Sid and Nancy – Alex Cox (1986)

“Evet, anlıyorum ama Sidney bir bas gitaristten daha öte: O ünlü bir felaket. O bir sembol, bir metafor. Nihilist bir jenerasyonun yeni bir boyutu. O kahrolası bir yıldız”

Sex Pistols grubunun bas gitaristi Sid Vicious ile kız arkadaşı Nancy Spungen’in ilişkilerinin hikâyesi.

Senaryosunu Alex Cox ve Abbe Wool’un yazdığı, yönetmenliğini Cox’un üstlendiği bir Birleşik Krallık yapımı. Müzik tarihinin en ayrıksı türlerinden olan punk’ın belki de en çok adı bilinen grubu olan Sex Pistols’ın hayatını henüz 21 yaşının içindeyken kaybeden bas gitaristi ve grubun vokalisti Johnny Rotten (gerçek adı ile John Joseph Lydon) ile birlikte öne çıkan iki isiminden biri olan Sid Vicious’ın (gerçek adı ile Stephen Philip Jones) hayatını kız arkadaşı ile ilişkisi üzerinden anlatıyor film. Klasik rock yıldızı hayat hikâyelerinden farklı bir tavırla karakterine yaklaşan film müzik tarihinin bu önemli ismine karşı olumsuz bir bakışa sahip ve iki baş karakteri canlandıran Gary Oldman ve Chloe Webb’in güçlü performansları ile dikkat çekiyor. Kendisini yok eden bir hayatın peşinde giden bir sanatçının bu anlayışı ile ilişkisi de olan müziğinin ve genel olarak punk müziğinin “felsefesi” ise hikâyenin dışında kalmış görünüyor. Sert, tehlikeli ve anarşik bir hayata uygun içeriği ile dikkat çeken ilginç bir film bu.

Film bir “aile içi şiddet” ihbarı üzerine New York’un sanatçılara ev sahipliği yapması ile ünlü Chelsea Oteli’ne gelen polislerin görüntüsü ile başlıyor. Ünlü müzisyen Sid Vicious kız arkadaşı Nancy Spungen’i bıçaklayarak öldürmüştür. Polisin sanatçıya sorduğu “911’i sen mi aradın?” sorusu ile hikâye geriye dönüş ile anlatılmaya başlanıyor. Anlatılan hikâye iki gencin tanışması, ilişkileri ve bu ilişkinin bir cinayetle (ya da bir intihar ile) sonuçlanması. Böylece hikâye ilk başladığı yere geliyor tekrar ve biz de kendisi de bu cinayetinden yaklaşık 4 ay sonra aşırı doz uyuşturucudan (kimilerine göre intihar amacı ile yapılan bilinçli bir eylem bu) hayatını kaybeden müzisyenin yaşamının yaklaşık 20 aylık bir dönemini kapsayan kısmını izleme imkânı buluyoruz. Tüm biyografi filmleri gibi bu çalışma da gerçekleri bire bir yansıtmıyor kuşkusuz ama John Lydon’a göre hikâye “Sid’in adı dışında hiçbir şey”i doğru anlatmıyor. Sid Vicious’ın gerçek hayatta üzerinde Nazilerin gamalı haçının resmi olan bir tişört giydiğini (Nazi sempatizanlığından değil, tıpkı müzikleri gibi bir şok etkisi yaratmak amacı ile olduğu söylenir bunun) ama filmde müzisyenin komünizmin orak çekicini taşıyan bir tişörtle gösterildiğini belirterek şu ya da bu nedenle sinemasal gerçeğin aslında olanlardan hayli farklılaşabildiğini hatırlatmakta yarar var ayrıca.

Biri 21, diğeri 20 yaşında olan karakterleri canlandıran Gary Oldman ve Chloe Webb o tarihlerde 28 ve 30 yaşındaymışlar ve bu yaş farkı özellikle Webb için daha önemli bir sorun gibi görünüyor ama her iki karakterin de uyuşturucu ve içki ile dolu, hayli yıpratıcı bir hayat sürüyor olmaları karakterlerine göre yaşlı görünmelerinin açıklayıcısı olabiliyor bir dereceye kadar. Müzikleri hakkında olumsuz yazılar yazan bir gazeteciye saldıran, ağzına doldurduğu içkiyi konser sırasında seyircilerin üzerine püskürten ve uyuşturucu ile örülü bir hayat yaşayan kahramanımızın kendisi ile aynı ortamlarda yaşayan ve bağımlılığı daha üst bir düzeyde olan bir kadın ile olan ilişkisini seyrettiğimiz hikâye -gerçekte ne olduğu bilinmese bile- kolayca tahmin edilebilecek bir şekilde sona eriyor. Bu oldukça sefih hayatın tüm yönlerini sert bir içerikten sakınmadan sergiliyor yönetmen Alex Cox. İki genç insanın karşılıklı olarak birbirlerini yok etmeye doğru ilerlemesine nerede ise dehşet içinde tanık olmanızı sağlıyor film. Benzer şekilde konser sahneleri de punk müzik sevenlerin tavırları hakkında epey bir malzeme sağlıyor seyirciye. Küçük mekanlardaki bu konserlerde seyircilerinin birbirini ezercesine itişip kakıştığı ve bir “gelenek” olarak müzisyenlere tükürdüğü ve sahneye bir şeyler fırlattığı (bazen içinde uyuşturucu olan kağıt toplar da var fırlatılanların arasında!) bu konserler punk için nerede ise şunu da ifade ediyor bize: Önemli olan müzikten çok, müziğin şok etkisi yaratması ve sert bir dışavuruma imkân sağlaması sanki.

Julien Temple’ın 1980 tarihli Sex Pistols’s anlatan sahte belgeselinde (mockumentary) Sid Vicous’ın Frank Sinatra klasiği “My Way”i seslendirdiği anın yeniden yaratıldığı sahne dışında punk müziğinin ya da Vicious’ın hayat görüşleri ile ilgili bir şey yok filmde. Hikâye onun şarkıları veya müziği ile ilgilenmediği gibi bir biyografi filminde beklenenin aksine hayatı ile de ilgilenmiyor pek aslında. Bunun yerine, senaryoyu yazan Cox ve Wool filmin adının da (ilk düşünülen ad da bu değilmiş aslında) vurguladığı gibi onun Nancy ile ilişkisine odaklanıyor hemen tamamen. Bu tercih ise doğruluğu veya yanlışlığı ile değil, ortaya çıkan sonuç açısından değerlendirilmeli kuşkusuz. Bu açıdan bakıldığında ise, bir ilişkinin iki tarafı da uçuruma sürükleyen doğasını sergilemek açısından hayli başarılı bir hikâye bu. Ne var ki söz konusu olan Sid Vicious olunca daha fazlasını görmeyi de bekliyorsunuz ve bulamayınca da karakterin seçimleri, yaptıkları ya da yapmadıkları ve müziğinin içeriği de havada kalıyor bir parça.

Canlandırdığı karaktere benzeyebilmek için epey kilo veren (hatta bu nedenle hasta da olan) Gary Oldman sinema kariyerinin bu ikinci filminde ve ilk başrolünde oldukça güçlü bir oyunculuk gösteriyor. Senaryo eylemlerini açıklamak için her zaman yeterli malzeme sağlamasa da ona, Oldman zor bir rolün altından ustalıkla kalkıyor. Nancy rolündeki Chloe Webb ilk sinema filminde ve belki daha zor bir rolde ondan geri kalmıyor ve “anneden para isteme” sahnesinde olduğu gibi hayli etkileyici olmayı başarıyor. Gerek bu sahne gerekse nerede ise absürt denebilecek bir havası olan kadının ailesi ile yemek sahnesi filmin en güçlü anları ama bunun dışında başta konser sahneleri ve tam bir çöküş ve yozlaşma resmi olarak nitelendirilebilecek otel odasındaki yangın sahnesi olmak üzere başka başarılı bölümleri de var filmin.

Punk bir müzisyeni anlatsa da kendisi punk’ın ruhuna çok (ya da yeterince) yakın durmayan filmde Guns N’ Roses grubunun üyeleri bir konser sahnesinde figüran olarak yer alırken Sex Pistols’ın veya Sid Vicious’ın müzik kayıtları kullanılmamış ve müzikleri Joe Strummer ve The Portugues’in de aralarında bulunduğu şarkıcı ve gruplar hazırlamışlar. Cox ve ünlü görüntü yönetmeni Roger Deakins’in siyah-beyaz olarak çekmek istediği ama yapımcıların karşı çıkması nedeni ile bu düşüncelerinden vazgeçmek zorunda kaldıkları filmde bu iki isim kendi niyetlerini başka bir şekilde hayata geçirmişler ve hikâye ilerledikçe renkleri yavaş silikleştirerek nerede ise gri bir havaya ulaşmışlar finalde hikâyenin ve kahramanlarının sonuna da uygun olarak. Nancy’nin ölüm nedeninin intihar olduğu (kendini bıçakladığı ama yardım edeceğini umduğu Sid’in uyuşturucudan kendinden geçmiş olması nedeni ile kan kaybından öldüğü) veya kadını otel odasına giren bir uyuşturucu satıcısının öldürdüğü gibi iddiaların hâlâ konuşulduğu bir olayı içerdiği sertlikle anlatan filmde Cox’un karakterine olumsuz baktığını da söylemek gerekiyor. Bir röportajında onu “değerli hiçbir şey üretmemek ve bir salak gibi ölmek”le suçlayan Cox’un bu düşüncesinin filme de yansıdığını görmek mümkün. Ayrıksı bir hayatın detaylarını ve bu yaşam tarzının tüm boyutlarını özenle yakalayan acı, karamsarlık ve agresiflik dolu filmde Courtney Love’ın da Nancy’nin arkadaşı Gretchen rolünde yer aldığını belirtelim son bir not olarak.

Share

Sauvage – Camille Vidal-Naquet (2018)

“Üzgünsün çünkü o adama aşıksın. O etrafta olmadığında acı çektiğini görebiliyorum. Umursamadığını söylüyorsun ama doğru değil bu”

Para karşılığında bedenini satan 22 yaşındaki bir genç adamın aşk özleminin hikâyesi.

İlk uzun metrajlı çalışması olan bu Fransız filmini Camille Vidal-Naquet yazmış ve yönetmiş. İlk başrolünde genç oyuncu Félix Maritaud’un muhteşem bir oyunculuk sergilediği filmin hayli sert bir hikâyesi var ve sinemada cinsellik konusunda en serbest ülkelerden biri olan Fransa’da bile 16 yaş sınırı ile gösterime girmiş. Bu denli sert bir hikâyesi olmasına ve para için bedenini erkeklere satan erkek bir fahişenin hayatını bu denli gerçekçi bir görsellikle anlatmasına rağmen film baş karakteri üzerinden müthiş bir çekicilik yakalıyor ve baştan sona soluksuz bir şekilde seyrettiriyor kendisini. Hikâyesini dürüst bir gözlemcilikle ve karakter(ler)ini yargılamadan sergileyen film önyargısız seyredilmeyi hak eden önemli bir çalışma.

Seyirciyi terse düşüren bir sahne ile açılıyor film. Doktorda muayene olan, kirli sakallı, biraz bakımsız görünen ve dudağındaki yara ile hasta izlenimini veren genç adamın işini öğrendiğimiz bu sahne hem karakteri hem de filmin kendisi için epey ipucu sağlıyor bize: Tüm fahişelerin aksine “öpüşmem” demeyen ve benzer işi yapanlardan çok farklı bir genç adam var karşımızda ve film de onu mesleğini yaparken “cüretkâr” sahnelerde göstermekten çekinmeyecektir. Bu açılış sahnesinde olduğu gibi neyi görüyorsa onu olduğu gibi, müdahale etmeden ve bir şeyleri de gizlemeye gerek duymadan gösteriyor bize yönetmen Vidal-Naquet hikâye boyunca. Örneğin kahramanımız ve kendisi ile aynı caddede çalışan meslektaşlarını bir belgesel tadında uzun uzun gösteriyor film ve bunu yaparken de hiçbir karakterine eleştiri veya övgü ile yaklaşmıyor. Zaman zaman özellikle bir gizli kamera havasına bürünüyor çekimler bu sahnelerde ve gerek gösterdikleri gerekse karakterlerin arasındaki diyaloglar aracılığı ile sert ve etkileyici bir gerçekçilik duygusu yakalıyor. Bu tanık olduğunuz anlar bir belgesel içinde seyretseniz yadırgamayacağınız kadar doğal ve sahici görünüyor.

Kendini yok etmeye gidecek kadar ve bunu umursamayacak kadar açık oynuyor karakterimiz. Tutku ile bağlı olduğu ve kendisi ile aynı işi yapan ama eşcinsel olmadığını söyleyen arkadaşının ona “Sorun öpüşmekten rahatsız olup olmaman değil; sanki fahişe olmaktan hoşlanıyorsun gibi” demesinin arkasında da bu var, gittiği bir doktorun kendisine yaşadığı hayatın sonuçlarını ima ederek sorduğu “Değişmek istiyor musun?” sorusunu “Neden isteyeyim ki?” karşı sorusu ile cevaplamasında da. Sağlığı günden güne kötüye giden, sık sık geceyi kaldırımlarda uyuyarak geçiren ve müşterilerinin isteklerini hiç ret etmeyen genç adam bir sevgi sıcaklığı ile sık sık yanaştığı arkadaşı tarafından sürekli geri çevrilse de umudunu yitirmiyor hiç. Sevgi ve sıcaklık talebi geri çevrildiğinde bunu başka yollarla -en azından geçici olarak- karşılamayı da deniyor. Hayli hüzünlü bir sahnede oldukça yaşlı bir müşterisine kendisi teklif ediyor bu yakınlığı ve seksin yerine sarılıp yatmayı öneriyor ve bunu gerçekten kendisi de arzuluyor. Arkadaşının teşhis ettiği gibi onun gerçek hastalığı sevilme arzusu: “Sevilmek için yaratılmışsın sen” diyor arkadaşı ona. Bu arzuyu Vidal-Naquet birkaç farklı sahnede özellikle gösteriyor bize. Örneğin tüm sert isteklerine boyun eğdiği iki müşterisinin sonunda parasını vermemesine gösterdiği tepkinin asıl nedeni bile sanki paradan çok, tüm isteklerini sağlığını tehlikeye atararak karşıladığı insanların yaptığını onun gösterdiği yakınlığa ihanet olarak görmesi belki de. İç burkan bir başka sahnede de arkadaşının peşini bırakmıyor ondan gördüğü şiddet dolu tepkiye rağmen. En az bu denli etkileyici bir sahne ise ilk kez gördüğü bir kadın doktora sarıldığı an ki bu sahnenin yalınlığından ve doğrudanlığından etkilenmemek mümkün değil.

Hikâyenin kahramanının finaldeki eylemi ve arkadaşının “Sen de kendine yaşlı bir adam bul. Başımıza gelebilecek en iyi şey bu” tavsiyesine aykırı davranması farklı yorumlara açık görünüyor. Sunulan bir kurtuluşu ret etmesi kendini yok etmeye odaklı bir hayatı sürdürme kararlılığın sonucu mu, ne olursa olsun kendisinin de gerçekten sevmediği birisi ile yaşamayı dürüst bulmaması mı yoksa bedeli ne olursa olsun özgür kalabilme mücadelesi mi asıl neden? Bu sahnede kırlık bir alanda cenin pozisyonunda kıvrılıp yatması çocukluğa, bir başka ifade ile söylersek yeni bir hayatı mümkün kılacak bir başlangıç noktasına dönme arzusunu mu yoksa ne olursa olsun sevilme arzusunu mu gösteriyor? Başka açıklamalar da getirilebilir bu finale ama sonuçta neden ne olursa olsun bu son seyrettiğimiz portreyi daha da gerçekçi, sert ve hüzünlü kılıyor. Bir yok olma ve çürümenin portresi bu ama bir yandan da kahramanı üzerinden aşka, sevmeye ve sevilmeye, insan sıcaklığına ve özgürlüğe adanmış bir hikâye. Kahramanımızın ve arkadaşının benzer koşullar altında yaptıkları taban tabana zıt seçimlerin özgürlüğün anlamı, değeri ve bedeli üzerine seyirciyi düşünmeye zorlayacağı da kesiin.

Paranın değil aşkın peşinde olan genç bir adamın bu hikâyesini el kamerası ile görüntülemiş Camille Vidal-Naquet ve hem gerçekçi bir atmosfer oluşturmuş hem de baş karakterinin sürdürdüğü hayatın kaotik ve tedirgin edici yanını daha iyi anlatabilmiş bu sayede. Başroldeki Félix Maritaud’nun hikâyenin dürüst sertliğini çok iyi yansıtan muhteşem performansı hem sinemanın en önemli eşcinsel karakterlerinden birinin karşımızda adım adım hayat bulmasını sağlıyor hem de güçlü bir performansın, yoğunluğu ile nasıl güçlü ve kalıcı bir etki yaratabileceğinin canlı kanıtı oluyor. Sürekli arayan gözlerle etrafına bakan ve öfke ile hüznü aynı anda barındıran bakışları ile hikâyeye olağanüstü bir katkı sağlıyor genç oyuncu ve sinema tarihinin en yalnız karakterlerinden birine hayat veriyor. Görüntü yönetmeni Jacques Girault’nun ve müziklerin hikâyeye çok yakıştığı film sinemanın dürüstlüğü ile de takdir edilmesi gereken eserlerinden biri ve tüm sertliğine rağmen görülmesi gerekli bir çalışma.

(“Savage” – “Vahşi”)

Share