinde oluşturulmuş: Emekçi sınıfı, emek sömürüsü, tüketim toplumu, emperyalizm, kapitalizm; toplumsal, ekonomik ve siyasal sistemin yalnızlaştırdığı, bireyselleştirdiği, sadece “tüketici” kimliği ile tanımladığı ve makineleştirdiği bireyler. Tüm bu temalar üzerinde birinci ağızdan gözlemlerini ve yaşadıklarını aktarırken Bekir Yıldız, Alman toplum yapısını çok sert yargılarla eleştiriyor ve zaman zaman da henüz Batılılaşmamış Türkiye halkı ile Alman halkını karşılaştırıyor. Almanya üzerine yazan yazarların birinci kuşağından olan Yıldız’ın dili o kuşaktaki yazarlarla benzer bir biçimde gerçekçi ve doğrudan; bunun da temel nedeni içine doğdukları toplumsal yapı ile Almanya’da karşılaştıkları toplum yapı arasındaki derin farklılıkların yarattığı “şok” etkisi olsa gerek. Yıldız’ın sık sık vurguladığı “ahlâki yozlaşma” eleştirisi de aynı bakışla birlikte ele alınmalı ama yine de bazen çok sert bir dilinin olduğunu da kabul etmek gerekiyor bu eleştirilerin.

Alman ailelerinin evleri, mahkeme salonu, kreş, fabrika ve tren gibi farklı mekanlardan aktarılan gözlemler, emekleri ucuzlaştırılan ve bu emeklerinin karşılığında aldıkları ile de bir tüketiciye dönüştürülen insanların (Alman ya da yabancı) sefaletlerini aktarırken sözünü hiç sakınmıyor Yıldız ve zaman zaman ufak bir mizaha ve sembol kullanımına da başvuruyor. “Dünyanın En Büyük İspiyon Şebekesi” adını taşıyan bölümün en iyi örneklerinden biri olduğu şekilde tüm hikâyeler çarpıcı birer kısa filme dönüştürülebilecek içeriklere sahipler ve yazar da doğrudan ve adeta görsel bir dil kullanarak bu havayı zenginleştiriyor. Edebiyatımızda ve özellikle de sinemamızda -diğer pek çok toplumsal konu gibi- ihmal edilmiş olan “yabancı ülkelerde çalışan işçiler“ üzerine önemli eserlerden biri bu ve birinci elden tanıklığın sonucu olması ile ayrıca da önemli. Kitabın yayımlandığı ilk tarihten (1974) bu yana yeni kuşaklarla birlikte Almanya’da yaşamayı tercih edenlerin sayısının artması nedeni ile ülkedeki Türklerin sayısı yükseldi kuşkusuz. Bu nedenle, Bekir Yıldız’ın Almanların yabancı işçilerin varlığından rahatsızlığının yavaş yavaş ortaya çıkmasının da etkisi ile yazdığı “Sonunda Almanya Almanlara kalacak gene” ifadesi doğrulanmadı ama hemen bu cümlenin arkasından dile getirilen endişesi (“Böylesi iyi. Almanlar gelmese memleketimize ama. Emeği, ucuz avlamak için, kurmasalar yararları adına fabrikalarını memleketimize ama”) Türkiye’nin özellikle 1980 darbesinden sonra hızla liberal ve kapitalist düzenin parçası olması ile bir gerçeğe dönüşmüş durumda. Dili ve söylemleri ile kimi satırları bir manifesto havası da taşıyan kitap hayli politik içeriği ile de ilgi çekebilir.

Share