Ölüm Hücresi – Arthur Koestler

Macar asıllı İngiliz yazar ve gazeteci Arthur Koestler’ın İspanya İç Savaşı sırasında milliyetçi Franco kuvvetleri tarafından yakalanarak idama mahkum edildikten sonra atıldığı cezaevinde infaz edilmeyi bekleyerek geçirdiği günleri anlatan 1937 tarihli kitabı. Bir komünist olarak cumhuriyetçilere destek olmak amacı ile ve İngiliz News Chronicle gazetesinin muhabiri görünümü altında bulunduğu İspanya’da faşist İtalyan askerleri tarafından, Malaga’nın düşmesinden sonra yakalanan Koestler üyesi bulunduğu Alman komünist partisinden Stalin karşıtlığı nedeni ile 1938’de ayrılmış ve hatta 1940’da “Darkness at Noon – Gün Ortasında Karanlık” adını taşıyan ve Sovyet rejimini sert bir biçimde eleştiren bir kitap da yazmıştı. Koestler, Andre Malraux’nun “Le Conquerants – Fatihler” kitabından “Bir hayat hiçbir şey değildir; ama hiçbir şey de bir hayat değildir” cümlesi ile başladığı kitapta tam da bu alıntıya uyan bir içerikle bir toplumsal ve politik mücadelenin, bir iç savaşın yenik düşen tarafında olan bir insanın bu mücadele içinde tek başına hiçbir değeri olmayan ama diğer her şeyden de çok daha değeri olan hayatının yaklaşık üç ayını geçirdiği hapishanedeki günlerini ve öncesindeki birkaç günü paylaşıyor okuyucu ile.

Koestler’in kaldığı Sevilla cezaevinde kurşuna dizilen Nicolas adlı genç adama ithaf ettiği kitap bir gazetecinin İspanya İç Savaşı sırasındaki gözlemleri havasında başlıyor ama yavaş yavaş kişisellik dozu artan bir hikâye olarak devam ediyor. Yazarın iç savaş nedeni ile “can çekişen” bir şehir olarak tanımladığı Malaga’da başlayan, Sevilla’da devam eden ve serbest bırakıldığı La Linea’da sona eren kitap, ölüme mahkum edildiği için her an bunun korkusunu yaşayan ve her gece infaz edilen cumhuriyetçilerin seslerini duyan bir adamın ölümün kendisi kadar korkunç olan bekleme sürecinin neden olduğu ruh halini okuyucu ile samimi bir şekilde paylaştığı bir eser. Malaga’da işkencelere tanık olan Koestler’ın bu yok edici bekleyiş ile farklı yollarla mücadele etmeye çalıştığı günlerin dökümü olan kitapta, “Bekleyiş her zaman bir işkencedir, umutsuz bekleyiş ise hepsinin en beteri” diye yazıyor ve “Hele insanın ölüm karşısında duyduğu korku gibi çok genel bir olayı anlatmaya kalkınca söz kesinlikle işe yaramayan bir araç halini alıyor” dese de kitap dürüst ve içten anlatımı ile sözün gücünü kanıtlıyor.

Bir atasözünü hatırlatarak “Kararsızlık yarı ölüm demektir” diyen Koestler durumunun belirsizliğini (öldürülecek mi, ne zaman öldürülecek, İngiliz resmî görevlileri kurtulmasını sağlayacak mı vs.) ve yaşadığı sessizlik, yalnızlık ve korkuyu okuyucuya geçirmeyi başarıyor. “Kuşku, beyni usul usul ama mutlak şekilde kemiren bir mikroptur. İnsan o küçük korkunç kurdun beynin içinde kımıldadığını gerçekten duyar” cümlelerinin iyi bir özeti olduğu bu ruh durumu üzerinden ilerleyen kitap asıl olarak gerçekliği ve dürüstlüğü ile etkileyici olan bir çalışma. Sadece hayatının kurtulmuş olması nedeni ile değil, Sevilla cezaevinde içinde bulunduğu koşullar açısından da şanslı olduğunu açıkça belirten Koestler’ın kendisini kahramanlaştırmadan ve herhangi bir insanın hissedecekleri ile yazması kitabının önemini ve gücünü artırıyor kesinlikle. Son bölümünde yazarın cezaevi günleri, özgürlük ve ölüm üzerine düşüncelerine de yer verdiği kitap “araftan sonra tekrar cehenneme dönmek” gibi korkunç bir acıyı birinci ağızdan aktaran önemli bir eser. Koestler kitabın sonunda yer alan ve 1938 tarihini taşıyan yazıda şu cümlelerle daha iyi bir dünya için mücadeleye ve hayatını feda etmeye hazır olanların varlığını hatırlatarak umutlu bir şekilde kapatıyor eserini: “Ancak şu da bir gerçek ki, bu çağda da, hâlâ haklı bir dava uğrunda ortaya atılan daha başka kuvvetler var ve bunları düşünmek her bakımdan daha rahatlatıcı”.

(“Spanish Testament”)

(Toplam: 5 - Bugün: 5)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir