IF 2016 – 2

Bella e PerdutaKayıp ve Güzel (Bella e Perduta) – Pietro Marcello : Sinemaya belgeseller ile giriş yapan İtalyan sinemacı Marcello’nun konulu ilk filmi İtalya – Fransa ortak yapımı olarak çekilmiş. Çekim öyküsü hayli ilginç filmin; yönetmen filme belgesel olarak başlamış ve bütün hayatını terk edilmiş bir on sekizinci yüzyıl sarayının bakımına adayan İtalyan çiftçi Tommaso Cestrone’nin hayatını anlatmayı hedeflemiş. Ne var ki Cestrone çekimler tamamlanmadan ölünce, o ana kadar yapabildiği çekimleri bambaşka bir filme dönüştürmeye karar vermiş yönetmen ve ortaya gerçekten farklı bir film çıkmış. Sonuç, belki her seyirciye göre olmayan ama kesinlikle tuhaf bir çekiciliği olan bir sinema eseri. İtalyan “Commedia dell’arte” tiyatrosundaki karakterlerden biri olan Pulcinella’nın bu çiftçinin geride bıraktığı bir boğayı yeni sahibine götürmesini anlatan hikâyeyi bu boğanın gözünden ve onun anlatıcılığı ile karşımıza getiren film, bilindiği anlamı ile bir olay örgüsüne sahip olmayan, doğal ve başarılı görüntüleri ile dikkat çeken, hikâyenin yaşandığı toprakların geleneklerini ve tarihini her an ön planda tutması ile takdiri hak eden ve sahip olduğu farklı estetiği (ki Fransız sinemacı Robert Bresson’unkini andıran bir estetik bu) ile önemli bir sinema eseri kesinlikle. Tıpkı çiftçi Cestrone’nin sarayı için yapmaya çalıştığı gibi, yönetmen de İtalya’nın kırsal hayatını, doğanın kendiliğinden oluşan uyumunu ve tüm canlıların uyum içinde bir arada olabildiği bir hayatı bir film aracılığı ile korumaya çalışmış gibi. Bu düşsel ve iç burkan film görülmeyi kesinlikle hak ediyor.
(“Lost and Beautiful”)

Ne Yerde Ne Gökte (Ni Le Ciel Ni La Terre) – Clément Cogitore: Fransız sinemasından bir ilk film. Afganistan’da görev yapan bir Fransız birliğindeki askerlerin birer birer gizemli bir biçimde ortadan kaybolmasını anlatan film bulunulan yere ait olmama, yabancılaşma, savaş ve neden olduğu travmalar gibi temaları ince bir senaryo ile anlatmayı başaran bir çalışma. Oyuncularının güçlü performansı ile dikkat çeken film, anlattığı hikâyenin gereği olarak, askerlerin gece görüş özelliği olan teçhizatları aracılığı ile gösteriyor bize olan biteni ve bu “karanlık” filmin görsel gücüne katkı yapan bir tercihte bulunmuş oluyor böylece. Adı da çok doğru konmuş bir film bu: “Ne Yerde Ne Gökte” hem askerlerin bulunduğu yeri (“hiçliğin ortası”) ifade ediyor hem de kaybolan askerlerin akıbetinin izah edilememesinin bir şekli sanki. Fransız askerlerinin ve Taliban militanlarının savaşının “anlamsızlığı” üzerine de güçlü bir mesaj veriyor film altını çizmeden. İnsanın kötülükleri yaratma gücünün daha ötesinde ve onların bu çirkin savaşını anlamsız kılan bir güçten söz ediyor çünkü hikâye ve filmin geri kalanı ile pek uyumlu olmayan finalinden olumsuz yönde etkilenmiş olsa da etkileyici olmayı başarıyor.
(“The Wakhan Front”)

Kaili Blues (Lu Bian Ye Can) – Gan Bi: Bu kez Çin sinemasından bir ilk film. Gan Bi yazdığı ve yönettiği filmde kamerayı da kullanan isim olmuş ve ortaya IF’e uygun farklı bir film çıkarmış. “Büyülü gerçek” türünün örneklerinden biri olarak nitelendirilebilecek çalışma, oldukça uzun bir girişten sonra doğrusal ilerlemeyen bir hikaye anlatıyor bize ama yine bildiğimiz anlamda bir hikâye değil bu. Farklı zamanların bir arada olduğu anlar, ne olduğundan çok olanların ne hissettirdiğine odaklanan, basit ve soyut öğeleri olan bir hikâye, hiç eksilmeyen bir melankoli ve hüzün havası, özellikle saat kadranı ile kendisini gösteren sembolizm ve gerçekçiliği hep ön planda tutan bir düşsel hava. Evet, yine sıradan seyirciye göre olmayan bir çalışma bu ve sıradan olanın (bir başka deyişle günlük hayatın) içindeki çekiciliği yakalamayı hedeflemesi ve başarması ile hayli önemli bir ilk film kesinlikle. Arada duyduğumuz şiirlerin de desteklediği ama bundan bağımsız olarak, hayatın şiirinin (ama hayli hüzünlü bir şiirinin) peşine düşen şiirsel dili ile de önemli. Kimi hayli uzun ve dinamik planları ile özellikle ikinci yarısında seyircisini avucunun içinde tutmayı başaran çekici bir ilk film örneği.

Share

IF 2016 – 1

sparrowsSerçeler (Þrestir) – Rúnar Rúnarsson: Büyük şehirde birlikte yaşadığı annesinin, erkek arkadaşı ile Afrika’ya gitmesi üzerine, uzun süredir görmediği babasının yanına, İzlanda’nın kuzeyinde bir kasabaya gitmek zorunda kalan on altı yaşındaki bir delikanlının büyüme hikâyesi diye özetleyebileceğimiz bir film. İzlanda’nın benzersiz doğasını çok parlak bir biçimde kullanan film “masumiyetin yitirilip” büyüklerin dünyasına adım atmayı, gösterdiğinden daha sert ve etkileyici bir biçimde anlatıyor ve güneşin pek kaybolmadığı topraklarda doğal ışığın da yardımı ile zaman zaman düşsel görüntüler yakalıyor. Oğul ve babayı oynayan Atli Oskar Fjalarsson ve Ingvar Eggert Sigurðsson’un doğal ve samimi performansları ile de dikkat çeken filmin, Sigur Rós grubunun eski üyelerinden Kjartan Sveinsson’un imzasını taşıyan müzikleri ve genç oyuncudan dinlediğimiz şarkıları da (kilise korosunda yer alan karakterin seslendirdiği ve büyülü bir atmosferi olan şarkılar bunlar) çok başarılı. Masumiyeti yitirirken de iyi kalabilmek üzerine kesinlikle etkileyici bir çalışma olan filmin, adını serçenin İncil’de sık sık masumiyetin simgesi olarak kullanılmasından aldığını da belirtelim merak edenler için.
(“Sparrows”)

Dehşet Odası (Green Room) – Jeremy Saulnier : Bir punk rock grubunun elemanlarının konser verdikleri bir yerde işlenen bir cinayet sonrasında, tanıkları yok etmeye kararlı Neo-Naziler tarafından bir odaya kapatılınca yaşadıkları dehşet dolu anların hikâyesini anlatıyor film. Kısıtlı mekânlarda geçmesinin beraberinde getirdiği klostrofobi duygusunu başarı ile yaratan ve kullanan film, sert ve dinamik sahneleri ile de ilgi çekebilir. Kurgusu ve kimi yakın plan görüntüleri de, şiddeti kullanmaktan çekinmeyen hatta onun üzerinden ilgi çekmeyi hedefleyen filmin artıları arasında. Anlaşılan yönetmen Saulnier senaryosunu da yazdığı filmde rahatsız edici olmayı amaçlamış asıl olarak ve bunu da “başarmış” eğer rahatsız edici olmak bir başarı ise. Karakterlerin hiçbirinin geliştirilmesine ihtiyaç duymayan ve zaman zaman tekrara düşen senaryo çok şey vaat etmiyor ve kıstıranların Neo-Nazi, kıstırılanların punk rokçı olması filme bir farklılık getirmiyor elbette. Kuşkusuz bir “Saw – Testere” değil (ve neyse ki değil) ama özellikle gerilmek isteyenler için ve sanırım sadece onlar için.

Share