İstanbul Hikâyeleri

On dört farklı yazara ait on üç farklı öykünün yer aldığı bir kitap. Time Out dergisinin 2007 tarihli bu derlemesinde yer alan öyküler ilk kez bu kitap kapsamında buluşmuşlar okuyucu ile. Yazarların çok kısa ve esprili özgeçmişleri ve kitapta kendisinin de bir öyküsü yer alan Özlem Alkan K.’nin tüm hikâyeleri özetlediği kısa giriş yazısı Time Out Dergisi’nin havasına uygun, serbest bir dil ile tanıtıyor eseri. Öykülerin büyük bir kısmı gerçekten de bir “İstanbul hikâyesi” kategorisine yerleştirilebilir rahatlıkla; bir kısmı ise en azından bir büyük şehir hikâyesi olurken, bir kısmı başka bir yerde de geçebilecek bir havaya sahip olması ile ayrılıyorlar diğerlerinden. Yine de bir bütün olarak bakıldığında yer aldıkları kitabın adına uygun içeriklere sahip olduklarını söyleyebiliriz genel olarak tüm öykülerin. Her birinin sonunda yazıldığı tarih (yıl ve ay) ve İstanbul’un hangi semtinde yazıldıkları bilgisi de olan öyküler İstanbul’u ve şehirde yaşayanları bir parça daha tanımaya da aracılık edebilecek, keyifli eserler.

İlk hikâye olan “Balerin Sabri Bunu Neden Yaptı?”nın yazarı Alper Canıgüz. Öykü geçmişinde bir golü atmayarak tarihe geçen ve spor hayatı sona eren bir futbolcuyu anlatan hoş, esprili ve nostaljinin tadını hatırlatan bir eser ve semt olarak Beşiktaş’ı alıyor gündemine. Sema Kaygusuz’un “Birkaç Kişi” adlı hikâyesi ise İstanbul’u “Birkaç kişinin yalnızlığından ibaret, kocaman ve kalabalık bir şehir” olarak tanımlayan ve Taksim’de geçen bir “büyük şehir yalnızlığı”nı anlatan etkileyici bir çalışma. “Kurtuluş On İki…” adını taşıyan öyküyü Ulaş Gürpınar ve Murat Uyurkulak birlikte yazmışlar; ada vapurunu ve eski İstanbul’u gündemine alan öykü nostaljisi ile de dikkat çekiyor.

Fatih Özgüven’in öyküsü “Amapola”, Beyoğlu ve Cihangir yöresinin “tipik” beyaz yakalı ve bekâr erkeklerini anlatan güçlü içeriği ile şehrin kimliği ve geçmişine de göz kırpıyor ve vurucu bir güce sahip. Gündüz Vassaf’ın “Uçmakdere Balıkları’nın İlk Okullar İçin Kısa Boğaz Tarihi” adlı eseri ise bir hikâyeden çok deneme havası taşıyor ve Boğaz’ın balıkları üzerinden İstanbul’un ve ülkenin tarihini de ele alan ve politik de olabilen içeriği ile özel bir çekiciliğe sahip oluyor. Benzer şekilde Elif Şafak da “Uzaktakilerin İstanbul’u”nda bir öykü anlatmak yerine bir deneme havasında oluşturmuş çok kısa eserini ve kendi deneyimlerinden de yola çıkarak dört farklı İstanbul’dan (İstanbul’un yerlisi olanların, dışarıdan gelip yerleşenlerin, artık İstanbul’dan uzakta yaşayanların ve İstanbul’a geri dönenlerin İstanbul’u) bahsetmiş okuyucuya.

Sadık Yemni’nin “Akaşanlar”ı kitapta yer alan eserlerden İstanbul bağlantısı en az olanı muhtemelen; işsizliği nedeni ile çocuk bakıcılığı yapan masterlı bir kadının doğaüstü ögelerle bezeli öyküsünü anlatan eser, içeriği ve üslubu ile kitaptaki en farklı öykülerden biri olarak dikkat çekiyor. Turgut Yüksel’in “Yirmi Yedi” adlı öyküsü masal havası ile diğerlerinden farklı bir yerde duruyor ve Bozcaada ve Osmanlı öncesindeki İstanbul’da geçen eserinde hoş bir “eski” hava yakalıyor. Mine Söğüt’ün “Vakvak Ağacı” kitaptaki en güçlü hikâyelerden biri kesinlikle ve sağlam bir kısa hikâye nasıl yazılırın çarpıcı bir örneği. Osmanlı zamanında dallarına asılan cesetler nedeni ile “Vakvak Ağacı” adı verilen Sultanahmet’teki ağacın öyküsünü bugüne taşıyor Söğüt ve okuyucu yüreğinden yakalıyor güçlü satırları ile.

Çiler İlhan’ın “Zobar ile Başa” adlı öyküsü Sulukule’deki Romanları odağına alarak “kentsel dönüşüm” adı ile yürütülen ve rant yaratma ve yoksulları merkezden uzaklaştırma amacına hizmet eden projelerin halk üzerindeki etkisi gerçekçi ve samimi bir dil ile ele alırken, “hayatın sürdüğü”nü de vurgulamayı atlamıyor. Cem Akaş’ın “Halı Nerde, Dedi” adlı öyküsü Cihangir ile şehrin “polis girmeyen” mahallelerini bir araya getiren bir suç hikâyesini doğrudan ve etkileyici bir dil ile getiriyor önümüze. Kitabın editörü olan Özlem Alkan K. “Wabi-Sabi” adını taşıyan hikâyesini Küçük İskender’in öyküsünü göndermemesi üzerine kaleme almış ve evli ve kendisinden yaşlı bir adamla yatak arkadaşlığı yapan bir genç kadının öyküsünü büyük şehirlere özgü “özgürlük” kavramı ile harmanlamış. Kitaptaki son hikâye Barış Müstecaplıoğlu’nun “Hesaplaşma” adlı eseri; adını belirtmeden Hrant Dink cinayeti ve katilini odağına alan öykü etkileyici bir vicdan azabı, pişmanlık ve fanatik milliyetçilik hikâyesi anlatırken “güvercin tedirginliği”ni de hatırlatarak, İstanbul’da işlenen en büyük suçlardan birini ele alıyor.

Share

O Manşetler – Tufan Türenç / Sefa Kaplan

Hürriyet gazetesinin 1948’den 2005 yılına kadar olan manşet haberlerinin öyküleri. Tufan Türenç ve Sefa Kaplan’ın yayıma hazırladığı kitap ilgili haberleri -çoğunlukla- haberlerin sahibi gazetecilerin kendi hazırladıkları yazılar ile hatırlatıyor bize ve ülkenin yaklaşık 60 yıllık bir tarihinin de özetini yapıyor bir bakıma. Toplam 59 manşetin hikâyesinin yer aldığı kitapta, fikrin sahibi Vuslat Doğan Sabancı’nın kısa bir yazısının yanı sıra, gazetenin o tarihteki genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök’ün kitabın amacını anlattığı ve Türenç ile Kaplan ikilisinin kitabın kapsamını ve hazırlık sürecini detaylandırdığı yazıları da yer alıyor. Yazıların tümü -doğal- bir Hürriyet övgüsü ile dolu ve “… gazetecilik dil ve üslubunun nasıl gelişip değişerek farklı bir boyut kazandığı…” ve “… gazetecinin habere bakışının nasıl farklılaştığı…” gibi ifadeler üzerinden bir ima içerse de herhangi bir özeleştiri barındırmıyor ne yazık ki. Gazetenin kendi tarihi böyle bir eleştiriyi hak edecek manşetlerle dolu şüphesiz (örneğin Güney Afrikalı lider Mandela’nın Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü “Kürtler’e yapılan ayrımcılığı gerekçe gösterek reddetmesinin gazetenin manşetinde 1992 yılında “Çirkin Afrikalı” ifadesi ile duyurulması veya 1993’te Ahmet Kaya için “Vay Şerefsiz” manşeti; üstelik bu manşetlerin ikisi de Ertuğrul Özkök dönemine ait!) ama öyle olmasaydı bile “objektifliği”ile övünen bir gazetenin mensuplarının kendilerine de eleştirel bir bakış getirmeleri gerekirdi kuşkusuz.

Olması gerektiği gibi, seçilen manşetlerin görsellerine de yer verilmiş kitapta ama iki önemli tasarım hatasının kurbanı olmuş bu görseller. Öncelikle kitabın varlık nedeninin manşetlerin kendisi olduğu düşünülürse, görsellerin boyutunun (hemen tamamı yarım sayfadan bile küçük) neden küçük tutulduğunu anlamak mümkün değil. Hikâyesini anlattığınız unsur bir görsel aslında ve yazılar da o görsellerin oluşum sürecini anlatıyorsa, çok daha çarpıcı ve büyük olmalıydı resimler. Başka problemleri de var görsellerin: Örneğin “Parsadan Olayı” başlıklı yazıda gazetenin ve manşetin görseli hiç yer almıyor, bunun yerine skandalın kahramanı Selçuk Parsadan’ın bir fotoğrafına yer verilmiş sadece.

Yazılarda da içerik olarak tutarsızlıklar var: Örneğin Cüneyt Arcayürek’in ve Doğan Uluç’un yazıları olması gerektiği gibi, daha doğrusu kitabın iddia ettiği gibi “haberin haberi” içeriğini taşıyorlar ve kesinlikle çok doyurucu bilgilendirmeler sunuyorlar okura ama tüm yazılar bu düzeyi tutturamamış. Örneğin Gökşin Sipahioğlu’nun “Sofoklis Venizelos Hürriyet’e Nasıl Beyanat Verdi?” başlıklı yazısı haberin kendisini bugüne getirmekle yetiniyor ve “haberin haberi” niteliğini taşmıyor. Sedat Ergin’in imzası ile yayımlanan yazılarda Ergin’den üçüncü şahıs gibi söz edilmesi de tuhaf. Bu, Ergin’in bir haberci olarak kendi tercihi ise (ki anlaşılabilir bir tercih bu) diğer yazılar da benzer şekilde hazırlanmalıydı tutarlılığın sağlanması açısından.

Gazeteciliğin meslek sevgisi, haber yapma ve kamuoyunu bilgilendirme tutkusu kadar; tesadüflerin, şansın (ve şanssızlığın) ve “bilgi kaynakları”nın da eseri olduğunu hatırlatan kitap kusurlarına ve eksikliklerine karşın bir yandan da önemli bir işleve sahip: Kronolojik bir sıra içinde, Türkiye’nin yaklaşık 60 yılda neler yaşadığını ve günümüzün kimi olgularının aslında nerede ise “ezelî” sıfatını hak ettiklerini gösterdiğini anlamamıza (ya da hatırlamamıza) aracı oluyor bu kitap. Hürriyet’in, “Efe’nin ABD’deki Villası” başlıklı haberi bugünkü iktidar sahiplerinin yakınları için asla hazırlamayacağını bilmek ise medyanın (anaakım medyanın özellikle) ve ülkenin nerden nereye savrulduğunu göstermesi açısından acı bir örnek olarak kitabı ayrıca ilginç kılıyor.

Share