Housebound – Gerard Johnstone (2014)

“Neden seninle iletişim kurduğunu sanıyorsun? İkiniz de dünyanın size borçlu olduğunu düşünüyorsunuz ve öfkelisiniz. İkiniz de o eve mahkumsunuz. Senin cezan sekiz ay, onunki ise sonsuz. Birinin ona yardım etmesi gerek”

Karıştığı bir soygun girişimi nedeni ile ev hapsi cezasına çarptırılan bir kadının, çocukluğunun da geçtiği annesinin evinde yaşadığı tuhaf olayların hikâyesi.

Gerard Johnstone’un yazdığı ve yönettiği, Yeni Zelanda yapımı bir korku filmi. Yönetmenin ilk sinema filmi olan çalışma, korku türünün pek çok klişesinden yararlanılarak ve bu klişelerin komedi ile harmanlanmasıyla oluşturulan yapısı ile ilgiyi hak ediyor. Gizemini uzun süre koruyan ve kimi etkileyici sahneleri de olan film buna karşılık korku ile komedinin en ideal karışımını bulmuş gibi de görünmüyor pek. Öyle ki zaman zaman bu türlerden birini seçmesi daha doğru olurmuş gibi bile hissettiriyor. Yine de onca filmde kullanılmış korku öğesine yeni bir -ruh değilse bile- hava katabilmiş olması ile önemli bir çalışma bu.

Ters giden bir ATM soygunu girişimi ile açılıyor film. Soygunculardan erkek olanı balyozla ATM kasasını açmaya çalışırken kendini yaralıyor ve ikisi de yakalanıyorlar. Bu açılış sahnesi hikâyenin komedisinin her zaman güçlü olmadığının ya da yönetmenin komedinin ne kadar vurgulanacağı konusunda karar verememiş olduğunun bir örneği sanki. Soyguncu erkeğin yaşadığı talihsiz olay seyircinin algılamasını ve tadını çıkarmasına imkân vermeyecek kadar hızlı gelişiyor çünkü. Bir başka örnek de yine filmin başlarında yer alan ve kadını epey ürküten bir “arabaya arkadan çarpma” sahnesi olarak gösterilebilir bu durumun. Her nedense Johnstone tadını çıkarmıyor bu anların ve örneğin Hollywood’un altını kalın çizgilerle çizerek yaptığı hatanın tam tersini yapıyor: Üzerinde çok az duruyor.

Daha önce kayıtlara geçmiş alkol ve uyuşturucu kullanımını da göz önüne alan yargıcın annesinin evinde sekiz ay kapalı kalmaya mahkûm ettiği kadın sadece bu cezadan dolayı değil, aynı zamanda hiç geçinemediği annesi ile aynı evde kalma zorunluluğundan dolayı hayli öfkeli bir şekilde gidiyor cezasını çekeceği yere. Ardından da annesinin zaten hep “perili” olduğunu söylediği evde bir korku sineması örneğinde göreceğimiz tuhaflıklar başlıyor: Kaynağı belli olmayan sesler, kendi kendine hareket eden eşyalar ve konuşan -ve bir türlü yok edilemeyen- bir oyuncak. Üzeri çarşafla örtülü bir İsa heykelinin üzerine düştüğü kadının “Jesus” demesindeki çift anlamlılığın örneği olduğu kimi mizahî unsurlar, doğaüstü görünen bir gizemin ikna edici bir bilimsel açıklama ile çözülmesi veya başına bir çamaşır sepeti geçirilen kötü adamın saldırısı gibi hem güldüren hem korkutan yanları ile ilgi çekmeyi başarıyor film aslında. Bazı sert sahneler (kimileri hayli sert ve finaldeki yüze fışkıran kan örneğinde olduğu gibi bazıları hem sert hem komik bu sahnelerin) aracılığı ile seyirciyi ürkütmeyi de beceriyor film ve aslında bir yandan şunu da düşündürüyor: Keşke filmin özellikle yaklaşık son yarım saatine hâkim olan çılgın hava tüm hikâyeye yayılsaymış. Bu durumda komedi yanı daha ağır basacak şekilde mizah ve korku çok daha iyi kaynaşabilirmiş üstelik.

Anneyi oynayan Rima Te Wata’nın performansı ile filmin baş karakterini canlandıran ve işini de iyi yapan Morgana O’Reilly’nin önüne geçtiği filmde psikolog rolündeki Cameron Rhodes klasik İngiliz komedilerinden fırlamışa benzeyen karakterini hayli eğlenceli kılarken, amatör olarak gizemi çözmeye soyunan ve kadının ev hapsinin kurallarına uyduğunu denetlemekle görevli adamı oynayan Glen-Paul Waru da filme keyif katmayı başarıyor. Görüntü yönetmeni Simon Riera büyük bir kısmı ev içinde geçen filmde klostrofobik bir hava yaratırken, evin iç tasarımının ve dekorlarının da dikkat çekici olduğunu belirtelim.

Sorumsuz ve sorunlu bir kadının “yola gelme” hikâyesi olarak da görebileceğimiz film -her ikisinde de yeterince orijinal ve güçlü olmasa da- kendisini ilgi ile seyrettirebiliyor ve zaman zaman korkutup zaman zaman güldürebiliyor da. Görmekte yarar var.

(“Ev Hapsi”)

Share

Imperium – Daniel Ragussis (2016)

“Mitinglerde söyledikleri gibi: Sağına ve soluna bak, onlardan biri muhbirdir”

Bir neo-nazi grubuna sızarak bir terör eylemini durdurmaya çalışan bir FBI ajanının hikâyesi.

Eski bir FBI ajanı olan Michael German’ın kendi tecrübelerinden yola çıkarak yazdığı hikâyeden yola çıkarak çekilen ve Daniel Ragussis’in senaristliğini ve yönetmenliğini üstlendiği bir ABD yapımı. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filmi olan çalışma kısıtlı bir şekilde vizyona çıkmış ve gişede de bir başarı sağlayamamıştı. Bunun da temel nedeni ortalama bir seyircinin özeti duyduğunda bekleyeceği aksiyondan hemen tamamen uzak durması ve daha çok içeriği ile ilgi toplamaya çalışması olsa gerek. Film beyaz ırkçıların terör örgütlerinin hikâyesinden yola çıkarak seyircinin karşısına birkaç önemli soru koyuyor ama bunları da her zaman yeterince etkileyici ve altı dolu bir biçimde dillendirmediği için belki de, güçlü bir sonuç ortaya koyamıyor. Yine de konusuna hassasiyetle yaklaşması ve kolaycı yollara sapmadan bir sorgulamaya gitmesi nedeni ile ilgiyi hak eden bir çalışma bu.

Film, radikal islâmcıların bir terör girişimini durduran FBI ajanlarının görüntüleri ile başlıyor. Daniel Radcliffe’in canlandırdığı kahramanımızın teröristi sorgulama sırasında dahil olduğu bu giriş hikâyesi filmin önemli sorularından ilkini de dile getirme aracı olmuş: Teröre eğilimi olan bir kişiyi eyleme geçmeye teşvik etmek ve bunun için gerekli koşulları ve araçları sağlayarak onu tuzağa düşürmenin etik/hukuka uygun olup olmadığı. ABD’de FBI’ın zaman zaman denediği ve özellikle liberal çevrelerde sıklıkla eleştirilen bir uygulama bu. Giriş hikâyesinde, ABD’ye ülkesine yaptıklarından dolayı öfke duyan kafası karışık genç müslümanın tam da bu yöntemle teşvik edildiği eyleme geçiş sırasında yakalanmasına tanık oluyoruz ki bu durum asıl hikâyemizde de karşımıza çıkıyor. Ajanımız deşifre etmeye çalıştığı terör girişimini bir türlü açığa çıkaramamanın da verdiği öfke sonucu teşvik etme ile ortaya çıkarma arasındaki çizgiyi geçiyor zaman zaman. Önemli bir konu bu ve bu konuya olan yaklaşımı filmin yakaladığı potansiyeli ve kaçırdığı fırsatları gösteriyor bize. Aksiyonu hemen tamamen dışlaması değil sorun ve hatta bu tercihi kesinlikle doğru olmuş da görünüyor; ne var ki bu sorunun bir örneği olduğu gibi içeriğini dramatik olarak yeterince güçlü bir biçimde ele alamıyor film ve bir TV dizisinin düzeyinde ilerliyor zaman zaman.

Will Bates’in tedirgin ve gizemli bir hava yaratan müziği eşliğinde anlatılan hikâyenin açılışında Hitler’e atfedilen bir söz var: “Sözcükler hiç keşfedilmemiş yerlere köprüler kurar.” Bu söz sanırım iki farklı bağlamda seçilmiş: Bunların ilki, neo-nazi örgütü yöneticilerinin taraftar toplarken sözcükleri (bolca komplo teorisi eşliğinde: “Hristiyanlığı Yahudiler yarattı, matbaayı Yahudiler buldu, İncil en çok basılan kitap; bu sana bir şey ifade ediyor mu?”) güçlü bir biçimde kullanmaları ve bu sözcüklerin sıradan insanlara daha önce hiç fark etmedikleri gerçekleri keşfettiklerini düşündürtmesi; ikincisi ise, ajanımızın -zaten çok da sahip olmadığı- fiziksel becerileri yerine düşünsel yeteneğinin aracı olan sözcükleri kullanarak işini yapması ve kendisi için çok farklı bir grup olan neo-nazi örgütüne sızması (örgütü ve üyelerini keşfetmesi). Filmin ırkçı fikirler ve bu fikirleri üreten zihinsel yapı ve düşünceler üzerine sergiledikleri -çok yeni bir şey söylenmiyor olsa da- işte yine bu sözcükler aracılığı ile geliyor perdeye.

Irkçı tüm eylemlerde ortaya çıkan, “anti-fa” olarak adlandırılan ve şiddet kullanmakla suçlanan antifaşist grubunu sinema perdesine taşıması ve finaldeki sürprizi ile dikkat çekiyor filmimiz. Bu finalin temel başarısı ırkçılığın sıradan ve/veya uygar görünümlü insanlar arasında nasıl sempati doğurabileceğini ve bu tür kötülüklerle mücadele etmenin ne kadar zor olduğunu ve süreklilik göstermesi gerektiğini kanıtlaması bize. Klasik müzik düşkünü ajanımızın göz yaşları içinde ve yanında bir ırkçı ile birlikte müzik dinlediği sahne filmin -ne yazık ki çok fazla tekrarlanmayan- başarılı anlarından biri. Buna karşılık finalde genç bir ırkçının küçük çocuklara bir okulda kendi tecrübelerini ve pişmanlığını anlatması çok inandırıcı olmadığı gibi bir parça klişe bir tercih olmuş. Bu sahnede bir ironi varsa ya da başka bir şeye işaret etmek istenmişse de seyirciye geçmiyor bu duygu açıkçası.

Üzerine yapışan Harry Potter gibi kalıcı bir karakterden sıyrılıp, seyirciyi oynadığı başka bir karaktere ikna etmek kuşkusuz çok zor bir iş. Neyse ki Daniel Radcliffe bu zor işin altından başarı ile kalkıyor ve karakterini tedirginlikleri ve değerleri ile birlikte somut kılıyor filme de ek bir çekicilik katacak şekilde. Filmin ABD’de karşılaştığı ilgisizliği teröristlerin beyaz ırkçılar olması ile ilgili açıklayanlar olmuştu ki açıkçası gerçekten de konu edilenler seyirciye kendilerini çağrıştıranlar değil de örneğin müslümanlar veya Hollywood’un favorisi Ruslar olsaydı, farklı bir seyirci ilgisi olurdu diye düşünmemek mümkün değil. Daniel Ragussis’in özellikle düz bir anlatımla karşımıza getirmeyi tercih ettiği hikâye, insanlığın en büyük belalarından biri olan ırkçılığı ve bu kötülüğe kapılanları sergilemesi ile önem taşıyan bir çalışma ve izlemekte yarar var özetle söylemek gerekirse.

(“Köstebek”)

Share