The Maltese Falcon – John Huston (1941)

“Bana güvenmesen de olur. Yeter ki beni sana güvenmeye ikna et”

Malta Şahini adındaki küçük bir heykelin peşinde koşanların, ve cinayetler ve yalanların hikâyesi.

“Ucuz polisiye romanların” yazarı Dashiel Hammet’in tek bir romanında ve birkaç kısa hikâyesinde yer alan ve özellikle ilgili romanın uyarlaması olan bu film ile ölümsüzleşen kahramanı özel dedektif Sam Spade’in bir macerası olan bu film hem romanın ait olduğu türün tüm özelliklerini hem de klasikleşen veya daha doğru bir deyişle kült olan bir filmin tüm özelliklerini taşıyor. Yönetmen John Huston bu ilk filminde aradan geçen 70 yıla dayanmayı başarmış ve sadece bu açıdan bile herhangi bir eleştiriden artık muaf olması gereken bir sonuç elde etmiş.

Bir ucuz romandan/filmden beklenebilecek her türlü standarda sahip bir film bu; çekici, akıllı ve güçlü bir karaktere sahip bir dedektif (Humprey Bogart), güzel kadınlar, basit ama cazip bir hikâye, kötü adamlar vs. Doğal olarak kadınlar iyi (erkeğe itaat eden/hayran olan/destekleyen) veya kötü (kocasına ihanet eden/kolay/yalancı) olarak kabaca ikiye ayrılıyor ve dedektifimiz kendi adalet anlayışını sonunda dikte etmeyi başarıyor. Film hikâyesine çok hızlı bir giriş yapıyor ve 100 dakikalık süresi içinde hızını hiç düşürmüyor; olayların biri bitip diğeri başlıyor, hikâye akması beklenen noktaya süratle akıyor ve karakterler kelime oyunları yaparak ve esprilerden sakınmayarak konuşuyor, konuşuyor… Bogart şöhretinin bu ilk zirve noktalarından birinde karakterini tam da beklendiği gibi getiriyor karşımıza; rahat, kaygısız, güçlü, esprili, çapkın ve kendini beğenmiş. Bu yüksek özgüven bir ara rahatsız da edebilir sizi. Örneğin komiserin sinirlenip dedektifi yumrukladığı sahnede derin bir nefes verip, eline sağlık demeniz mümkün.

John Huston henüz ilk filminde gösterdiği ve sonraları pek çok başyapıtında da tekrarlayacağı ustalığı ile filme Bogart ile birlikte damgasını da vurmayı başarıyor. Özellikle 40’ların alamet-i farikası olan kara filmlerin bu ilk örneklerinden birinde o dönem ana akım sinemada rastlaması pek mümkün olmayan şeyler yapmaktan çekinmiyor; yatakta telefonla konuşan Bogart’ı değil onun telefonu üzerinden aldığı komodini ve hafif rüzgarda sallanan perdeyi veya uzun diyaloglu bazı sahnelerde konuşanı değil dinleyeni gösteriyor. Çok ama çok konuşulan bu filmde senaryoyu da uyarlamış olan Huston bol diyaloglu sahnelerde ilgiyi ayakta tutacak şekilde oyuncuları sahne içinde hemen hemen sürekli hareket ettiriyor.

Dönemin eğilimlerinin oldukça dışında eşcinsel karaktere de yer veren ve sık sık imalı diyaloglar içeren bu film günümüz sineması için belki biraz eskimiş görünebilir ama klasik bir film seyretmenin dayanılmaz zevkini yaşattığı kesin. Ölümsüz Bogart’ı, ölümsüz karakter oyuncularını (Peter Lorre, Sydney Greenstreet gibi) bize getiren bu John Huston filmi uyarlandığı romanın doğasında yer alan “kabalığı” ve “erkek egemen” bakışına takılmadan izlenmeyi hak ediyor. “Ucuz” bir romandan “ucuz” bir film.

(“Malta Şahini”)

Share

Awaydays – Pat Holden (2009)

“İnsanın gözü kamaştığında bir anlığına kör olur, değil mi?”

70 sonları ve 80 başları İngiltere’sinden futbol, holiganizm, seks, müzik, alkol ve uyuşturucu hikâyesi.

Kendini kabul ettirme, bir gruba ait olma ve öfke filmi karşımızdaki. Tüm bunları peş peşe sıralanan ve belki dozu biraz fazla kaçmış dönem müzikleri, holigan kavgaları, erkek dostluğu ve muhabbetleri ve gerçekliği seyirciye bırakılmış bir eşcinsel sevgi üzerinden anlatmayı deneyen filmin takıldığı nokta ne kadar orijinallik içerdiği. Kendisinden önce çekilmiş ve futbol holiganlarının günlük hayatlarındaki sıradanlaşmış rutinleri (rakip takımın taraftarları ile kavga, alkol, deplasman yolculukları vs.) çarpıcı bir şekilde anlatan pek çok filmden bu alanda geride kalıyor bu film. The Cure, Elvis Costello, Joy Division gibi sanatçı ve grupların müzikleri elbette her zaman çekicidir ve bu anlamda filmin keyifli bir müzik bandı da var ama müziğin kullanımı bağlamında da bir yeniliğe sahip değil bu film.

Filmin akışı sanki asıl odaklanılan karakter Carty (Nicky Bell) imiş gibi kurgulanmış ama Elvis (Liam Boyle) çok daha çarpıcı, çok daha çekici bir karakter olarak sık sık rol çalıyor filmde. Belki de film onun üzerine kurulmuş ve onun yaşadıkları/düşünceleri/hüznü odak noktası yapılsaymış şimdiki sonuçtan çok daha parlak bir film çıkabilirdi karşımıza. Caryty’nin “sürüye” dahil olma çabası ve geçirdiği süratli dönüşüm yeterince inandırıcı değil ve bu da filmin bir başka zayıf yanı olarak görünüyor. Kahramanımızın yüzündeki öfke ve kavga anlarında aldığı derin zevk ifadelerini bir temele oturtamayınca, film amaçladığı etkileyicilikten de sık sık uzak düşüyor.

Filmin en başarılı anları Carty ile Elvis arasında geçen sahneler. Diğer sahnelerde yeterince etkili olmayan yavaşlatılmış görüntüler, tüm o harika şarkılar özellikle “o çok büyük deniz ve gökyüzü” diyalogları ile birlikte düşünüldüğünde asıl bu sahnelerde yerine oturuyor. Uzun pardösülü ve “buradan, bu şeylerden kaçmayı” konuşan, denize taş fırlatan iki genç erkeğin görüntüleri filmin ıskaladığı başarının anahtarını da gösteriyor sürekli olarak; Elvis’in hüznü ve bu hüzün ile içinde bulundukları holigan grubunun öfkesi arasındaki dayanılmaz çelişki.

(“Ayakta Kal”)

Share