La La Land – Damien Chazelle (2016)

“Seni daima seveceğim”

Kendi caz kulübünü açmayı hayal eden piyanist bir erkek ile oyuncu olmayı hayal eden bir kadının aşklarının ve düşlerinin hikâyesi.

Damien Chazelle’in yazıp yönettiği bir müzikal. Toplam on dört dalda aday olduğu Oscar ödülünü altı dalda (kadın oyuncu, yönetmen, görüntü yönetmeni, müzik, şarkı ve yapım tasarımı) kazanan film çekici ve keyifli bir müzikal ve Chazelle’in hedeflediği şekilde bir yandan klasiklere göz kırparken, bir yandan da modern bir havaya sahip olmayı da başarmış görünüyor. Başrolerdeki Ryan Gosling’in ve özellikle de Emma Stone’un oyunculukları ile parladığı film, her ne kadar düşleri olan iki insanı anlatsa da doğal hikâyesi ile de dikkat çekiyor. Düşlerin yarım kalmış olması tercihi ile de takdiri hak eden çalışmanın “alternatif hikâye” gibi hem varlığı gereksiz hem de anlamsız uzunluğu ile rahatsız eden bir bölümü olsa da, sadece müzikalseverlerin değil, tüm sinemaseverlerin seveceği bir film bu ve şıklığı, görselliği ve romantizmi ile baş döndürmeyi de başarıyor üstelik.

Yönetmen Damien Chazelle daha önceki iki filmi gibi yine müzik üzerine bir film çekmiş; üstelik hem bir müzikal bu hem de baş karakterlerden biri bir caz müzisyeni. Müzik kadar oyunculuğu ve oyun yazarlığını da hikâyesine alan bu “sanatçı müzikali” Chazelle’in bir önceki filmi “Whiplash”de olduğu gibi yine göz alıcı ve hızlı bir kurgu ve kamera hareketlerine sahip olsa da özellikle kimi şarkılı sahnelerde klasik müzikallerin izinden giden ve şarkının, dansın ve oyuncuların öne çıkmasına izin veren bir tarzı da barındırıyor bünyesinde. Filmin biçimsel başarısı pek çok çarpıcı sahnede gösteriyor kendisini; Los Angeles’a tepeden bakan Griffith Park’taki tüm sahneler örneğin hayli etkileyici ve özellikle buradaki ilk sahnede müzikallerin altın dönemine sıkı ve sevgi dolu bir selam gönderen bir hava yakalamış yönetmen. Açılıştaki “trafik sıkışıklığında dans ve şarkı” bölümü ise daha yakın dönemin gençlik müzikallerinin atmosferini getiriyor karşımıza.

Chazelle filminde sadece bir döneme değil, doğrudan kimi filmlere de göndermelerde bulunmuş; bu filmler arasında Woody Allen’ın “Midnight in Paris – Paris’te Gece Yarısı” gibi yakın tarihli olanı da var, Stanley Donen’ın “Funny Face – Şahane Macera” gibi 60 yıl öncesinin filmi de. Göndermelerinde adı geçen filmlerin görselliklerinden yararlanmış ağırlıklı olarak Chazelle ve bu filmleri seyretmiş ve iyi duygularla hatırlayan herkesi de yakalamış bu şekilde. Filmi nerede ise bir kolaja döndürecek şekilde daha başka pek çok ilham kaynağı filmin ki bunlar arasında iki filmi (“Les Demoiselles de Rochefort – Rochefortlu Genç Kızlar” ve “Les Parapluies de Cherbourg – Cherbourg Şemsiyeleri”) ile birden yer alan Fransız sinemacı Jacques Demy’e epey borçlu olduğunu hissettiriyor bu durum Chazelle’in. Bu filmlerden ilkinin açılış sahnesi, ikincisinin ise hikâyesi etkilemiş Chazelle’in filmini açık bir şekilde ve yönetmenin özellikle teknik becerisi tüm bu esin kaynaklarından yola çıkarak kendi çalışmasını şık bir paketle seyircinin karşısına çıkarabilmesini sağlamış. Tüm bunlar Chazelle’in filminin yeterince orijinal olmadığı anlamına gelmiyor pek; aksine yönetmenin sinema tarihinden akıllıca seçtiği eserleri orijinal değerlerine zarar vermeden bir anlamda modernleştirdiğini, onlara sevgi ve saygı dolu bir selam gönderdiğini ve bir bakıma “yeni” bir şey yarattığını söylemek mümkün. “Rebel Without A Cause – Asi Gençlik” filminden caz müziğinin devlerine daha pek çok unsurun görsel veya sözel olarak karşımıza çıktığı film bir bakıma yönetmenin favori sanat ürünlerinin sergisine dönüşmüyor da değil ama orada da teknik yeteneği devreye giriyor ve ortaya çıkan zarif sonuç sergi havasının üzerini örtüyor kolayca.

Işık ve renkleri has bir müzikale yakışacak şekilde bir çekicilik kaynağı yapmayı başaran filmin dans adımları ve koreografisinde de klasik ile moderni buluşturduğunu söylemek gerekiyor ki filmi değerli kılan öğelerden biri de bu. Belki olağanüstü dans becerileri yok gibi görünüyor bu anlarda ama film şıklığını iki oyuncusunun samimi ve güçlü oyunları ile birleştirerek tüm dans sahnelerini zevkle izletiyor bize. “Asi Gençlik” filminin izi takip edilerek gidilen planetaryumdaki dans sahnesi örneğin yıldızlara doğru yükselen aşıkların uzay boşluğunda dans ederek öpüşmelerini karşı koyulması zor bir estetik ile anlatıyor ki aynı zamanda filmin de doruk noktalarından biri bu bölüm. Tam bir “An American in Paris – Paris’te Bir Amerikalı” havası taşıyan bu sahneyi eski usul bir “kararma” (fade out) ile kapatıyor Chazelle ve bir sonraki sahneyi de benzer şekilde “açılma” (fade in) ile başlatarak klasik sinemaya bir kez daha selam gönderiyor.

Justin Hurwitz imzalı orijinal müziklerinin ve yine Hurwitz imzalı orijinal şarkılarının (hem müzik Oscar’ını hem de “City of Stars” ile şarkı Oscar’ını kazandığını da belirtelim filmin bu arada) yanısıra Verdi ve Çaykovski’den A-Ha ve Soft Cell’e uzanan besteci ve grupların müziklerine de yer veren filmde ünlü sanatçı John Legend da hem oyuncu olarak rol almış hem de rolünün gereği olarak bir şarkı söylemiş. Tüm bunlar filmin kulaklara da hitap etmesini sağlıyor ve filmi daha önce belirttiğimiz gibi biçimsel açıdan çarpıcı bir noktaya yerleştiriyor. Buna karşılık hikâyesi, bir “mutlu son” kolaylığına kaçmayarak doğru bir seçim yapsa da o denli çarpıcı ve yeni değil; hatta “Amerikan düşü” açısından değerlendirirsek bir parça problemli de üstelik. İki kahramanımızın birlikte olmasa da düşlerini gerçekleştirdikleri film bunun bedelini de oldukça normal kılıyor seyircinin gözünde. Erkeğin “saf caz” idealinden en azından bir süreliğine vazgeçmesi (onun değerleri açısından bakarsak, bir restoranda “Jingle Bells” çalmak ile bir kaliteli bir grupta caz-rock diyebileceğimiz türde müzik yapmak arasında çok da bir fark yok ve bu inancının Legend’ın karakterinin birkaç cümlesi ile değiştiğini de söylemiyor veya söyleyemiyor bize film) ve kadının oyun yazarlığı denemesinin akıbeti filmin tipik Amerikan mesajının parçası aslında: “Sistemde sorun yoktur ve sisteme uyduğun sürece düşlerinin gerçekleştirdiği bir yerdir A.B.D.” “Whiplash” filminde de başarının bedeli olduğunu söylemişti Chazelle ve işte burada olduğu gibi o filmde de aynı şeyi düşündürtmüştü: Yönetmenin kendisi bu bedeli normal ve başarı için de ödenmesi gerekli buluyor sanki. Hikâye sadece burada aksamıyor üstelik; nimetinden onca yararlandığı nostaljiye gerekli bir saygı gösterisini de ıskalıyor. Kahramanlarımızın “Asi Gençlik” filmini seyrettiği sinemanın -“eskiliği” nedeni ile muhtemelen- kapanmasına öylesine ve çok kısa bir an için yer veriyor film. “Kopan film” sahnesi ve “ölen caz” konuşmaları sadece kısa bir ağıt havası yaratıp sonra unutmak içinse eğer, bunu Chazelle’in hanesine ciddi bir eksi puan olarak yazmak gerek.

Hikâyenin bir diğer önemli kusuru ise alternatif hayat (veya “böyle olsaydı ne olurdu”) sahnesinin gereksizliği ve bu gereksizliğinin üzerine bir de hayli uzun tutulması. Filmin o ana kadar yarattığı büyüye anlamsız bir darbe vuran bu bölümün hikâyede bir yeri yok ve amaç sadece bu bölümdeki başarılı görsel anlar ise bunun tek açıklaması biçimin içeriğin önüne geçmesi olur ki bu da elbette epey yanlış bir tercih. Neyse ki filmin finali olmuyor bu bölüm ve sonrasında, “kırık bir aşk hikâyesi” anlatan filmimiz hüzünlü mutluluğu anlatan kareler ile son buluyor.

Ryan Gosling ve Emma Stone arasındaki -klişe deyimi ile- kimyanın dört dörtlük olması ve her iki oyuncunun da şarkı ve dans sahnelerinde “fazla yetenekli” olmaktan çok doğallıkları ile dikkat çekerek hikâyeyi gerçek kılmaları, bu Hollywood’a, sinemaya, müzikale ve caza yazılmış aşk mektubunu ayrıca önemli ve değerli kılıyor. Filmin süresi boyunca tüm göndermelerini keşfetmek ise özellikle sinefiller için sıkı bir eğlence kaynağı olacaktır. Son olarak, Linus Sandgren’in görüntülerini ve Mandy Moore’un koreografisini de hatırlatalım görülmesi gerekli bu film için.

(“Aşıklar Şehri”)

(Visited 31 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.