Sokaktaki Adam – Philip Roth

ABD’li yazar Philip Roth’un kitabı adını bir ortaçağ oyunundan alıyor. Kitap ile aynı adı (“Everyman”) taşıyan oyunda kendisine öleceği bildirilen bir günahkârın önce ailesi ve arkadaşları daha sonra ise gücü, zenginliği, bilgeliği ve güzelliği tarafından terk edilişi anlatılır. Geriye kalan ve onu cehennemden korumaya yetip yetmeyeceği tartışmalı olan ise yaşadığı sürece yaptığı iyilikler. Yazarın kendi hayatının başta hastalıkları olmak üzere kimi yanlarını yansıttığı baş karakterin cenaze töreni ile açılan kitap bir sıradan adamın hayatının farklı dönemlerinden bölümleri kolay okunan ama hissettirdikleri ile hayli çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Kitabın adının altını çizdiği gibi sıradan bir adam karakterimiz ve yazarın “Ama zaten hayatta en üzücü şey, sıradanlıktır; her şeyi alt eden ölüm gerçeğini bize bir kez daha hatırlatır”” cümlesi ile belirttiği gibi roman bu sıradan adamın yaşlanarak yavaş yavaş ölüme doğru ilerlerken bu kaçınılmaz gerçek ile yüzleşmesini çocukluğundaki hastalıklarından itibaren başlayarak anlatıyor. Yaşadığı sürece yaptığı hataları ve bunlardan doğan pişmanlıklarını, kıskançlıklarını ve kaçırdığı fırsatları sorgulayan adamın hayata son tutunma çabalarını da karşımıza getiriyor. Tüm bunlar tıpkı bugünlerde gündemde olan Haneke’nin “Amour” filmi gibi ölümün karşısında durulamayacak olmanın neden oldukları üzerine de bir şeyler söylemesine aracılık ediyor kitabın ve ölüme karşı hissedilenleri elle tutulur bir güçte ama sadelikle anlatmayı başararak okunmayı hak ediyor. “Bizden önce yaşamış ve ölmüş bedenler tarafından konmuş kurallara uygun biçimde yaşamak ve ölmek üzere programlanmış olan bedenlerimiz” benzeri ifadeler evet roman boyunca sıkı bir karamsar hava yaratmıyor değil ama gerçekle de yüzleşmek gerek!

(“Everyman”)

Kör Baykuş – Sâdık Hidâyet

1951’de 48 yaşında Paris’te intihar eden ve modern İran edebiyatının kurucularından sayılan Sâdık Hidâyet’in ilk kez 1938’de basılan kısa romanı. Ünlü yazar Behçet Necatigil’in Farsça aslından çevirdiği roman Hidâyet’i ve aslında ihmal ettiğim Doğu Edebiyat’ını hatırlamak için ideal bir araç oldu. Doğrusal olmayan bir anlatımın dikkatli okumayı gerektirdiği kitap bugün yazarın başyapıtı sayılıyor.

Gerçeküstü öğeler ile örülü bir sembolizmin örneği olarak gösterilebilecek olan roman bir adamın farklı kişiliklere dönüşerek anlattığı bir hikâyeyi veya sayıklamaları içeriyor. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu bilinçli bir belirsizlik içinde bırakan kitap çarpıcı bir psikolojik portre aynı zamanda. Doğrusal olmayan anlatımı destekleyecek bir biçimde çeşitli imajları veya sesleri farklı zamanlarda ve farklı insanlarla bağlantılı olacak şekilde tekrarlayan kitap başta İran ve Hindistan olmak üzere Doğu kültürlerinden epey etkilenmiş bir içeriğe sahip. Batılı bir biçim ile Doğulu bir içeriğin çarpıcı bir uyumunu oluşturmuş Hidâyet ve bugün başta açılış cümlesi (“Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar”) olmak üzere pek çok ifadesi ile sıklıkla alıntıların kaynağı oluyor bu kitabı ile. Necatigil’in edebî dilinin de güzelleştirdiği kitabın sonunda Hidâyet’in dostu İranlı aydın Bozorg Alevî’nin Hidâyet ve roman üzerine kısa bir sunuşu da var.

Aşk ve delilik üzerine şiirselliği ve sembolik yapısı ile kitabın İran’ın 1930 ve 40’lı yıllarda altında ezildiği baskı rejimi döneminde yazıldığını hatırlamak, tüm karakterleri ve olanları farklı bir gözle değerlendirmeyi de bir zorunluluk olarak beraberinde getiriyor ama bundan bağımsız olarak da “zorlu keyfinin” tadına varılabilir Hidâyet’in başyapıtının.

(“Boof-e Koor”)

Sinemam ve Ben – Türkân Şoray

Türkiye sinemasının sultanından tam da kitabın adının altını çizdiği gibi Türkân Şoray’ı ve onun sinemadaki dünyasını anlatan bir çalışma. “İçeriden” bir dil ile sanatçı sinema hayatını seçtiği kimi filmler üzerinden anlatırken bilinen anlamda bir otobiyografi koymuyor ortaya. Samimi ve zaman zaman naif bir dil ile sinemadaki Türkân Şoray’ı, bir yıldız olmayı ve bunun bedelini ve kendisine duyulan sevgiyi “hak etmek” için nasıl tüm hayatını ve enerjisini mesleğine adadığını anlatıyor.

Kitabın tüm sayfalarından dışarıya aralıksız çıkan bir duygu var ki belki de sanatçıyı bunca yıl sonra hâlâ bu denli sevilir kılmayı başaranın ne olduğunu açıklıyor bize. Şoray tüm sinema kariyerini tek bir amaca adamış görünüyor temelde; seyircinin sevgisini kaybetmemek bu amaç. Ünlü Şoray kurallarını koymaktan 80’lerde bu kuralları tereddüt ile de olsa bozmasına,Türkiye sinemasının kısıtlı imkânlarında bir yıldızdan beklenmeyecek zor koşullar altında çalışmaktan yılmamasından sağlığını tehlikeye atan gözükaralığına sanatçı tek bir şey beklemiş seyirciden: sevilmek. Bu beklediğini almış olmanın mutluluğu satır aralarında seziliyor sık sık.

ABD’li film yıldızı Lauren Bacall “Yıldız olmak bir meslek değil, bir kazadır” demiş. Bizim sultanın sinemaya giriş hikâyesindeki tesadüfleri düşününce onun yıldız olma durumu da bir kaza elbette ama neyse ki biz seyirciler için ne güzel bir kaza! 200’ün üzerinde filmde oynayan ve her biri dönemin Türkiye sineması ortalamasının hayli üzerinde 4 film de yöneten sanatçının çalışma aşkını, sinemadaki Türkân’a duyduğu özlemi de hissettiren kitapta sanatçı kariyerinde yoluna çıkan herkesi bir şekilde anıyor ve tümünü de sevgi ve saygı ile anıyor bu isimlerin. Bir kırılmışlığın iması olan örneklerde bile bir sonraki cümlede bir anlamaya çalışma çabası ve saygılı bir duruş gösteriyor Şoray. Bu bağlamda kitap magazin meraklıları için yeni bir şey söylemeyecektir veya çarpıcı itiraflar, ifşaatlar bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaktır. Bu kitap sanatını seven, hep onun içinde kalmak isteyen ve gerekirse uğrunda hayatını vermekten çekinmeyeceği bir şey için, halkın sevgisi için, yüreğini açan bir sanatçının sözleri olarak görülmeli.

Evet ne sinemamız için naif analizleri ne de dili ile özel bir çarpıcılık içeriyor bu kitap ama ne önemi var bunun? Türkân Şoray akıllıca gruplanmış başlıklar altında ve doyurucu fotoğraflar eşliğinde sinema dünyasını açıyor bize. Kitabın özeti aslında Şoray’ın aktardığı bir anı üzerinden verilebilir. Bir Hatay’lı yıllar boyunca Şoray’ı galalara davet ediyor ve hayattaki tek arzusunun onu sinemasında kendi gözleri ile görmek olduğunu söylüyor. Yıllar sonra fırsat bulup gititğinde ise, Şoray adamın iki yıl önce gözlerini kaybettiğini öğreniyor. Bu anı hem ona duyulan sevgiyi hem de kitabın duygusal havasını anlamak için çok iyi bir örnek. Kitabını “Teşekkürler sinema… Teşekkürler” diye bitiren sanatçıya bizden de “Teşekkürler Türkân Şoray… Teşekkürler” demek düşer kuşkusuz.

Politik Kamera – Michael Ryan / Douglas Kellner

ABD’li iki akademisyen Michael Ryan ve Douglas Kellner tarafından yazılan ve ilk kez 1990 yılında basılan kitap alt başlığının da vurguladığı gibi Hollywood sinemasının ideolojisini ve politikasını ele alan bir çalışma. Temel olarak Amerikan toplumunda 1960’lı yılların sonlarına doğru başlayan (yeniden) muhafazakârlaşmanın ve bunun sinemadaki yansımasının üzerinden ilerleyen kitap, 1980’li yılların ortasına kadar uzanan bir süreçte hem Hollywood’un toplumdaki bu dönüşüme nasıl hizmet ettiğini hem de bu dönüşümden nasıl etkilendiğini inceleme kapsamına alıyor. Özellikle Jimmy Carter’ın 1977-1981 arasındaki başkanlık döneminde yaşanan ekonomik krizin sonucu olarak ve 1960’lı yıllardaki özgürlükçü hareketlere tepki olarak gelişen bu Yeni Sağ dalganın en somut sembolü Cumhuriyetçi başkan Ronald Reagan’ın kendisi olsa gerek. Yazarlar bu dönemin sinemadaki sembolü olarak da farklı türlerden (korku, fantastik, felaket vs.) filmler seçerek, kimi zaman bu filmlerin hikâyelerinden kimi zaman da filmden seçilen sahnelerden yola çıkarak oldukça çarpıcı analizler yapıyorlar.

Özellikle 70’li yıllarda Avrupa sinemasına da yaklaşan bir tavırla feminizm, siyah radikalizm ve cinsellik gibi alanlarda yazarların deyimi ile “karşı devrim” olarak nitelenebilecek filmler üreten Hollywood’un süratle nasıl tam tersi yöne savrulduğunu çarpıcı örnekler ile karşımıza getiriyor yazarlar. Ryan ve Kellner filmleri ve kimi sahnelerini oldukça detaylı bir analizin kapsamında ele alırken sık sık oldukça derin politik, sosyal ve ekonomik değerlendirmelerde de bulunuyorlar. 60’lı yılların liberalizminin muhafazakâr kodları sarstığını ve yerine yenilerini koy(a)mayıp güvensiz bir toplum yarattığını ve bunun da ortaya 80’lerin sağını çıkardığı saptamasında bulunan yazarlar, ABD’de gerçek bir “sosyalist” (evet, aynen bu kelimeyi kullanıyor yazarlar) alternatifin üretilebilmesi için sol cenahtakilere öncelikle bu alternatifin arzu edilebilir olmasını sağlamaları gerektiğini ve kültürün (popüler olanlar dahil) kitlelere ait psikolojinin biçimlendiği yer olduğu saptamasından yola çıkarak solun sahip olduğu entelektüel birikimi bu kültürün kodlarını kullanarak değerlendirmeleri gerektiğini söylüyorlar.

Zaman zaman biraz akademik bir tonda ilerleyen kitabın dilinin ağırlaştığı zamanlar da oluyor ve metonimi kavramını çok iyi sindirmeden ve metafor ile farkını çok iyi anlamadan analizlerin derinliğine anlaşılmasını engelleyecek bir yaklaşımı olması örneğinde olduğu gibi konsantre ve hayli bilinçli bir okumayı gerektiriyor. Bu çabanın da karşılığını fazlası ile veriyor kitap; Coppola filmlerinin incelendiği bölüm başta olmak üzere, yeni sağ sinemanın cinsellik, sınıf, ırk gibi kavramlara ve ekonomik ve sosyal düzene yaklaşımını örnekleyen tüm bölümleri ile hayli çarpıcı ve ufuk açan bir kitap bu. Bir filmin seyredenin sınıf, ırk ve cinsiyetine göre nasıl farklı algılanabileceğinin örneklerini de içeren kitap sinemanın büyüsüne ve özellikle Hollywood’un çok iyi becerdiği hikâye anlatıcılığının çekiciliğine kapılarak hangi ideolojilerin yoğun ve etkin bir propagandasına maruz kaldığımızı örnekleri ile sergileyerek uyarıcı bir işlev de üstleniyor.

(“Camera Politica: The Politics and Ideology of Contemporary Hollywood Film”)