On the Waterfront – Elia Kazan (1954)

“Hayatım boyunca doklarda çalıştım ve öğrendiğim tek şey var: Soru sorma ve sorulara cevap verme”

Doklardaki sendikaların yöneticilerinin tahakkümü ve yozlaşma ile mücadele eden bir adamın hikâyesi.

Sinemanın ustalarından Elia Kazan’dan gerçek bir Amerikan sineması klasiği. Oyunculukları, yönetimi, hikâyesini anlatım biçimi, kurgusu ve işte bir film hangi alanlarda değerlendirilebilir ise onların tümünde sınıfı parlak notlarla geçen bir başyapıt. Yönetmenin kişisel geçmişinde 1952 yılında Amerika Aleyhtarı Faaliyetleri Araştırma Komitesi’nde sinema sektöründe çalışan ve bir kısmı arkadaşı da olan ve komünist organizasyonlarla bağlantısı olan sekiz kişinin ismini vermesi gibi bir kara leke var. Her ne kadar kendince bunun çeşitli gerekçelerini sunsa da sonuçta kendi sinema kariyerini sürdürebilmek için verdiği bir çirkin tavizdi bu ve bu kara leke onun sanat dünyasında tüm hayatı boyunca bir kesim tarafından hep dışlanmasına neden oldu. Onu dışlayan ve sürekli eleştiren isimlerden biri ünlü oyun yazarı Arthur Miller idi ve işte bu filmin de Elia Kazan’ın onun “The Crucible – Cadı Kazanı” oyununa bir cevabı olduğu söylendi kimilerince. Açık bir ifade ile muhbir olmakla suçlanan Elia Kazan bu filmde de ilginç bir biçimde bir yozlaşma ve mafya örgütü haline gelen bir sendikanın baskısı karşısında konuşmayı tercih eden ve arkadaşlarınca muhbir olarak suçlanan bir adamın hikâyesini ele alarak kendi geçmişi ile ister istemez bağlantı kurulmasına neden oluyor ve belki de bir kendini temize çıkarma, açıklama aracı olarak kullanıyor filmi. Bu arada filmin hikâyesinin the New York Sun gazetesinde yayınlanıp Pulitzer ödülü kazanan ve gerçek olayları anlatan makalelere dayandığını, yapımcıların çekime başlamadan önce sendikaların tepkisini almamak için gangsterleri komünist olarak göstermek istediklerini ve ilk senaryoyu yazan Miller’ın da bu nedenle filmden çekildiğini belirtmekte fayda var. Daha da ilginci, çekilen senaryoyu yazan ismin de tıpkı Kazan gibi komitede muhbirlik yapan bir başka isim olan Budd Schulberg olması. Çok çetrefilli bir konu kısacası bu kamera arkası hikâyeleri ama sonuçta tüm bunlar filmin bir başyapıt olduğu gerçeğini örtmemeli.

İlk sinema filminde Eva Marie Saint, rahip rolünde Karl Malden ve örgütün lideri rolünde Lee J. Cobb çok parlak oyunculuklar veriyorlar ama filmin iki asıl yıldızı var. Rod Steiger bir yardımcı rolün nasıl bir filmin temel taşlarından biri olabileceğini parmak ısırtacak bir güzellikte gösteriyor ve sinema tarihine geçen ve Marlon Brando ile araba içinde konuştukları o olağanüstü sahnede has bir oyunculuğun nasıl bir yaratıcılık gösterisi olabileceğini ispatlıyor. Ve elbette tek ve ölümsüz Brando; bu filmdeki oyunculuğunun gücünü, seyredene verdiği keyfi ve bir gerçek ana tanıklık etmenin o tedirgin eden güzelliğini anlatacak kelime bulmak mümkün değil sanırım. Göründüğü her sahneye damgasını vuran bir vücut dili, gerçekçiliğin gidilebilecek en uç noktasına kadar gitmiş gibi görünen mimikleri, hiç aksamayan doğallığı ile her bir sahnede bazen bir ufak el hareketi veya bir derin bakış ile, bazen sessiz bazen gürültülü bir biçimde ama hemen her zaman varlığını hissettirmesi filmin içine sizi öyle bir çekiyor ki sıyrılmanız mümkün değil. Canlandırdığı kahramanın hikâye içinde aslında bir sürünün parçası olmaya dönüşen ama kibar olmak gerekirse sessiz çoğunluk diye adlandıracağımız gruptan bağımsız davranışları onun oyunculuğunda tekrar tekrar yaratılıyor sanki. Özetle sanatın güzelliği karşısında ağlama hissi duyabileceğiniz o benzersiz anları yaratıyor film boyunca. Bu beş oyuncunun da Elia Kazan’ın da kurucularından biri olduğu Actor’s Studio’da çalıştıklarını ve orada Stanislavski’nin oyunculuk yöntemleri üzerine kurulu “Metod Oyunculuğu” derslerini aldıklarını belirtmekte yarar var.

Leonard Bersntein müzikal olmayan bir filme yaptığı tek müzik çalışmasını bu film için gerçekleştirmiş ve bence bir parça fazla kendini öne çıkaran ve filmin atmosferini bazen ezen ama kendi başına değerlendirilirse başarılı bir iş çıkarmış. Kurgu ise tek kelime ile harika ve sanki seyrettiğimizin kurguda hiç müdahele görmemiş çekimlermiş havası yaratmasını sağlıyor. Yönetmen Kazan bu başyapıtında artık klasik olmanın ötesine geçen sahneler yaratmış. Örneğin yukarıda da bahsettiğim Brando ile Stegier’in arabanın içinde konuştukları ve hikâyenin akışını, sonraki gelişmeleri dramatik biçimde etkileyen sahne, Saint ile Brando arasında geçen ve sonu dans ile biten sahne ve Brando’nun Saint’e itiraf sahnesindeki yakın plan yüz çekimleri sinema derslerine konu olan anlardan sadece birkaçı. Siyah beyaz görüntülerini çarpıcı ama asla yapay olmayan kontrastlarla kullanan film bir zamanlar yönetmenlerin ses veya görüntü efektlerini değil bir hikâye anlatma derdi ile oyuncuları yönettiğini hatırlatarak sinemanın bugünü için üzüntü duymanıza neden olacaktır. Günümüz ana akım sineması hikâyesine saygı duyan ve becerisini onun hizmetine veren isimlerin eksikliğini çekiyor maalesef.

“Seyreden ve itaat eden çoğunluk” olgusunun karşısına mücadele etmeyi koyan, “halkın gücünü” savunan bir film bu çalışma bir yandan da. Her türlü tahakküme ve sömürüye karşı birlikte hareket etmenin, direnmenin tarafını tutan bir film ama bir yandan da bir “cesur yüreğe” her zaman ihtiyaç olduğunu söylüyor. Has bir sinemacının elinden çıkan, has bir film. Klasik, keyifli ve olağanüstü.

Etiketler: , ,

Yorum yapın