A Ghost Story – David Lowery (2017)

“Geride bıraktıklarımızı tek tek hazırlarız ve bizi ister bütün dünya isterse sadece birkaç kişi hatırlayacak bile olsa, yok olduktan sonra da burada varlığımızı sürdürebilmek için yapabileceğimiz her şeyi yaparız”

Trafik kazasında hayatını kaybeden bir adamın hayaletinin dünya üzerinde devam eden hayatının ve yalnızlığının hikâyesi.

David Lowery’nin yazdığı ve yönettiği bir ABD yapımı. ABDli yazar Kathryn Schulz’un 2015 yılında New Yorker dergisinde yayımlanan “The Really Big One” başlıklı makalesini okuduktan sonra yazdığını söylemiş filmin senaryosunu Lowey. Schulz’un “Kuzeybatı sahilinin önemli bir bölümü bir depremde yok olacak. Asıl soru bunun ne zaman olacağı” alt başlıklı makalesinde depremlerin kaçınılmazlığı ve yıkıcılığı ele alınırken, Lowery’in senaryosu bu yazıya doğrudan veya dolaylı bir gönderme içermiyor; buna karşılık ölümün kaçınılmazlığı, geride kalan sevenler için yıkıcılığı ve daha da önemli olarak ölümün ölen için yıkıcılığını anlatıyor müthiş bir etkileyiciliği olan hüzünlü atmosferi ile. “Beyaz çarşaf ve hayalet” gibi klişe bir komedi malzemesi çiftini bu denli cüretkârca kullanıp, bırakın en küçük bir komedi çağrışımı yaratmayı, aksine bu malzemeleri olağanüstü tanımlamasını hak edecek bir hüznün aracı yapmayı becermesi ile bile takdiri hak eden bir film bu.

Film Virginia Woolf’un “A Haunted House” adlı öyküsünden bir cümle ile açılıyor: “Hangi saatte uyansanız, bir kapı kapanırdı”. Lowery’nin hikâyesi de beklenmedik ölümü sonucu sevdiği her şey ile, yaşam ile arasındaki kapı kapanan bir adamın trajedisini anlatıyor bize. Kapılar bazen geçmişe bazen de geleceğe açılıyor ama hiçbir zaman onu kaybettiği yaşama geri döndürmüyor bu hikâyede. Sinemada pek çok kayıp hikâyesi anlatılmıştır ve bunların hemen tamamı da gidenin değil, geride kalanın hüznünü ve kayıpla başa çıkmaya çalışırken sürdürdüğü yaşamına odaklanır. Oysa burada Lowery bu kayıp duygusunu asıl olarak geride kalanın değil, gitmek zorunda kalanın hissettiğini söylüyor bize ve bunu yaparken de hayaletli evlerde kendiliğinden açılıp kapanan kapıların, kaynağı belli olmayan seslerin, kendi kendilerine ortalığa saçılıveren eşyaların da bir açıklamasını sunuyor: Öfke. Bir insanın başına gelebilecek en korkunç şeylerden biri, sevdiğini kaybetmek kadar, sevdiğini sürekli olarak görüp onun tarafından hiç görülmemek, dokunamamak ve dokunulamamak, varlığının hiç fark edilmemesi de olsa gerek. Hayaletlerin de trajedisi bu diyor hikâye ve onların korkunç ve umutsuz bir bekleyiş içinde nasıl yok olup gittiğini anlatıyor. Filmde üç ayrı yok oluş var: İlkinde adamı kazanın hemen sonrasında arabanın içinde ölü olarak görüyoruz; diğer ikisi ise iki ayrı hayaletin sonsuza kadar yok olmalarını gösteriyor ki açıkçası bu son ikisinin etkisinden kolay kolay sıyrılmak mümkün değil. Bir hastane odasında “ölümünün kabullenilmesini kabullenemeyen” adamın bir hayalet olarak hikâyesi ile Lowery çarpıcı bir sonuç yakalamayı başarıyor kesinlikle.

Sinemada pek sık kullanılmayan 4:3 görüntü formatının seçimi ile cesur bir tercih yapmış film ve bu format özellikle hayaletin tek başına tüm görüntüde olduğu sahnelerde onun üçgensel şekli ile çekici bir zıtlık oluşturmuş ve sıkışıp kalmasının sembolü olmuş. 7. Dakikada ekrana gelen filmin adı dışında herhangi bir açılış jeneriği olmayan filmde görsel efektlerin doğal ve az kullanımı, özellikle de bu tür bir hikâyenin “kaçınılmaz” unsuru olan CGI’dan uzak durulması çok doğru bir tercih olmuş; çünkü Lowery’nin filmi hikâyesinin tüm doğaüstü içeriğine rağmen gücünü doğallığından ve insanî olana hep yakın durmasından alıyor. Sabit kamera ile oluşturulan çekimler, sessiz anlar ve çoğunluğu kesintisiz tek çekimle oluşturulmuş sahnelerden de çekinmemiş Lowery ve sessizlik ve sadelikten etkileyici bir zarafet üretmeyi başarmış. Uzun olmayan süresine rağmen uzun sahneler içeren ve popüler sinemanın atlayacağı “önemsiz” anları anlatmayı tercih eden filmi Lowery’in başarı hanesine ekleyebiliriz rahatlıkla.

Sadece görüntüsü bile kaba bir komedi malzemesi olabilecek beyaz çarşafı (sadece gözler için iki delik var üzerinde) gülmeyi ve komediyi hiç akla getirmeyecek bir şekilde kullanabilmesi ile de dikkat çeken bir film bu ve aldığı riski tamamen yok edebiliyor. Kaba bir güldürü klişesinin burada hüzünle özdeşleşecek bir unsura dönüşebilmesi ve bu dönüşümün doğal ve doğru görünmesi Lowery’nin filminin samimiyetinin önemli göstergelerinden biri olsa gerek. Zamanın -hızlı- değişimi ve aynı evin uzun yıllar önceki ve gelecekteki sahiplerinin yaşamlarına tanıklık eden hayaletin sessiz hâli, “I Get Overwhelmed” şarkısının kullanıldığı sahnede geçmiş ile şimdiki zamanın bir araya gelmesi (filmin müziklerini de hazırlayan Daniel Hart bestesini grubu Dark Rooms ile birlikte seslendirmiş ve hikâyenin atmosferine uygun bir “trans” atmosferi yaratmış), bir parti sahnesindeki “iz bırakmak, hatırlanmak, unutulmaya mahkûm olmak ve her şeyin yok olacak olması” konuşması ve tam bu sahnenin sonunda hayaletin yuvasının fiziksel olarak yok edilmeye başlanması gibi önemli anları olan filme damgasını vuran hayaletin hüznü ve öfkesi oluyor kuşkusuz. “Geleceklerini sanmıyorum” diyen ve kimi beklediğini de artık hatırlamayan hayaletin kalıcı yok oluşu ve zamanın geçişini zarif bir biçimde anlatan hayaletin yürüyüşü sahnesini de görsel başarısının örnekleri arasında anabileceğimiz film o küçük ama çarpıcı eserlerden biri. Aynı anda aşkın, ret etmenin, kabullenememenin, öfke ve terk edilmenin hikâyesi olabilen bu çalışma “ölümden sonra hayat yoksa” sorusunun korkunç “Hayır, yok” cevabı ile de yüzleştiriyor bizi. Duygusunu seyirciye empoze etmeye çalışmayan, sadeliğin içindeki gerçekliği ve vuruculuğu yakalayan film bir başyapıt değil ama içtenliği ve kırılganlğı ile hep hatırlanacak ve görülmesi gereken bir çalışma. Yalnız kalmak yok olmaktır belki de, kim bilir…

(“Bir Hayalet Hikâyesi”)

(Toplam: 6 - Bugün: 6)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir