Baya Al Maut – Faouzi Bensaïdi (2011)

“Ben bir paspasım; insanlar üzerimden yürüyorlar”

Kuzey Fas’taki Tétouan şehrinde yaşayan ve küçük hırsızlıklarla geçinen üç genç arkadaşın bir kuyumcuyu soymaya karar vermeleri ve aralarından birinin bir hayat kadınına âşık olması ile değişen hayatlarının hikâyesi.

2013’te Fas’ın Yabancı Dilde Film dalında Oscar’a aday gösterdiği bu Fas, Fransa, Almanya, Belçika ve Birleşik Arap Emirlikleri ortak yapımını Faouzi Bensaïdi yazmış ve yönetmiş. Üç genç adamın kendilerine bir gelecek vaat eder gibi görünmeyen bir toplumda kendi kurtuluş yollarını bulma yolunda içine girdikleri ve suçla örülü dünyalarını anlatan film bir bakıma Arap Baharı denen olayların neden ortaya çıktığının da resmini çiziyor bize. Hiçbir karakterin olumlu çizilmediği ve bu bakımdan hayli karanlık bir toplum panoraması ortaya koyan film gençlerin içinde yaşadıkları toplumdaki çıkışsızlıklarını sergilerken belki yeterince güçlü bir sinema dili ortaya koyamıyor ama yalın sineması ve tarafsız anlatımı ile ilgiyi hak ediyor.

Hapisten çıkan bir genç adamı karşılayan babası ve iki arkadaşını göstererek başlıyor film. İlk birkaç sahnede bu üç adamın yakın dostluklarına ve sıkı dayanışmalarına tanık ediyor bizi yönetmen ve bundan sonra izleyeceklerimiz de bu arkadaşlığın sınavı olarak da nitelendirilebilecek olaylar ve bu olayların sonunda da üç gencin akıbetleri oluyor. Faouzi Bensaïdi kendi yazdığı hikâyesinde Fas toplumundaki gençlerin sıkışmışlıklarını ve toplumsal düzenin onlara sağlayamadığı geleceği yasa dışı yollarla kendilerinin bulmaya çalışmasını anlatıyor temel olarak ve bunu yaparken de ülkesinin sosyal durumunun da bir resmini çiziyor bize. Karakterlerden birinin, içine girdiği tarikat benzeri bir grup içinde süratle radikalleşmesi ve kuyumcu soygununa temel olarak, bir hristiyan olan İspanyol sahibini öldürmek için katılmayı kabul etmesinin gösterdiği gibi yönetmen gençlerin kendilerine herhangi bir umut ışığı vaat etmeyen bir ülkede sapabilecekleri yolları da işaret ediyor. Şiddet, radikal dinci hareketler, uyuşturucu ve yasa dışı eylemler gençlerin önündeki tek seçenek gibi görünüyor ve ne kadar iradeli olunursa olsun herhangi bir onurlu gelecek de sunmuyor bu düzen gençlere.

Kuşkusuz film tüm bir Arap Baharı’nın arka planını sunma çabasında değil ama bu aktivitelerin birkaç anayasal düzenleme dışında radikal bir iktidar veya sosyal değişikliğe yol aç(a)madığı Fas’taki arka planı için bir fikir veriyor yine de hikâye bize. Bunu yaparken ise, bireysel ya da en azından ilk bakışta öyle görünen bir hikâye üzerinden yapıyor bunu. Gerek sivil bireyler gerekse yönetimi temsil eden güçler (polisler) açısından bakıldığında da tek bir olumlu tip sunmuyor bize film ve buna bağlı olarak da hayli karamsar bir atmosfer oluşturuyor. Karakterlerden birinin diğerlerine söylediği “Diplomanın ona ne faydası oldu? Hiç! İş, okul, evlilik, çocuk ve diğer tüm işe yaramaz şeyler sadece bizi susturmak için. Bize sadece ölmeyeceğimiz kadar bir şeyler veriyorlar. Her sabah beşte onların pisliğini temizlemek için uyanmak istemiyorum” sözleri onların içinde yaşadıkları toplumsal düzene bakışlarını özetlerken, karakterler de bu bakışlarına uygun bir dünya kuruyorlar kendilerine.

Faouzi Bensaïdi karakterlerine ya da bize herhangi bir alternatif sunmuyor filminde ve sadece sergilemeyi tercih ediyor olan biteni ve belki de bu tercihine uygun olarak sade bir dil kullanmayı tercih ediyor genellikle. Tamamen değil, genellikle çünkü hikâye boyunca birkaç farklı sahnede bir parça biçimsel ve hatta stilize bir yönetmenlik tercihinde de bulunuyor. Örneğin gençlerden birinin tutkulu bir şekilde bağlandığı hayat kadınını ilk gördüğü sahne müziği, kamera kullanımı ve çocukların havaya fırlattığı teyp bantları ile biçimsel bir romantizm filminden alınmışa benzerken, aynı ikilinin gece kulubünde geçen ilk sahnelerinde de bir stilize filmde rastlasanız yadırgamayacağınız görüntüler geliyor karşımıza. Bu ve benzeri birkaç sahne dışında film klasik sinema diline bağlı kalıyor ve çelişkili görünen bu durum da sinema dili açısından bir parça olgunluk eksikliği gibi görünüyor. Hikâyedeki tek bir karakterin bile mutlu olmadığı, tümünün bir şekilde suça bulaştığı (ya da en azından onurlu davranmadığı) ve ailelelerin de ideal biçiminden çok farklı olduğu bu karanlık filmde Marc-André Batigne imzalı görüntüler bu atmofere uygun olarak çoğunlukla sanki koyu bir filtre kullanılmışcasına karanlık ve renklerin kaybolup yerini nerede ise siyah-beyaza bıraktığı bir havaya sahip. Yakın plan çekimlerin nadiren kullanıldığı film karakterlerine genellikle ne uzak ne yakın denecek bir mesafenin sağladığı belgeselvari tarafsızlıkla yaklaşıyor ve hikâyenin sosyal gerçekçi diyebileceğimiz tavrı ile örtüşüyor bu tercih.

Sevişmeye dönüşen kavga gibi klişe anları olsa da kimi sahnelerinde etkileyicilik yakalamayı başarmış film. Örneğin tüm bir final sahnesi ve filmin son 15 -20 dakikası mizanseni, kurgusu ve temposu ile hayli başarılı. Öyle ki bu anların başarısı tüm filme yayılsaymış çok daha başarılı bir sonuç elde edebilirmiş Faouzi Bensaïdi; terasta geçen bir öfke nöbeti sahnesi veya deniz kenarında üç arkadaşın kavga oyunu gibi bölümlerin de kanıtladığı bir durum bu. Üç arkadaşı canlandıran oyuncuların (Fehd Benchemsi, Fouad Labied ve Mouhcine Malzi) ve hayat kadını rolündeki Imane Elmechrafi’nin başarılı performanslar verdiği ve özellikle Malik rolündeki Benchemsi’nin dikkat çektiği filmde Richard Horowitz’in imzasını taşıyan ve dozunda bir Kuzey Afrika havasına sahipliği ile hikâyeyi destekleyen başarılı müzik çalışmasının da dikkat çektiği film yeterince güçlü değil ve sinema dili açısından da gerekli bir tutarlılığı içermiyor ama yine de ve hikâyesinin nasıl sonuçlanacağını tahmin etmenize rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma. Radikal dinci örgütlerin -doğuda veya batıda- nasıl kolayca insan kaynağı bulabildiklerini hatırlatması ve çözümün mevcut toplumsal ve ekonomik düzen içinde pek de mümkün olmadığını göstermesi ile de önemli bir film bu.

(“Mort à Vendre” – “Death for Sale”)

Share

Handsome Devil – John Butler (2016)

“Hepimizin utandığı bir şey vardır, hiçbir zaman etkisinden kurtulamayacağımızı düşündüğümüz o utanç verici ânın, hâlâ sabahın dördünde bizi ter içinde uyandıran ânın anısı. Benim o korkunç ânım korktuğum için başıma geldi. Korkmuştum çünkü o güne kadar sahip olduğum tek gerçek arkadaşı kaybetmiştim. İnsanlar korktuklarında kötü şeyler yapıyorlar”

“Farklı” olması nedeni ile yalnız kalan bir öğrenci ve onunla aynı odayı paylaşan ve bir rugby yıldızı olan yatılı okul arkadaşının dostluğunun hikâyesi.

John Butler’ın yazdığı ve yönettiği bir İrlanda yapımı. Cinsel kimlik, etrafındakilerden farklı olmak ve büyümek üzerine bir hikâyesi olan film dram ile komediyi bir arada bulunduran, konusuna yumuşak bir yaklaşımı olan ve LGBTI bireylerin karşı karşıya kaldıkları ile ilgili sosyal bir mesaj verme gayretinde olan bir çalışma ve oyuncularının sıcak performansları ve duyarlı tavrı ile ilgiyi hak ediyor. Buna karşılık bir mesaj verme kaygısının fazlası ile dikkat çekmesi ve gereğinden fazla olumlu görünen havası nedeni ile yeterince güçlü bir çalışma da değil bu. Yine de çoğunlukla dram ve trajedi türü içinde ele alınan bir konuyu umudu koruyarak ve mizah katarak anlatması ve dostluğun değerini bir kez daha hatırlatması ile ilgi çekebilir.

Hikâye iki genç öğrenciyi ve aralarındaki dostluğu anlatıyor bize. Ned (Fionn O’Shea) 16 yaşında bir genç. Annesi ölünce babası bir başkası ile evlenip Dubai’ye yerleşmiş ve onun için de yatılı okul dışında bir seçenek kalmamıştır. Gitmekten nefret ettiği okulda rugby sporu neredeyse bir din olarak görülmekte ve Ned diğer öğrencilerden farklılığı nedeni ile sık sık zorbalık ve tacizle karşı karşıya kalmaktadır. O yıl okula gelen Conor (Nicholas Galitzine) ise daha önceki okulundan sık sık kavgalara karışması nedeni ile uzaklaştırılmış bir rugby yıldızı. Hayat ilki için zor, ikincisi içinse kolay görünmektedir bu okulda; çünkü kendisini okulda bir cezaevindeymiş gibi hisseden ve “…ve tıpkı hapiste olduğu gibi kimse kişiliğinizden hoşlanmıyorsa, kendinizi saklasanız iyi olur” cümlesini kendisine düstur edinen Ned için farklılığı bir sorundur. Connor ise yıllardır rugbyde bir şampiyonluğu olmayan okul için bu spordaki yeteneği ile müthiş bir fırsat olması nedeni ile el üstünde tutulur. Film bu uyumsuz ikilinin kötü başlayan ama zamanla derinleşen dostluğunu anlatırken bize, mesajlarını vermeyi ihmal etmeyen ve sakin dili ve mizahı ile dikkat çeken bir çalışma olmayı hedeflemiş ve bunu da başarmış görünüyor.

Ned karakterinin zaman zaman bir anlatıcı gibi ve esprili bir dille hikâyeyi zenginleştirdiği filmde bu iki genç dışında iki ana karakter daha var: İngilizce öğretmeni ve rugby koçu. Birbirlerine taban tabana zıt kişilikleri olan bu iki karakterin hikâyedeki temel varlık nedenleri sanki daha çok filmin mesajını verme araçları olmak gibi görünüyor. Koçun maço ve muhafazakâr yaklaşımının tam tersi bir noktada duruyor İngilizce öğretmeni ve bu iki karakterin varlığı ve kullanım şekli bir parça -klişe demesek de- fazlası ile alışılmış duruyor. Hikâyenin gelişimi ve finali de John Butler’ın amaçladığı gibi filmi “kendini iyi hisset” türüne yerleştiriyor. Başlarda İngilizce öğretmeninin “Asla ama asla başkasının sesini kullanmayın. Hepiniz birer bireysiniz… Tüm hayatınızı başkası olarak yaşarsanız, sizin asıl hayatınızı kim yaşayacak?” sözleri ile Ned’in finalde dile getirdiği “O yıl okuldaki herkes aynı dersi öğrendi: Başkasının sesini kullanmamayı” sözlerinin işaret ettiği bir akışı var hikâyenin özet olarak. Etkileyici bir sahnede İngilizce öğretmeninin Ned’e “başkasının sesini (sözlerini) kullanmama” dersini vermesi gibi mesajlarını kabalıkla değil incelikle veriyor film neyse ki ve sosyal mesajlı bir televizyon filmi olmanın ötesine geçebiliyor.

John Butler zaman zaman bölünmüş görüntü (split screen) tekniğine başvurduğu filmde hikâyenin yalın olmasını sağlayarak ve belli bir tempoyu hiç düşürmeyerek kolay ve rahat izlenen bir sonuç çıkarıyor ortaya ve kimi etkileyici sahneler ile de duygusal bir noktayı eğreti olmayan bir düzeyde yakalamayı başarıyor. Örneğin Ned ve Connor’ın birlikte söyleyecekleri şarkının provasını yaptıkları sahne dile getirilemeyenlerin elle tutulur hale getirilebildiği etkileyici bir bölüm. İngilizce öğretmeninin “Bir şeyi kendine saklamak ille de yalan söylemek anlamına gelmiyor” nasihatini verdiği ve kendi korkularını ve kabullenmelerini “Zamanla geçiyor” cümlesi ile açıkladığı sahne de benzer şekilde önemli bir ânı filmin. Buna karşılık finalde soyunma odasında sporcuların seçimi tam da bekleneni vermesi ile hayli klişe görünüyor ve filmin (ya da benzer havalı, “farklı” bireyleri anlatan tüm filmlerin) ortak bir kusurunu ortaya koyuyor: Ya Connor çok iyi bir rugby oyuncusu, bir yıldız olmasaydı? Ya “sıradan” bir öğrenci olsaydı? Ne olacaktı o zaman? Farklılıklarımızı “normal” insanların bizi kabullenmesini sağlayacak üstün yeteneklerimiz ile mi normal ya da kabul edilebilir kılabiliriz ancak? Bu sorunun bağlamında bakınca, bu film kolay olan tarafta duruyor ve örneğin Ang Lee’nin eşcinsel karakterleri sıradan bireyler olarak gösteren “Brokeback Mountain – Brokeback Dağı” filminin güçlü sahiciliğine ulaşamıyor.

Ned rolündeki Fionn O’Shea ve İngilizce öğretmenini oynayan Andrew Scott’ın güçlü ve sade performansları ile öne çıktığı filmde, bu oyuncuların ilki karakterinin mizahını, ikincisi ise korunaklı yaşamının yoruculuğunu başarı ile canlandırıyorlar. Diğer tüm oyuncuların da filmin genel sıcak havasına iyi bir uyum sağladığı filme Juhn Butler’ın şarkı seçimleri de önemli bir çekicilik kazandırmış. The Undertones’dan Prefab Sprout’a Trashcan Sinatras’dan Rufus Wainwright’a önemli isimlerin şarkıları melodileri ile hikâyeye önemli bir katkı sağlarken filmin yumuşak havasını da destekliyorlar. İyi yazılmış diyalogları ile de dikkat çeken film, anlattığı büyüme hikâyesini biraz fazla sevimli kılsa da keyifle izlenebilecek -belki çok da bir iz bırakmayacak- bir çalışma özet olarak.

(“Şeytan Tüyü”)

Share