La Vendedora de Fósforos – Alejo Moguillansky (2017)

“Çatışan iki duygu uyandı içimde: Korku ve arzu. Tehditkâr ve karanlık mağaradan duyduğum korku ve o mağaranın içinde harika bir şeyler olup olmadığını görme arzusu”

Alman besteci Helmut Lachenmann’ın Kibritçi Kız” adlı masalını konu alan operasının (“Das Mädchen mit den Schwefelhölzern”) Buenos Aires’te sahnelenmesinin hazırlıkları sırasında yaşananların; Robert Bresson’un, bir Alman gerillanın, bir Arjantinli piyanistin ve şehirdeki grevlerin de karıştığı hikâyesi.

Arjantinli sinemacı Alejo Moguillansky’nin yazdığı ve yönettiği bir film. Yönetmenlik kariyerinde belgeseller de bulunan Moguillansky’nin bu -şimdilik- son uzun metrajlı konulu filmi belgesel ile kurgunun arasında bir yerde duran, belki de daha doğru bir ifade ile her iki alanda da kendisini gösteren bir çalışma. Helmut Lachenmann’ın yanı sıra, piyanist Margarita Fernández ve operanın sahneleneceği tiyatronun direktörü Martin Bauer’in kendilerini canlandırdığı, daha doğrusu gerçek kimlikleri ile yer aldığı filmde operayı yöneten ve eşini ise iki profesyonel oyuncu canlandırıyor. Moguillansky’nin bu tercihleri filmin yarı-belgesel diyebileceğimiz havasına uygun düşüyor ve seyrettiğimizle ilgili gerçeklik hissini de artırıyor. Referansları ve hikâyesi ile politik bir yanı da olan ve bir “entelektüel deneme” olarak da nitelendirilebilecek film hayli ilginç bir çalışma.

Danimarkalı şair ve yazar Hans Christian Andersen’in “Kibritçi Kız” masalı çok bilinen, çok sevilen ve içerdiği trajedisi ile aslında travmatik yanları da olan bir eser. Sanatın pek çok dalına (sinema, çizgi roman, edebiyat, müzik vs.) uyarlanan bu masal için bir çalışmayı da Alman avangart besteci Helmut Lachenmann yapmış ve eserine radikal sol örgüt Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun kurucusu Gudrun Ensslin’in bir metnini de dahil etmişti. Film bu operanın Buenos Aires’te “Teatro Colón”da sahnelenmesi için yapılan provaları ve opera ile doğrudan veya dolaylı olarak ilgili olan karakterlerin birkaç gününü anlatıyor bize. Eşi operayı sahneye koyacak olan ama aslında hemen tüm fikirleri kendisinden aldığı kadının girişte bir dış ses olarak bize söyledikleri filmin içeriği ile ilgili hayli açıklayıcı bilgiler veriyor. Buna göre filmde çılgın (veya tuhaf) müzikler çalan bir orkestra, bir eşek (Fransız sinemacı Robert Bresson’un “Au Hasard Balthazar – Rasgele Balthazar” adlı filmindeki eşek bu ve filmden çeşitli görüntüler de karşımıza çıkıyor hikâye boyunca), Cleo adında bir küçük kız (opera yönetmeninin ve eşinin kızları), bir devlet tiyatrosu ve burada çalışanlar, orkestra üyeleri ve orkestranın sendika temsilcileri, şehirdeki ulaşım grevi, piyanolar, 1970’lerden bir Alman gerilla, besteci Lachermann’ın kendisi, piyanist Margarita Fernández’ın kendisi, operanın yönetmeni ve bize hitap ederek bunları anlatan eşi var. Filmin değindikleri bunlarla sınırlı değil aslında: Filmde seslendirilen eserleri aracılığı ile Enrico Morricone, Beethoven, Bach, Mozart ve Schubert; isimleri ile anılan Count Basie, John Cage, Lenin ve Leonardo da Vinci de bu “entelektüel” hikâyede yerlerini alıyorlar.

Kapanış jeneriğinde filmi yaratan ekip üyelerinin isimlerinin nota portresi üzerinde gösterilmesinin de işaret ettiği gibi öncelikle müziğe ve onunla ilgili unsurlara odaklanan bir film bu ama hikâye sadece bununla sınırlı değil; Bresson, Sergio Leone ve Brigitte Bardot üzerinden sinema; grevler ve Kızıl Ordu Fraksiyonu üzerinden politika ve bununla bağlantılı olarak 1968 olayları, müziğin burjuvaziye hizmet etmesi gibi başlıklar da hikâye boyunca karşımıza çıkıyorlar. Karakterlerden birinin ifade ettiği üzere “hikâyesi olan ama karakterleri olmayan” operanın sahnelenme macerasını anlatan film tüm bunları üç bölümde sergiliyor: Sırası ile, “Müziğin Direnişi”, “Kibritçi Kız” ve “Direnişin Müziği”.

Alejo Moguillansky’nin başarısı bu “fazla sanatsal” görünebilecek filmi kurgu ile belgesel havalarını aynı anda içeren bir atmosferde anlatabilmesi. Tüm karakterlere bir çekicilik kazandırmayı başarmış yönetmen ve her birini seyretmeye değer kılmış; bunu yaparken de mizah ve ironiyi de unutmamış. Örneğin operayı sahneye koyan adamın tüm fikirlerini aslında karısından alıyor olması ve kadının sahneleme ile ilgili fikirlerinin karşısına çıkan tüm engellere anında bir çözüm üretebilme becerisi ya da iki tiyatro görevlisinin bir yandan avangart müziği bir yandan da sahnelenen operanın hikâyesini ve içerdiği göndermeleri anlamaya/yorumlamaya çalışması filme hoş bir mizah katıyor. Yönetmenin bir diğer başarısı da çok fazla temaya el atar gibi görünen hikâyesini kolaylıkla düşebileceği kaostan korumuş olması. Tüm konular ve başlıkları akıllıca birbiri ile ilişkilendirmiş Moguillansky.

Kurgusunu yönetmenin ve filmde opera yönetmenini canlandıran Walter Jakob’un üstlendiği filmde görüntü yönetmeni Inés Duacastella’nın da dikkat çekici bir başarısı var. Küçük kızın kendisini Bresson’un filminin içinde hayal ettiği sahne veya küçük kızların “Kibritçi Kız” masalından bölümleri okuduğu sahnede olduğu gibi o ânın ruhuna çok uygun görüntüler yakalamış Duacastella ve el kamerası kullanımı ile de gerçekçiliği hiç aksamayan bir görüntü çalışmasına imza atmış.

Evet, herkese göre bir film değil belki de bu. Sonuçta ne aksiyon, ne seks ne de bir şov vaat ediyor seyirciye. Buna karşılık sunduğu ise çok daha değerli kuşkusuz: Maria Villar ve Walter Jakob’un doğal oyunculuklarının kendilerini oynayan isimlerle çok iyi uyuştuğu film, belgesel ile kurgudan oluşan bir melez sinema örneği olarak pek çok önemli konuyu herhangi bir ön yargıya kapılmadan sergiliyor ve meraklısı için geniş bir düşünme alanı açıyor. Yukarıda anılan sahnede küçük kızlardan dinlediğimiz “Güzel şeyleri görmek için bir kibrit daha yakacağım” cümlesi sanat eserlerinin yaşamdaki “güzellikler”i görmemiz yakılan birer kibrit olduğunu hatırlatıyor bize ve bu kibritin ne kadar uzun bir süre yanacağını ve sönmek üzereyken yerini bir yenisinin alıp almayacağının da bize bağlı olduğunu söylüyor sanki. Yukarıda sıralanan tüm unsurlara Lenin’i ve karakterlerden birinin ona atfettiği “Beethoven’in Apassionata’sı beni kaldırabileceğimden daha fazla iyi bir insan yaptı” sözünü de ekleyen filmde küçük kızı canlandıran ve yönetmenin kendi kızı olan Cleo Moguillansky de rolünün tüm gereklerini başarı ile yerine getiriyor. Özetle, küçük ama kesinlikle kayda değer bir başarı yakalayan bir çalışma bu.

(“The Little Match Girl” – “Kibritçi Kız”)

Share

Monty Python and the Holy Grail – Terry Gilliam / Terry Jones (1975)

“Nasıl kral oldun peki? işçileri sömürerek mi, toplumumuzdaki ekonomik ve sosyal eşitsizlikleri sürekli muhafaza eden modası geçmiş emperyalist dogmaya sadık kalarak mı?”

Kral Arthur ve Yuvarlak Masa Şövalyeleri’nin Kutsal Kâseyi bulmak için çıktıkları yolculuğun Monty Python usulü hikâyesi.

Senaryosunu Graham Chapman, John Cleese, Eric Idle, Terry Gilliam, Terry Jones ve Michael Palin’in yazdığı, yönetmenliğini Terry Gilliam ve Terry Jones’un üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryoyu yazan altı sanatçının oluşturduğu ünlü komedi topluluğu Monty Python’un altı sinema filminden ikincisi olan bu çalışma açılış jeneriğinden kapanış jeneriğine kadar hınzır, gerçeküstücü ve kesintisiz bir mizah gösterisi sunuyor ve kesinlikle görülmeyi hak ediyor. Düşük bir bütçe ile çekilen ve oyuncuların çoğunun birden fazla rolde göründüğü (Rekor 12 ayrı karakteri canlandıran Palin’e ait) film zekice yazılmış diyalogları; kendisi, karakterleri ve hatta seyirciyi de kapsayan alaycılığı ve ustalıklı kurgulanmış hikâyesi ile gerçek bir komedi şöleni.

BBC’de 1969 ile 1974 arasında yayınlanan “Monty Python’s Flying Circus” isimli ve skeçlerden oluşan komedi programı ile üne kavuşan grubun bu filmi daha açılış jeneriğinden başlayarak bağlıyor seyirciyi kendisine. Bozuk bir İngilizce ile İsveç alfabesine özgü karakterler de kullanılarak oluşturulan yazılar, jeneriklerdeki “Also” kelimesi (baş oyunculardan sonraki oyuncuları tanıtırken kullanılan ve “ayrıca” olarak çevirebileceğimiz kelime) ile dalga geçen ve “also also also”ya kadar uzanan ifadeler, bu jenerikteki hatalar için özür dileyen ve hem hataların sorumlusunun hem de onları işten atmaktan sorumlu olanların işten atıldığını belirten cümleler, jeneriğin birkaç kez tarz değiştirmesi ve her birine bu tarza uygun bir müziğin eşlik etmesi ve iki yönetmene (Gilliam ve Jones) ilave olarak, bulundukları ülkelerin isimleri ile anılan lamalar da (Güney Amerika’ya özgü bu hayvanların yaşadıkları ülkelerin isimleri anılırken Londra’nın Brixton semtinin de adı geçiyor çünkü bu semt Karayip kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı bir bölge) ekleniyor yönetmen olarak. İşte jenerikteki bu yaklaşımını tüm hikâye boyunca sürdürüyor film ve M.S. 932 yılında Kral Arthur’un şövalyeleri ile birlikte Kutsal Kâse’yi bulmak için çıktıkları eğlenceli yolculuğu anlatıyor bize. Seyrettiğimiz ne bir kahramanlık hikâyesi ne de şövalyelerimiz birer cesur kahraman; aksine film her şeye yaptığı gibi onlara da alaycılıkla yaklaşıyor ve karşılarına hayli komik ve saçma engeller çıkan bu karakterleri tüm sersemlikleri ile birlikte gösteriyor bize.

Finansmanına Monty Python’un hayranı olan ünlü İngiliz müzik gruplarının da (Pink Floyd, Led Zeppelin ve Genesis) katkı sağladığı film düşük bütçesinin sonuçlarını da bir komedi unsuru yapmayı başaracak ladar zekîce yazılmış bir senaryoya sahip. Özellikle radyo oyunlarında at nalı sesini efektini yaratmak için başvurulan hindistan cevizi kabuklarını birbirine çarpma oyununu doğrudan ve göstererek kullanıyor film örneğin. At kiralamak için bütçe olmayınca filmin yaratıcıları şövalyelerin uşaklarının eline birer çift hindistan cevizi kabuğu tutuşturmuş ve onlar da at üzerinde gidermiş gibi yapan şövalyelerinin yanında bu kabukları birbirine çarparak at nalı seslerini üretmişler. Bir başka sahnede ise görkemli bir kale görüntüye girerken, uşaklardan biri “Bu sadece bir maket” diye sesleniyor. Bu son örneğin de gösterdiği gibi sinemasal gerçeklikle de ustalıkla ve gerçeküstücü bir yaklaşımla oynuyor ekip; çağdaş polisleri ve karakterleri doğrudan hikâyenin parçası yapmalarının bir örneği olduğu bu yaklaşım da filme epey keyif katıyor. Karakterlerden birinin krala “ama elinizdekiler hindistan cevizi” demesi beraberinde bir fizik, matematik, biyoloji ve coğrafya tartışmasını açıyor ki bu sahnedeki diyalogların parlaklığına hayran olmamak mümkün değil. Senaryo sadece bu bilim alanlarındaki tartışmalarla yetinmiyor ve kral ile onu tanımayan köylüler (kendilerini anarko-komünist olarak tanımlıyorlar) arasındaki sınıf, devlet şiddeti ve demokrasi tartışmasının da bir örneği olduğu gibi çağdaş dünyanın tartışma konularını da hikâyenin eğlenceli bir parçası yapıyorlar.

Dilin olanaklarını sonuna kadar ve parlak bir şekilde kullanarak ve kelime oyunlarından da yararlanarak kahkaha atmadan durulamayacak diyaloglar da yazmış grubun üyeleri. Örneğin cadı avı sahnesi tüm absürtlüğü ile birlikte çok eğlenceli olurken, bir kalenin surlarındaki Fransızın şövalyelere inanılmaz yaratıcılıktaki hakaretleri ve aşağılamaları dili ustalıkla kullanabilenlerin nasıl etkileyici ifadeler yazabileceğinin çarpıcı bir örneğini oluşturuyor.

Müzikal sahnelerinden animasyon kullanmaya kadar farklı teknik ve biçimlere de başvuran film kahramanlarının tüm sevimli sersemlikleri (“Truva atı”nın içine girmeyi unutmaları gibi) üzerinden kesinlikle katıksız gülme anları sergilerken, tarihî film ve romanların tüm klişeleri ile de pervasızca dalgasını geçiyor. “İffetli” şövalye Galahad’ın kendisini sadece kadınların yaşadığı bir kalede bulması sonucu yaşadıkları, feminen oğlunu evlendirmeye çalışan Sir Launcelot’un şatosunda geçen bölüm ve yine Launcelot’un oğlunun başına diktiği muhafızlarla yaşadığı talimat kargaşası, oyuncuların zaman zaman seyirci ile doğrudan konuşmaları ve hatta finalde polisin kameraya doğru yürüyerek “Yeter, artık çekme” demesi, “Aaaghh Kalesi” ve “Ni” şövalyeleri gibi her biri sıkı bir mizahın kaynağı olan ögeler ile film eğlenmek için ve bu eğlenceyi kabalıklarla değil inceliklerle ve zekîce buluşlarla elde etmek isteyenler için mutlaka görülmesi gerekli bir sinema eseri. Tek bir mizah denemesi bile aksamayan ve kolayca kaosa dönüşebilecek biçim ve içeriği ustaca kaynaştıran bu filmin finali biraz erken ve ani görünebilir ve bütçenin neden olduğu bu durum filmin genel başarısına pek uymuyor ama bunu bile mizahının bir parçası olarak algılamak mümkün. Sinema tarihinden başka bir film için daha söylenebilir mi bu bilmiyorum ama sadece açılış jeneriği için bile olsa görmeli bu müthiş komediyi.

(“Monty Python ve Kutsal Kâse”)

Share