Interstellar – Christopher Nolan (2014)

interstellar“Sevgi, zaman ve uzay boyutlarını aştığını algılayabildiğimiz tek şey. Belki de ona güvenmeliyiz, henüz onu tam algılayamıyor olsak da”

İnsanlığın kurtuluşu için uzayda yeni bir dünya arayan kâşiflerin hikâyesi.

Christopher Nolan’dan senaryosunu kardeşi Jonathan Nolan ile birlikte yazdığı bir bilim kurgu hikayesi. Üç saate yakın süresi, kara delikler ve solucandeliği, görecelik, zaman ve uzay kavramlarını ve elbette “kurtuluşumuzun bağlı olduğu” sevgi kavramını içine alan felsefî hikâyesi ve görsel gücü ile özellikle filmlerde zekânın izini arayanların çok beğendiği ve 2014’ün de en çok konuşulan sinema eserlerinden biri olmayı başarmış bir yapım. Projenin yönetmeni olarak ilk düşünülen isimlerinden birinin neden Spielberg olduğunu izah eden bir “aile” kutsallığı havasını fazlası ile barındırsa da, bilimin önemini ve “mürşitliğini” öne çıkaran hikâyesi, onca özel efektine rağmen hikâyenin görsel bombardıman altında ezilmesine çoğunlukla izin vermemesi ve sağlam anlatımı ile önemli bir film bu ve bireysel olarak hayatta kalma içgüsüsünün koşullar ne olursa olsun ve karşılığında ne feda edilirse edilsin ne kadar güçlü olduğunu anlatan hikâyesi ile görülmeyi hak eden bir çalışma. Tıpkı “Inception – Başlangıç” gibi bu Nolan filminin de bir entelektüellik ve zekâ gösterisi havasından kaçınamadığını akılda tutmakta da yarar var.

Amerikan sinemasının erkek kahramanları sadece dünyayı değil ailelerini de kurtarma telaşındadırlar hep ve bu kahramanlar eylemleri ile bilerek veya bilmeyerek ihmal ettikleri ailelerini hikâyenin finalinde bir şekilde kurtarmayı ve kendilerini affettirmeyi başarırlar. Spielberg filmlerinde sıkça rastlanan bu öğe, Nolan kardeşler imzalı bu filmin de tam göbeğinde yer almış. Karakterler kara deliklerin içinden geçer ve ötesini görürken, zaman ve uzay kavramları ile oynar ve bu kavramların oyununa gelirken bu tema her anında kendini hissettiriyor filmde. Evet, hayatta kalma içgüdüsü ve kendi sevdiklerini koruma arzusunun tüm insanlığın geleceğini kurtarma hedefi ile çelişmesi üzerinden ilerleyen hikâyede bu aile hassasiyeti diğer örneklerdeki kadar sırıtmıyor belki ama dozun hayli kaçtığı da açık. Ölen annenin de boşluğunu doldurmaya çalışan babanın kendi ailesinden başlayıp tüm insanlığı kurtarma çabası göz yaşartıcı ve gereksiz kimi (neyse ki az sayıda) sahneler ile sergilenirken Nolan’ın neden Spielbergvari bu havadan yeterince kaçınmadığını düşünmemek mümkün değil.

Filmin görsel ve işitsel unsurlarına söylenecek tek bir olumsuz cümle yok ve bunları destekleyen, Hans Zimmer imzalı müziğin kimi sahnelerde (örneğin iki uzay aracının kenetlenme sahnesinde Zimmer’in notaları göz yaşartacak denli güzel ve hikâye için “doğru” görünüyor) tüyler ürpertici güzelliği de aynı şekilde kesinlikle çok etkileyici. Burada filmin iki temel başarısını vurgulamak gerekiyor: Oscar kazanan efektleri tasarlayanlar nadiren ulaşılabilen bir başarıyı yakalamışlar ve aynı anda hem güçlü, hem gerçekçi hem de yalın olmayı becermişler. Gerek bu özellik gerekse efektleri bir şova dönüştürmeden, hikâyeyi destekleyecek/zenginleştirecek ve hemen hiç önüne geçmeyecek şekilde kullanma tercihi ciddi bir takdiri hak ediyor ve filme kalıcılığı tartışılmayacak bir başarı getiriyor. Şunu söylemek mümkün elbette: İnsanlığın akıbeti üzerine içi dolu laflar edebilmek için her şeyin bunca büyük olduğu bir yapımı tercih etmeye gerek var mıydı? Bunun cevabı, eğer sinemanın bir şovdan öte bir sanat olduğunu düşünüyorsanız, elbette hayır ama en azından karşımızdaki film şov dozunu Hollywood’un güncel pek çok örneği ile kıyaslandığında iyi ayarlamış ve derdinin görüntü ve ses bombardımanı altında kaybolmamasını -her zaman olmasa da- sağlamış.

Yüzlerce kişinin çalıştığı ama nasılsa gizli kalabilen bir proje, kahramanımızın böylesine önemli bir keşif seferinin başına hiçbir sorgulamaya girilmeden geçirilmesi, adeta bir soğuk savaş dönemi hikâyesi anlatılıyormuş gibi dünyayı Amerikalıların tek başına kurtarmaya soyunması ve yeni bir galakside ABD bayrağının dikilmesine fırsat sağlanması, Amerikan sinemasının asla vazgeçemediği “en zor anda bile espri yapan kahramanlar” klişesinden (“Bruce Willis Uzayda”) kurtulamaması, kimi diyalogların zayıflığı veya zorlama duygusallıklara başvurmak gibi önemli zayıflıkları olsa da ve finali içeriği ve mizansen anlayışı ile filmin geneline yakışmayan bir sıradanlığa sahip görünse de görülmesi gerekli bir film bu.

(“Yıldızlararası”)

(Visited 114 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.