My Life Without Me – Isabel Coixet (2003)

my_life_without_me

“Dua et, bu sensiz senin hayatın olsun”

 

Ölmek üzere olan bir kadının kalan zamanını ve kendinden sonrasını düzenleme çabası.

 

Çok az ömrü kalan bir kadının (Sarah Polley) hikâyesi içerdiği kolay dramatik öğeler ile melodram sinemasının (ve elbette Türk sinemasının) favori konularından biri oldu her zaman. Buna bir de kadının kendinden sonraki hayatı planlama çabasını da (kocasını çocuklarına da bakacak iyi birisi ile evlendirme planı dahil olmak üzere) eklerseniz pek çok klasik melodramda rastlayacağınız bir senaryoya kavuşmuş olursunuz.

 

Bu sıradan ve belki de klişe olan ve bir kısa hikâyeden uyarlanan konuyu ele alış şekli filmi korkulanın aksine farklı noktalara taşıyor. Bu başarının ardında farklı etkenler var. Öncelikle filmin içerdiği melodram potansiyelinin (veya tuzağının) uzağında konusunu ve karakterlerini incelikle ele alması ve bunu da herhangi bir yapaylık katmadan yapabilmesi var sanırım. Bazen amaçlanan etkinin uzağında olsa da iç ses (özellikle süpermarket sahnesinde) kullanımı, bu tür filmlerin temel tuzak alanı olan “ölmeden yapılacaklar” listesinin bir çetele gibi değil doğal bir süreç olarak işlenmesi ve duyguların (filmin konusundan dolayı elbette hüzün başta olmak üzere) altının kalın çizgilerle çizilmeden verilmesi de buna eklenebilir.

 

Filmin başarısında pay sahibi olan bir başka alan da karakterlerin işlenmesinde gösterdiği kalite çizgisi. Tüm karakterler hem filmin temel hikâyesi ile hem de kendi bağımsız hikâyeleri ile elle tutulur bir doğallıkla görünüyorlar perdede.

 

Başta Sarah Polley olmak üzere, bağımsız dramların vazgeçilmez aktörü Mark Ruffalo ve özellikle 70 ve 80’li yıllardaki müzik kariyeri ile bir ikon olan Deborah Harry filme katkıda bulunan başlıca isimler.

 

Yönetmen Coixet’in John Berger hayranlığını bir kitap üzerinden gösterdiği film, yeterince tanı(ya)madığı hayatı kaybetmek üzere olan bir kadının son günlerini göstermekteki doğallığı, kahramanın ifadesi ile “sınırlanmış bir hayatı, sınırlanmış sesler” ile yaşayan insanları betimlemekteki ustalığı, son bir tutkudaki çılgınlığı yüzümüze çarpmadan anlatımı ile kesinlikle ilgiyi hak ediyor. “Sen olduğun için dünya daha az kötü görünüyor” cümlesini duymak için… ve Hollywood’un en iyi halinde bile ancak “The Bucket List” çıkarabildiği bir alanda neler yapılabileceğini görmek için. Evet bir dram/melodram ama başarılı olanlarından.

(“Bensiz Hayatım”)

Share

A Casa Nostra – Francesca Comencini (2006)

acasanostra

“Burası bizim de ülkemiz”

 

İtalya’dan mafya, küçük insanlar ve aşk hikâyesi.

 

Sinemada son dönemlerin gözde anlatım biçimi olan çok karakterli ve bu karakterlerin filmin sonunda çakışan hikâyelerine İtalyan sinemasından bir örnek. Anlatım biçiminiz bu olunca hem karakterleri çok iyi işlemeniz hem de karakterlerin hikâyelerini birbirine bağlarken senaryonun “doğal ama yaratıcı olması” gerekiyor. Filmin zaman zaman sendelediği nokta da tam burası. Tüm bu karakterler pekâlâ ayrı birer filmin de kahramanları olabilirmiş diye düşünmemek elde değil. Böyle düşününce de film temel olarak neyin peşinde diye sormak gerekiyor ama bu sorunun cevabı biraz ortada kalmış.

 

Güçlü insanlar ve kendilerinde yapmaya hak gördükleri ile küçük insanların ayakta kalma mücadelesi ve bu sırada güçlü insanlar tarafından kullanılmalarının yarattığı zıtlık tüm bu farklı karakterlerin bir araya getirilmesi için bir çıkış noktası olmuş gibi görünüyor ama film bu düşüncenin ne kadar altını çizmiş tartışılır.

 

Mali polis rolündeki Valeria Golino filmin kalabalık kadrosundaki ana karakterlerden biri ve filmin birkaç oyuncu dışında genelde çok öne çıkmayan oyunculuk gösterisinde en geride kalanlardan. Senaryonun da kendisine pek de yardımcı olmamasın da payının olduğu zayıf bir oyunculuk veriyor film boyunca.

 

Hikâyenin geçtiği Milano’nun bekleneceğinin aksine “soğuk” bir şehir olarak yer aldığı film, rahat ve dingin anlatımı ile, küçük insanların her zaman kaybetmeye mahkum olduğunu ve kötülüğün her zaman süreceğini vurgulayarak ilgiyi hak ediyor yine de. Burası evet bizim de ülkemiz ama sadece diğerlerinin bize biçtiği rolleri oynamak için buradayız diyerek umutsuz bir mesaj ile sonlanan film “kötülerin” hayatın dışına çıkarılamayacak kadar normalleştiğini ve sıradan hale dönüştüğünü de söylüyor bize.

(“Our Country” – “Bizim Ülkemiz”)

Share