Ay Işığı – Guy de Maupassant

Fransız yazar Guy de Maupassant’ın on dört hikâyesinin yer aldığı bir derleme. Hikâye türünün ustalarından sayılan yazarın birbirinden çekici eserlerinin yer aldığı kitabın çevirisini Tahsin Yücel yapmış ve hazırladığı bir tanıtım yazısı (“Maupassant Öyküleri”) ile de hem yazarın kendisi hem de eserleri için iyi bir kaynak sağlamış okuyucuya. Timuçin Unan’ın imzasını taşıyan kapak tasarımının arka kapakta yer alan “Dikkat! Dikkat! Gösterimiz az sonra başlayacak!…. Az sonra bir yazar; şapkalardan tavşanlar çıkaracak, kuşlar uçuracak, alevleri yutacak!…” ifadelerini desteklediği kitap, Maupassant’ın geniş bir yelpazaye yayılan karakterlerini karşımıza getirirken, yazarın Tahsin Yücel’in de vurguladığı çalışkanlığının sonucu olan yoğun üretiminin (300’den fazla öyküsü var yazarın) diğer örnekleri için de okuma arzusu yaratıyor kesinlikle. Maupassant’ın pek çok eserinin sinema ve televizyona uyarlanmış olmasının da gösterdiği gibi, hikâyelerin her biri çekici ve ilginç karakterlerle ve olaylarla dolu ve hemen tümünde bir ironi havası (ve sık sık karamsarlıkla birlikte) kendisini gösteriyor.

Karakterlerinin sınıflarını öne çıkaran ve onların kimi zaman uyanıklıklarının veya sahtekârlıklarının sonucu olan trajedilerini vurucu bir dil ve final ile anlatan hikâyeler okuyucuyu hemen her zaman güldürürken bir yandan da mahcup hissetmesine neden oluyor; çünkü başlarına kötü (zaman zaman oldukça kötü) şeyler geliyor bu karakterlerin. Maupassant’ın başarısı, kolayca bir ahlâk dersine dönüşebilecek hikâyelerinde bu tuzağa düşmeden ve güçlü bir gözlemin göstergesi olan renkli, gerçekçi ve çekici bir dil ile anlatması olan biteni. Yazarın karamsarlığının açıklamalarından biri olarak da gösterilebilecek olan psikolojik problemlerinin (intihara da teşebbüs etmiş yazar hayatının son yıllarında) izlerinin de takip edebileceği hikâyeler yalın dilleri ve çarpıcı olay kurguları ile kesinlikle okunmayı hak ediyorlar.

Kitaptaki ilk hikâye olan “Ay Işığı” kadınlardan nefret eden ve her tanık olduğunu “Tanrı bunu neden yaptı?” sorusunu sorarak değerlendiren bir papazın, ay ışığının mükemmelleştirdiği bir gecenin sonunda aşkı da tanrının yarattığı yargısına varmasını anlatan ve yaşamı “kutsayan” bir eser ve gerek içeriği gerekse üslubu ile diğerlerinden farklı bir yerde duran etkileyici bir çalışma. İkinci hikâye olan “İp” haksız bir suçlama ile karşı karşıya kalan tutumlu ve uyanık bir adamın derdini anlatmaya çalışmasını anlatan bir eser ve trajik sonununa rağmen alaycı yaklaşımı ile eğlendirmeyi de başararıyor. “İşte Geldim” kendilerini trajik bir durumla karşı karşıya bulan üç karakterin (bir kadın, öldüğünü sandığı eski kocası ve yeni kocası) çıkışsızlığını etkileyici bir güzellikle anlatıyor. Hikâyenin girişindeki, adeta bir tabloyu betimleyen satırların çekiciliğini arttırdığı hikâye bir son içermemesi ile de dikkat çekiyor. Maupassant’ın bu tercihi çok doğru olmuş; çünkü herhangi bir sonun bu üç iyi insanı (ve okuyucuyu) aynı anda mutlu etmesi mümkün değil.

“Toine” huysuz bir karısı olan eğlenceli bir köy meyhanecisinin felç geçirmesi sonucu başına gelenleri eğlenceli bir dil ile anlatırken, “analık” duygusunun cinsiyetten bağımsız olduğunu da gösteriyor ve kayıtsız kalınamayacak trajikomik finali ile sarsıyor okuyucuyu. “Analar” iki yoksul ailenin, çocuklarını evlat edinmek isteyen zengin bir aileye verdikleri farklı cevapları ve bu cevapların çocuklar üzerindeki etkisini tahmin edilenden uzak duran farklı bir yaklaşım ile ve fedakârlık, aile, sevgi vs. gibi unsurları kutsamaktan uzak duran gerçekçi bir bakış açısı ile sergiliyor. “Pierrot” cimrilik ile vicdanı arasında sıkışan bir kadının yaptığı seçimi, bir önceki hikâyede olduğu gibi beklenenin tersi bir gelişme ile anlatırken Maupassant’ın karamsar bakışının da iyi bir örneği oluyor. “At Üstünde” “düşmüş bir soylu”nun yaşamak istediği bir keyif ânının onu ve ailesini nasıl trajik bir sona ittiğini anlatıyor ve başka birkaç hikâyede daha olduğu gibi baş karakterinin “sınırlarını aşmasının” ona ödettiği bedeli sergiliyor. “Takı” bir önceki hikâyede olduğu gibi yine bir sınırını bilmemek, bir küçük uyanıklık öyküsü ve hüzünlü sonu ile okuyucuyu çarpıyor.

“Bebek” metresini terk edip başka bir kadınla evlenen bir adamın vicdanı ile hesaplaşmak zorunda kalmasını anlatan bir “iyilik” öyküsü olması ile farklılaşıyor diğerlerinden ve içerdiği bir ölüme rağmen kitabın en iyimser eserlerinden biri oluyor. “Kraliçe Hortense” yalnız ve yaşlı bir kadının yaşayamadığı hayatları anarak ölmesini ve umursamaz akrabalarının soğukluğunu anlatan hüzünlü bir hikâye. “Mücevherler” ölen karısından kalan ve ne varlıklarından haberinin olduğu ne de kaynağını bildiği mücevherlerin tadını çıkaran bir adamın hikâyesini anlatırken, “Hayalet” yaşlı bir adamın yıllar önce tanık olduğu bir garip olayı hatırlamasını ve arkadaşları ile paylaşmasını belki sonundan değil ama “o korku ânı”nın tüyler ürpertici etkileyeciliğinden kaynaklanan bir güçle getiriyor okuyucunun karşısına.

“Horla” yazarın ruhsal rahatsızlığının da -muhtemelen- izlerini taşıyan bir öykü ve mutluluğunun resmi ile tanıtılan bir adamın çıldıracak bir noktaya kadar uzanan macerasını adeta bir korku hikâyesi atmosferi içinde anlatıyor. Maupassant’ın yayımlanan ilk hikâyesi olan ve kimileri tarafından bu türdeki en iyi eseri olarak kabul edilen “Toparlak” hırsların ve çıkarların kimi yüce duyguların nasıl önüne geçtiğini, karakterlerin ikiyüzlülüğünü çarpıcı bir şekilde eleştiren bir içerik ile anlatıyor ve Maupassant’ın neden bu türün ustalarından biri olarak kabul edildiğinin iyi bir kanıtı oluyor.

Zengin karakter toplamı, her bir hikâyesinin özgünlüğü ve ustalıkla oluşturulmuş kurgusu ile hayli keyifli bir okuma serüveni sağlayan, okunması gereken bir kitap bu kesinlikle.

Share

Beyaz Geceler – Dostoyevski

Rus yazar Dostoyevski’nin her ikisi de 1848 tarihini taşıyan iki ayrı hikâyesinin (“Beyaz Geceler” ve “Başkasının Karısı”) yer aldığı bir kitap. Her ikisi de Petersburg’da geçen hikâyelerin ilki yazarın kendi ağzından anlatılırken yalnız ve hayallerinde yaşayan bir genç adamın başkasına aşık bir genç kıza tutulması, ikincisinde ise karısının kendisini aldattığından kuşkulan bir adamın trajikomik hikâyesi sunuluyor okuyucuya. İlk hikâye “ateşli ve hayalci bir ruh”un “saf ve büyük aşk”ını anlatması ve karakterleri ile günümüz dünyasına uzak düşen bir resim çiziyor elbette ve güçlü melankolisi ile etkiliyor; ikinci hikâye ise adeta bir Fransız vodvili havasında yazılmış ve tıpkı bu türün keyifli bir örneğini seyrederken alınan tadı yaşatıyor okuyucuya. Bol diyalogları ile yazarın “derin” eserlerinden ayrı bir yerde duruyor bu öyküler ama her ikisi de kesinlikle sağlam bir kalemden çıktıklarını hissettiriyorlar her satırları ile. Öykülerin çevirisi Rusça edebiyattan yaptığı çeviriler ile bu edebiyatın ülkemizde tanınmasını sağlayan en önemli isimlerden biri olan ve Cumhuriyet döneminin ilk kuşağının en önde gelen Rusça çevirmeni kabul edilen Nihal Yalaza Taluy tarafından gerçekleştirilmiş.

Güneşin tamamen kaybolmadığı yaz gecelerinden adını alan hikâyeyi Dostoyevski altı bölümde anlatmış. Dört gece (bu gecelerden biri iki ayrı bölümden oluşuyor) ve bir sabah bölümünden oluşan hikâyede romantik, yalnız ve düşlerde yaşayan 26 yaşında genç bir adamın tesadüfen karşılaştığı on yedi yaşındaki genç bir kıza tutulmasını anlatılıyor. Şiirsel bir dil ile konuşan bu yalnız adamın tutkusu karşılıksız kalmaya mahkum; çünkü genç kız bir başka adama tutkulu bir aşk ile bağlı. Kıza duyduğu aşkın kendisini her zamanki melankolik ruh halinden uzaklaştırdığı ve “Şu anda o kadar neşeli, mutlu, cesur ve zeki biriyim ki…” benzeri cümleler kurdurttuğu genç adamın hikâyesi, “Bağışlayın, unutmayın ve sevin” cümlesi ile sonlanan bir mektupla biterken bir kalp kırıklığı yaratıyor okuyucuda. Bugünün dünyası için fazlası ile süslü, romantik vs. gelebilecek uzun diyaloglara sahip olan öykü, o dönemin dünyasını ve karakterlerini gerçekçi bir şekilde anlatıyor elbette. Dosyoyevski’nin bu hikâyesinin sinemaya ondan fazla kez uyarlanmış olması ve bu filmleri yönetenler arasında Luchino Visconti ve Robert Bresson gibi büyük sinemacıların da yer alması öykünün etkileyiciliğinin en iyi göstergelerinden biri olsa gerek. Filmlerin İtalya’dan Hindistan’a, Fransa’dan İspanya’ya, İran’dan Güney Kore’ye ve Rusya’dan ABD’ye farklı ülke sinemacılarına ait olması da hikâyedeki aşkın saflığı ve büyüklüğünün evrenselliğine işareti olarak yorumlanabilir.

İkinci öykü olan “Başkasının Karısı”ı yazarın iki farklı hikâyesinin daha sonra yine kendisi tarafından birleştirilmiş hali. Fransız vodvillerinde göreceğiniz tarzda bir içeriği olan bu dinamik ve eğlenceli öykü kendisini aldattığını düşünen karısının peşine takılan bir adamın iki ayrı macerası olarak da yorumlanabilecek iki ayrı gününü anlatıyor bize. Her iki macerada da aynı genç adamla karşılaşan bu kocanın trajikomik durumu, diyalogların parlak komikliği ve yazarın adeta bir vodvil oyununu canlı seyrediyormuşsunuz havasını yaratan satırları öyküyü hayli eğlenceli kılmış. Pek çok kez tiyatroya da uyarlanan hikâye sinema da hayat bulmuş ve Rus yönetmen Vitaly Melnikov tarafından 1984 yılında beyazperdeye taşınmış.

(“Belye Nochi” – “Chuzhaya Zhena i Muzh Pod Krovatyu”)

Share