Truman – Cesc Gay (2015)

“Senden cesur olmayı öğrendim, her zaman ve her şeyle yüzleşmeyi. Şimdi bile…”

Madrid’de yaşayan ve ölümcül bir hastalığı olan Arjantinli bir adam ve Kanada’dan onu ziyarete gelen eski bir dostunun hikâyesi.

Katalan yönetmen Cesc Gay’ın yönettiği ve senaryosunu Tomàs Aragay ile birlikte yazdığı, İspanya – Arjantin ortak yapımı bir film. Dostluk, sevgi, ölüm ve hayatla ilgili sıcak bir film bu. Gay ve Aragay’ın senaryosu, kemoterapi işe yaramadığı için artık hastalığı ile mücadeleyi bırakmaya karar veren bir adamın ve onun çok eski ve yakın bir arkadaşının birlikte geçirebilecekleri son günleri ve bu arada geride kalacak olan bir köpeği (filme de adını veren Truman) sahiplendirme çabalarını anlatıyor bize. Dram ile mizahı harmanlamayı başaran film, başrolleri paylaşan iki tecrübeli oyuncu, İspanyol Javier Cámara ve Arjantinli Ricardo Darin’in usta oyunculukları ile de seyircinin ilgisini hemen çekebilecek bir çalışma. Hüznü abartmayan ama yine de seyirciden birkaç damla göz yaşı alabilecek bir film bu ve yaşam ve ölüm kavramları üzerinde düşünmeyi de sağlayabilir. Yönetmen Gay’ın hiç risk almayan çalışması belki çok güçlü görünmüyor ve sinema dili olarak bir yenilik içermiyor ama filmden keyif almaya engel değil bu durum.

Nico Cota ve Toti Soler’in gitar ağırlıklı yumuşak müzikleri eşliğinde anlatılan hikâye içerdiği dramatik öğelere rağmen aslında bir sevgi filmine kaynaklık ediyor diyebiliriz rahatlıkla. İki adam arasındaki yıllara dayanan dostluk her türlü çatışmanın ötesinde gücü olan bir sevgiye dayanıyor örneğin. O denli ki anlaşamadıkları konularda didişmeyi değil, saygı göstermeyi tercih ediyorlar birbirlerinin kararlarına. Örneğin birinin tedaviyi durdurmak gibi önemli bir kararından hoşlanmasa da diğeri, buna karşı çıkmak yerine arkadaşını son kez göreceği bu günlerin tadını çakırmayı ve sessiz tanığı olmayı tercih ediyor. Ölmekte olan birine ne söyleneceğini bilemeyen (filmdeki ifade ile söylersek, “ölüm kokusunu alınca kaçan”) insanlardan çok farklı bir yerde duruyor uzaklardan arkadaşını ziyarete gelen adam ve tekrarı ol(a)mayacak günleri normal bir şekilde yaşamaya çalışıyor arkadaşı ile, bir şekilde ona eşlik ediyor bu son günlerinde. Bunun en güzel göstergelerinden biri hasta adamın sabahın dördünde arkadaşını öylesine sohbet etmek için aradığı sahne. Bu sohbet ihtiyacının arkasındaki trajediyi her ikisi de bilse de bunu dile getirmeden konuşabilmek ancak onların arasındaki gibi sağlam bir güven duygusu ve sevgi ile gerçekleştirilebilir kuşkusuz. Karakterler arasındaki sevgiyi derinden ve belki de birkaç gözyaşı döktürerek iki farklı sahnede (biri baba ile oğul, diğeri ise finalde iki adam arasında) hissettiren film bu açıdan hedeflediği başarıyı yakalıyor.

İki ana karakter arasındaki diyaloglar ve bu diyaloglarda da sık sık kendini hissettiren küçük espriler üzerinden ilerleyen film hamile bir kadının olduğu sahne ile seyircisini gülümsetmeyi de başarıyor. Arjantinliler ile İspanyollar arasındaki çekişmeden tatlı bir şekilde beslenen film hayvan sevgisi açısından da öne çıkıyor. Hasta adamın filmin başında veterinerden “kendisi gittikten sonra” köpeğinin psikolojisinin nasıl etkileneceğini öğrenmeye çalışması ve köpeği sahiplendirme girişimleri adam ile köpeği arasındaki ilişkinin gücü üzerine çok şey söylerken bize, finali de anlaşılır kılıyor.

Ölmekte olan bir karakter üzerine sıcak bir film yapmak ve bunu dozunda bir duygusallıkla (birkaç gözyaşı ve bolca sarılma) başarabilmek kolay bir iş değil şüphesiz ve Cesc Gay’ı bu başarısı için alkışlamak gerekiyor. Hikâyede hiçbir yeri olmayan ve filmin atmosferine zarar veren “bir gecelik ilişki”yi görmemezlikten gelmeniz gereken film, Javier Cámara ve Ricardo Darin’in müthiş bir uyum sağlayan oyunculuklarından büyük bir destek alıyor. Her iki oyuncu da ekonomik oyunculuklarla ve özellikle ikili sahnelerindeki bakışmalarla hissettirdikleri dostluk duygusunu elle tutulur kılmaları ile hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Dolores Fonzi’nin bu iki oyuncunun aksine duygularını özellikle daha görünür kıldığı ve karakterini çarpıcı kıldığı film zor bir konunun abartılara başvurmadan da anlatılabileceğinin ve ana akım sinemanın dili ile de kayda değer hikâyelerin dile getirilebileceğinin iyi bir örneği.

Share

Venedik Treni – Georges Simenon

Üretken Belçikalı yazar Georges Simenon’un bir polisiyesi. İlk kez 1965 yılında yayınlanan kitap sıradan ve dürüst bir adamın tesadüfen eline geçen ve sahibini bilmediği yüklü bir para ile değişen hayatını ve bu paranın onu sürüklediği psikolojik kaosu anlatıyor. Simenon’un ünlü dedektifi Maigret’in yer almadığı roman, “kim yaptı” veya “suçlu nasıl yakalanacak” sorularının peşine düşmüyor, bunun yerine sürekli olarak odağında tuttuğu kahramanına ne olacağı konusunda merak uyandırmayı tercih ediyor. Beş yüze yakın romanı olan Simenon’un eserleri defalarca sinema ve televizyona uyarlanmış ve bu romanı da 1989’da Caroline Huppert’in yönetmenliğinde bir televizyon filmi olarak çekilmiş ama “Venedik Treni” yerine “Viyana Treni” olarak adlandırılmış bu TV yapımı.

Birlikte tatil yaptığı ailesini birkaç günlüğüne Venedik’te bırakıp kendisi Fransa’ya erken dönen bir adamın bindiği trende karşılaştığı bir adamın kendisinden bulunduğu bir ricayı karşılamayı kabul etmesi ile hayatının altüst olmasını anlatıyor Simenon’un romanı ve yazarın, baş karakterinin içinden geçtiği ruh hallerinin analizine ağırlık verdiğini düşünürsek eseri neredeyse bir psikolojik roman olarak da nitelemek mümkün. Eskiden öğretmenlik yapan, şimdi ise plastik eşyalar üreten bir firmada müdür olarak çalışan evli, iki çocuklu ve sıradan bir adam kahramanımız. Simenon onun bu sıradanlığını eline geçen yüklü paranın onda yarattığı tedirginliği anlatmak için kullanıyor asıl olarak. Pek çoğu gibi kendisinden beklenen hayatı yaşayan ve sorgulamadığı bir rutinlik içinde sürüklenip giden adam için bu para hem yeni bir umut ve içinde kalanları yaşama fırsatı hem de bir tehdit oluşturuyor.

Simenon karakterinin tüm yaşamını geriye de dönerek -romanın küçük hacmine rağmen- detaylı bir şekilde analiz ediyor ve şimdi içinde bulunduğu ruh hâlini ve sürpriz finali daha iyi anlamamızı sağlıyor böylece. Trende tanıştığı ve sonra ortadan kaybolan bir adam (sonradan bulunan bir cesedin ona ait olup olmadığını öğrenemiyor), bir kadın cesedi ve içinde bugünkü karşılığı yaklaşık 2 Milyon Dolar olan banknotlarla dolu bir çanta; bu parayı yavaş yavaş ve kendisi de farkında olmadan sahiplenmeye başlıyor adam ve paranın neden olduğu yalanlarla dolu bir hayatı sürdürmenin neden olduğu tedirginlik ve endişenin içinde kaybolmaya başlıyor: “Artık yavaş yavaş paranın ona ait olduğuna, onu yasal olarak kazandığına, yıllardır almayı istediği ya da karısına, çocuklarına hediye etmeyi istediği en ufak bir şeyi satın almak için ona el sürememenin insanı çileden çıkardığına, bunun haksızlık olduğuna inanıyordu.”

Hayatını hep kapıldığı akıntının kendisini sürüklemesine izin vererek yaşamış sıradan ve namuslu adamın finalde düştüğü durum ve buna gösterdiği tepki ile okuyucusunu şaşırtan Simenon’un kıvrak kalemi sayesinde ilgi ile okunan ve başlayınca bir türlü elden bırakılmayan bir sonuç ortaya koyduğu roman, kahramanının merak ettiği soruların cevaplarını (paranın kaynağı, gizemli adamın ve ölen kadının kimlikleri gibi) okuyucu için de belirsiz bırakıyor ve hikâyenin polisiye yanından çok sıradan bir adamın trajedisine odaklanıyor bu keyifli eserinde.

(“Le Train de Venise”)

Share