Doğu Öyküleri – Marguerite Yourcenar

Académie Française’in ilk kadın üyesi, Belçikalı yazar Marguerite Yourcenar’ın on öyküsünün yer aldığı kitabı. Yazar öykülerinin biri hariç tümünü Doğu’nun (Uzak Doğu’dan Balkanlar’a uzanan geniş bir coğrafya söz konusu) efsane ve masallarından esinlenerek, onları uyarlayarak ya da onların tarz ve içeriklerine kendi edebî gücünü katarak yazmış. Farklı dergilerde yayımlanan bu öyküler ilk kez 1938’de yayımlanan kitapta bir araya getirilirken, 1978’de bir öyküyü “eskimiş” olduğu için kitaptan çıkarmış ve yerine yeni bir öyküyü eklemiş yazar. Yourcenar Yunan sürrealist şair Andreas Embirikos’a ithaf ettiği kitabında güçlü bir dil ile, bir masal havası taşıyan anlatımını yetişkinlere özel içeriklerle getiriyor okuyucunun önüne ve hem gerçek hem hem gerçeküstü olabilen öykülerinde, dinlemekten bıkmayacağınız bir anlatıcının o etkileyici sesini yakalıyor. Otuz dokuz yaşında intihar ederek hayatına sen veren şair ve çevirmen Hür Yumer’in eserin Türkçede de güçlü bir sese sahip olmasını mümkün kılan çevirisi ile ek bir değer kazanan bir kitap bu.

Kitaptaki ilk öykü olan ve Yourcenar’ın kitabın sonunda yer alan, 1978 baskısı için yazdığı yazıya göre eski bir Çin kıssasından esinlenen “Wang-Fo Nasıl Kurtarıldı?” sanat ile gerçeğin ilişkisi(zliği)ne değinen ve sanatın ve sanatçının yüceliğini hatırlatan içeriği ile bir ressamın yarattığı dünyanın güzelliğinin gerçek hayatla örtüşmemesine öfkelenen imparatorun onu ölüme mahkûm etmesini anlatıyor. Ressamın çırağına imparatoru ve saraydaki adamlarını kastederek söylediği “Bunlar bir resmin içinde yitecek insanlar değil” sözü öykünün sanatın gerçekliği ve sıradan olandan farklılığı üzerine olan içeriğinin iyi bir özeti olurken, yazarın bir Batılı olarak Doğu’nun sesini yakayabildiğinin de iyi bir kanıtı oluyor. İkinci öykü olan “Marko’nun Gülümseyişi”ni Ortaçağ Balkan baladlarından esinlenerek yazmış Yourcenar ve bu Balkan öyküsünde -birkaç öyküde daha karşımıza çıkacak şekilde- Türklerin işgalci olduğu topraklardan bir arzu ve intikam hikâyesi anlatmış. “İşkence altındaki bir insanın dudaklarında arzunun en tatlı ızdırap olduğunu kanıtlayan o gülümseyiş”in öyküsünü arzunun yüceltilmesinin güçlü örneklerinden birine dönüştürmüş Yourcenar.

“Ölünün Sütü” de yine Ortaçağ Balkan baladlarından esinlenen ve bir annenin fedakârlığının ve sevgisinin sınırsızlığını (tam tersi bir örneği de ekleyerek) dokunaklı cümlelerle anlatan bir öykü. Bencilliğin ve kötülüğün iyiliği yenmesini acı satırlarla anlatan hikâye bir efsanenin çağdaş bir dil ile nasıl anlatılabileceğinin de parlak bir örneği. “Prens Genci’nin Son Aşkı” kaynağı ile diğerlerinden ayrışan bir öykü. Bir efsane veya masaldan esinlenmiyor bu öykü; onuncu ve on birinci yüzyıllarda yaşamış Japon romancı ve şair Murasaki Shikibu’nun hacimli romanı “Genci Monogatari”de “atladığı” bir bölümü onun adına kaleme almış Yourcenar. Shikibu bir Don Juan olarak tanımlanabilecek kahramanının yaşlandığını hissetmesi ile dünyadan el ayak çekmesini anlatır ama ölümüne değinmez hiç. Yourcenar açıklamasında belirttiğine göre işte bu bölümü yazmış ve kendi ifadesi ile “… bu epilogun Murasaki’nin kendisi tarafından kaleme alındığında nasıl sonuçlanacağını hiç olmazsa tasarlamak” istemiş. Aşk, cinsellik, ihanet ve unutulmanın dehşeti gibi temalardan beslenen çarpıcı bir öykü ve güçlü bir metin çıkmış ortaya.

“Nereus Kızlarını Seven Adam” 1930’lu yılların Yunanistan’ına götürüyor okuyucuyu ve on sekiz yaşındayken karşısına çıkan Nereus kızları (efsaneye göre periler) yüzünden dilsiz kalan ve “olaylar dünyasından çıkarak düşler dünyasına giren” bir adamın öyküsünü anlatıyor. Bunu yaparken de doğaüstü bir inancı sondaki şaşırtmaca ile “gerçek” kılıyor ve okuyucuyu etkiliyor. “Kırlangıçlar Meryem”i yine Yunanistan’da geçen bir öykü ve Yourcenar’ın eski Atina’da gördüğü bir kilisenin adını anlatmak arzusu ile yazdığı bir eser. Bir keşişin orman perilerine inanan ama Hristiyan inançlarına da bağlı olan köylüleri şeytanın eseri olarak gördüğü perilerden kurtarmak için yaptıklarını anlatan öykü farklı inançlar arasında bir uzlaşma olanağının güzelliğini (“Orman Perilerinin hayatıyla cemaatinin esenliğini uzlaştırabileceğin bir yol görünmüyor mu gözüne?”) hatırlatıyor etkileyici bir şekilde.

“Dul Afrodisya” yine Yunanistan’da geçiyor ve köyü teröre boğan bir eşkıya ile yasak aşk yaşayan bir dulun tutkusunun sonuçlarını adeta bir çağdaş efsane biçiminde anlatıyor. “Boynu Vurulan Kali” Goethe’ye ve Thomas Mann’a da ilham kaynağı olmuş bir Hindu mitosundan esinlenmiş yazarın açıklamasına göre. Bir tanrıçanın kesilen başının bir fahişenin bedeninde yeniden hayat bulmasının sonuçlarını anlatan öykü bir mesel havası da içeriyor.

“Marko Kraliyeviç’in Acı Sonu” 1978 baskısında kitaba eklenen bir öykü. Yine bir Balkan hikâyesi anlatan eserin çıkış noktası bir Sırp baladı olmuş ve yazar bir gizemli bir adamla yaptığı gizemli bir dövüşü kaybeden bir adamın öyküsünü getirmiş bize. Kitaptaki son öykü olan “Cornelius Berg’in Hüznü” yazarın tamamlamadığı bir romanının son bölümü olarak tasarladığı bir öykü. Hollanda’da geçen hikâyenin Doğu ile tek bağlantısı artık yaşlanmış bir ressamın eskiden İstanbul’a yaptığı bir yolculuğu içermesi ve burada gördüğü lalelerle Hollanda’dakileri birlikte hayal etmesi olan öykü adına da uygun bir şekilde hüzünlü bir eser. Kendisine iş veren bir resmî görevlinin “Tanrı evrenin ressamıdır” sözüne “Tanrı’nın kendisini manzara resmi yapmakla sınırlandırmamış olması ne büyük bir talihsizlik” cevabını veren ressamın bu öyküsü kitaptaki ilk öykü ile hoş bir çelişki de yaratıyor Yourcenar’ın belirttiği gibi: “(İlk öyküde)… kendi yapıtının içinde yitip kendi yapıtının içinde kurtulan o büyük Çinli ressamın karşısına, kendi yapıtı önünde kara düşüncelere dalan bu Rembrandt çağdaşını çıkarma zevkinden kendimi alamadım”.

Egzotik içerikleri ile bu kitap bir yazarın kendi dilini başka kültürlerininkine nasıl parlak bir şekilde dönüştürebildiğini gösteren bir eser ve “eski” içeriklerin “yeni” bir dil ile nasıl yaratılabileceğinin de önemli örneklerinden biri. Hür Yumer’i anmak için de bir araç bu eser; onun şiirlerini okuyarak ve onlardan biri olan “Gidemediklerimiz”i Hümeyra’nın benzersiz ve kırılgan yorumculuğundan dinleyerek başlanabilir bu erken ve trajik kaybı hatırlamaya.

(“Nouvelles Orientales”)

El Greco ya da Toledo’nun Gizi – Maurice Barrès

Ressam El Greco (Doménikos Theotokópoulos) üzerine Fransız yazar Maurice Barrès’in hazırladığı bir kitap. Barrès’in bu incelemesi bir sanatçının gözü ile bir başka sanatçı ve onun ilham kaynakları üzerine hazırlanmış bir kitap olması açısından farklılaşan bir eser ve ressamın kendisi kadar, onun otuz altı yaşında geldiği ve ömrünün sonuna kadar kaldığı Toledo şehrini ve yörenin kültürünü de ele alan ilginç bir çalışma. Bir ressam, heykeltraş ve mimar olan bu Yunan sanatçı, İtalya’daki Rönesans’ın etkisi ile oluşan ve 15 ile 16. yüzyıllarda etkisini gösteren İspanya Rönesansı’nın en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilir ve Barrès incelemesinde zamanında çağdaşlarından farklılığı ile dikkat çekse de sonraları unutulan bu büyük sanatçıyı bu kitabı ile tekrar sanat dünyasının ve sanatseverlerin gündemine sokmuş. Bir uzmandan çok bir sanatçının bakış açısı ile ele alınan ve ilk kez 1911’de yayımlanan kitap 1923’te yazarı tarafından gözden geçirilerek tekrar sunulmuş okuyucuya.

Kitabı Türkçeye 2016’da hayatını kaybeden sanat tarihçisi, sanat eleştirmeni ve akademisyen Kaya Özsezgin çevirmiş. Çevirinin kendisi oldukça başarılı Türkçe kullanımı açısından; ama editörlük aşamasında giderilmesi gereken problemler varmış kitabın dili ile ilgili olarak. Kitabın orijinali Fransızca olduğu için yazar Barrès, El Greco’nun tüm eserlerinin isimlerini bu dilde yazmış doğal olarak ama Türkçe çeviride eserlerin isimleri olarak bunların tutulması hatalı olmuş çünkü sonuçta El Greco’nun bu eserlerinin orijinal isimleri dünya sanat literatüründe de yer aldığı şekilde İspanyolca. Bu nedenle, Türkçe çeviriyi okuyanlar orijinal isimlerini değil Fransızcasını okumak durumunda kalıyorlar. Ayrıca ilginç bir şekilde, metinde Fransızca olarak yer alırken bu tablo isimleri, tabolarla ilgili görsellerin altında Türkçeleri yazıyor. Editörün bu duruma müdahale etmesi ve orijinal isimlerin İspanyolca olarak kullanılmasını sağlaması gerekirdi.

Kitabın girişinde çevirmen Kaya Özsezgin’in oldukça bilgilendirici bir tanıtım yazısı yer alıyor. Bu yazı El Greco’nun sanatına ve ilham kaynaklarına ayrıntılı olarak değinirken, “Çok erken olgunlaşmış bir modernizmin tekil örneklerinden biri” olarak nitelendiriyor sanatçıy Özsezgin. Gerçekten de bugün kübizmin ve özellikle de dışavurumculuğun erken dönem habercisi olarak tanımlanıyor bu sanatçı ve dönemin eğilimlerinden oldukça farklı tabloları yüzünden “Delinin biriydi zaten” ifadesi sıklıkla kullanılmış hakkında. Barrès Fransız yazar, şair ve koleksiyoncu Kont Robert de Montesquiou’ya ithaf ettiği kitabında bu ilginç sanatçıyı hayat hikâyesi ile değil (zaten çok fazla bilgi yok bu konuda ve sanatçının gizemli olarak nitlendirilmesinin nedenlerinden biri de bu), eserleri ve onun bu eserlerin çoğunu yarattığı Toledo kenti üzerinden anlatıyor bize. Dolayısı ile kitap, alışılan türden bir sanatçı incelemesi değil; okuduğumuz daha çok bir seyahat kitabı gibi ve Barrès Toledo kenti içinde gezinirken, hem şehri hem de sanatçıyı keşfediyor ve izlerini sürüyor bir bakıma. Onu sanatçıya çeken ilk eser detaylı bir şekilde yorumladığı ve kitap boyunca da birkaç kez tekrar gündeme getirdiği 1586 tarihli “El Entierro del Conde de Orgaz” (Kont Orgaz’ın Toprağa Verilmesi) olmuş.

Barrès kitabı dört bölümde oluşturmuş: “Greco’nun Yapıtıyla İlk Karşılaşmam”, “Greco’nun Yaşamı”, “Toledo’da Geçirdiğim Günler” ve “El Greco bana Toledo’nun Gizini Açıyor”. “… geçen zaman onun kimliğini yansıtacak bilgiler üzerine bir bilinmezlik perdesi çekmiş bulunmaktadır” diyor yazar ve “Bu perdeyi kaldırmak ve Greco’nun gizemli kişiliği hakkında bilgi elde etmek için, Toledo şapelinin toz bulutu altında karanlığa gömülen tabloları karşısında bazı yorumlara girişmekten başka çözüm kalmıyor” cümleleri ile eserinin yöntemini açıklıyor. Yazar Greco ile Toledo’nun gizlerini birlikte ele alarak çözmeye soyunuyor ve kenti de katedraller, sokaklar, yapılar ve müzik üzerinden keşfederken Arapların (Müslümanların), Yahudilerin ve Katoliklerin birlikte yaşadığı kentin bu çokkültürlülüğünün sanatçıyı nasıl etkilemiş olabileceğini ele alıyor.

El Greco’nun kitabın yazıldığı tarihte bilinen tüm tablolarının siyah-beyaz birer resimlerine yer verilen kitapta yazarın 1923’teki basım için hazırladığı ve bu basıma özel notlar, ortaya çıkan yeni görüşler ve başkalarının Greco hakkındaki görüşlerinden oluşan eki de yer alıyor. Aynı konu veya kişi üzerine farklı tarihlerde yaptığı tabloları (örneğin “Havari Saint Jean” tabloları) birlikte görme ve farkları üzerinde düşünme fırsatı da sağlayan kitap gizemli bir sanatçı ve onun eserlerini yarattığı gizemli kent üzerine yazılmış ilginç bir eser kesinlikle. 1915 tarihli kitabında İngiliz eleştirmen, yazar ve filozof John Cowper Powys, Barrès’in kitabını şu sözlerle eleştirmiş: “… aydınlatıcı bölümleriyle büyüleyici bir eser ancak fazlasıyla mantıksal, fazlasıyla ikna edici, İspanya’nın ve İspanya’nın bu büyük ressamının karanlık ve keyfe keder ruhlarına erişmek adına, itinalı biçimde yapılmış genellemelerin süslü anlatımlarıyla dolu”. Süslü bir anlatımı olduğu doğru kitabın ama yazarının da bir sanatçı olduğunu ve kendisini büyüleyen bir karakteri ve bir şehri anlattığını da unutmamak gerekiyor.

(“Greco ou le Secret de Tolède”)