La Vie de Jésus – Bruno Dumont (1997)

“Araplardan hoşlanmıyorsun, değil mi? Irkçı mısın? Genç bir adamı bu şekilde dövmek…! Aslında bu senin hatan bile değil, değil mi?”

Kuzey Fransa’da kendisi gibi işsiz arkadaşları ile birlikte tüm gününü motosiklet üzerinde geçiren genç bir adamın kasabaya gelen Arap göçmenlere yönelen öfkesinin hikâyesi.

Fransız sinemacı Bruno Dumont’nun ilk yönetmenlik çalışması. Senaryoyu da yazan Dumont minimale yakın bir sinema anlayışıyla çağdaş Fransız toplumundaki gençlerin -bugün de pek değişmeyen- bir portresini çiziyor bize baş karakteri Freddy ve arkadaşları üzerinden. Tamamı ilk kez oyunculuğu deneyen ve hikâyenin geçtiği yörede yaşayanlardan oluşturduğu kadronun “amatör”lüğünün büyüttüğü bir gerçeklik duygusu ile hayli etkileyici bir sonuç çıkarmış ortaya Dumont. Boşluğun, anlamsızlığın, hedefsizliğin ve can sıkıntısının oldukça çarpıcı bir portesi seyrettiğimiz ve Dumont bu portreyi yaratmaktan çok fotoğrafını çeken bir tavırla oluşturduğu yönetmenliği ile bu sade filmin güçlü olmasına önemli bir katkıda bulunmuş. Ondan bekleneceği gibi seyirciyi rahatsız edecek sahneleri sergilemekten çekinmeyen Dumont’nun bu ilk sinema çalışması kesinlikle önemli bir film.

Biri hariç tüm oyuncularının sinema kariyeri bu eserle başlamış ve bitmiş filmin ana kadrosunun. İçlerinden sadece biri bir filmde daha (yine Dumont’nun yönettiği 2006 “Flanders”) oynamış tüm “kariyer”i boyunca. Bir başka ifade ile söylersek, sadece ilk değil, aynı zamanda son filmlerinde de rol alan oyuncuları nedeni ile tam anlamı ile amatör bir film bu. Her sahnesinde de hissediyorsunuz bu durumu: Oyuncular -tam da hikâyeye ve yönetmenin hedeflediği atmosfere uygun olarak- birer performans peşinde değiller; Dumont onlardan yalın, gösterişsiz ve sıradan bir performans almış ve çok da doğru yapmış hedeflediği açısından. Dolayısı ile oyuncuların performansını başarılı ya da başarısız diye nitelemek çok doğru değil; bunun yerine kullanmamız gereken kelime “etkileyici” olmalı. Özellikle başroldeki, Freddy’i canlandıran David Douche hemen tümünde göründüğü sahnelerde asla bir oyunculuk gösterisine girişmiyor ve final sahnesi başta olmak üzere adeta kendisini sergileyerek seyircinin ilgisini üzerinde toplamayı başarıyor.

Kuzey Fransa’da bir kasabada yaşayan, annesinin işlettiği bir kafede boş boş oturan, zamanının büyük kısmını kendisi ile benzer bir hayat süren dört arkadaşı ile motosiklet üzerinde geçiren, seks hayatı açısından arkadaşlarına nazaran çok daha şanslı olan, zaman zaman sara krizi geçiren ve en temel ilgi alanı beslediği saka kuşu olan bir genç Freddy. Dumont bu “sıradan ve sıkıcı” karakterini bir genç profilinin sembolü gibi kullanırken, onun cinsel hayatındaki iktidarının hayatının tüm diğer alanlarında yerini iktidarsızlığa bıraktığını söylüyor bize ve onu sık sık motosikletinden düşerken göstererek altını da çiziyor bunun. Bu beş genç erkek ile takılan ve Freddy’nin sevgilisi olan genç kadın ise, diğer karakterlerin aksine bir işe sahip ve markette kasiyer olarak çalışıyor. Kadının kasabaya gelen Arap gence yaklaşımı da onu diğerlerinden farklı bir konuma koyarken, hikâyenin trajedisi de yine onun bu tercihinden kaynaklanıyor.

Kasaba hayatının sakinliği, boşluğu, yavaşlığı ve can sıkıcılığını görsel olarak hep ön planda tutuyor film. Birkaç sahne hariç kasabada sadece bir avuç insan yaşıyor diye düşünmenize neden olacak bir ıssızlık içinde gösteriyor bize sokakları Dumont. Karakterlerimiz hep aynı tekdüze yaşamlarını sürdürüyorlar ve bunun değişeceği ya da değişebileceği yönünde hiçbir işaret taşımıyor hikâye. Bu resim içinde doğan, büyüyen ve yaşayan gençlerin “sıradan ırkçılık”a sapan yolları da bu nedenle adeta doğal bir gelişme gibi görünüyor ve sanırım yönetmenin amaçladığı tam da bu. Hep sıkkın bir ifadenin yerleşmiş olduğu yüzü ile, hayatının önemli bir parçası olan seksi daha çok mekanik bir biçimde yaşayan genç adamın bir şey arar da görünmeyen yaşamında içindeki birikimi dışa vurmanın araçlarından biri oluyor sanki ırkçı tepkisi. Burada gencin ve arkadaşlarının davranışlarının barındırdığı kötülüğün farkında olmadıklarını anlatan önemli bir sahne var: Beş arkadaşın kilolu bir genç kadını taciz etmeleri nedeni ile kızın babasından tepki almayı yadırgamaları kötülüğün sıradanlığına iyi bir örnek oluşturuyor. Dumont hikâyenin içine yerleştirdiği başka örneklerle de destekliyor bu sıradanlığı ve öfkenin birikimini. Örneğin Freddy’yi iki ayrı sahnede öfke ile duvarı tekmelerken görüyoruz ve daha sonra bu tekmeleri kendisine çok daha önemli bir hedef buluyor!

Karakterleri özellikle kötü veya sert olarak tanımlamıyor Dumont; onları yaptıkları ya da yapmadıkları ile yargılamadan gösteriyor bize. Çetedeki gençlerden birinin AIDS olan kardeşini hastanede ziyaret ettikleri sahne tüm sessizliği ve sadeliği ile karakterlerinin yumuşak yönünü de gösterirken bize, onların hayatlarını şekillendirenin sadece etraflarında olan bitene (ya da çoğunlukla hiçbir şeyin olup bitmememesine) verdikleri tepkinin (ya da umursamaz bir tepkisizliği doğuran yaşamlarının) sonucu olduğunu gösteriyor. Filmin adında yer alan İsa’nın göründüğü tek sahne de hastanede geçen bu bölüm; hastanın yattığı odada asılı olan bir tasvirde İsa’nın hayatından bir sahne var ve karakterlerden biri “tekrar diriliş”ten bahsediyor burada. Filmin fragmanında oyuncular filmin neden “İsa’nın Yaşamı” adını taşıdığı sorusunu ya bilmediklerini söyleyerek ya da hikâyenin iyiyi ve kötüyü anlatması ile ilişkilendirerek cevaplamaya çalışmışlar. Dumont ne düşünmüştü bilmiyorum ama hikâyenin İsa ile ilgili bu tek sahnesi bir cevap bulmaya pek yardımcı olmuyor.

Karakterlerin motor üzerinde geçen hayatlarına zıt bir şekilde yavaş akan hikâyede cinselliği açık bir biçimde gösteren sahnelerle (bu sahnelerde dublör kullanmış Dumont ve onların isimlerine de yer vermiş kapanış jeneriğinde) göstermiş yönetmen ve karakterlerin bu eylemlerini yine bir boşluğun parçası olarak değerlendirdiklerini söylemek istemiş gibi duruyor. Gidecekleri bando provası öncesi karakterlerden birinin kurduğu “Prova 5.30’da ve saat daha 3’e çeyrek var” cümlesinin ve bu sözlerin söylendiği anın muhtemelen sinema tarihinde bir duygunun en zorlamasız şekilde ifade edildiği anlardan biri olarak yerini alacağı film, Dumont’nun kamerasını yavaş kaydırmalarla hareket ettirdiği ve özellikle final sahnesi ile tüm o yavaşlığın içinden etkileyici bir duyguyu üretmeyi başardığı önemli bir çalışma. Hikâye basit gibi görünebilir ki gerçekten de öyle ve yönetmenlik açısından bakıldığında özel bir yaratıcılığın olmadığı da düşünülebilir ama aslında tüm bunlar Dumont’nun zaten ulaşmak istediği ve başardığı şeyler. Yönetmenin kendisinin de hikâyenin geçtiği bölgede yetişmiş olmasının gözlemci ve gerçekçi anlayışına katkı sağlamış göründüğü bu filmin baş oyuncusu David Douche’un zor geçen bir hayattan sonra 2015 yılında ve henüz kırk iki yaşındayken,evinde çıkan bir yangın sonucu eşi ile birlikte yaşamını kaybettiğini de belirtelim ve görülmesi gerekli eserler arasına gönül rahatlığı ile koyalım bu çalışmayı.

(“The Life of Jesus” – “İsa’nın Yaşamı”)

Share

Under the Shadow – Babak Anvari (2016)

“Yakın zamanda binada kulağınıza tuhaf sesler çalındı mı?”

1980’lerde, doktor kocası Irak’la olan savaş nedeni ile askerî göreve atanan ve küçük kızı ile yalnız kalan bir kadının evindeki kötü ruhlarla mücadelesinin hikâyesi.

İran asıllı Britanyalı sinemacı Babak Anvari’nin yazdığı ve yönettiği bir yapım. Hikâyesi Tahran’da geçse de çekimleri Ürdün’de gerçekleştirilen Birleşik Krallık, Ürdün, Katar ve İran ortak yapımı film aynı zamanda Birleşik Krallık’ın Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterdiği çalışma olmuş 2016 yılında. Irak’ın şehre sürekli olarak hava saldırıları yaptığı günlerde geçen hikâye pek çok farklı nedenle kendisini kapana kısılmış hisseden kadının yaşadıklarını iyi ve ikna edici bir korku filmi atmosferi içinde anlatan başarılı bir eser. Kazandığı pek çok ödülün ve Batılı sinema çevrelerinde gördüğü ilginin arkasında tedirginliğinin nedenleri arasında İslâm Devrimi de olan bir İranlı kadını anlatması da olsa da iyi oynanmış olmasının ve seyirciye korku, yalnızlık ve kıstırılmışlık duygusunu etkileyici bir şekilde geçirebilmesinin payı var asıl olarak. Anvari adına başarılı bir ilk çalışma bu ve sonraki filmi, 2019 yapımı “Wounds”un da korku türüne girdiğini düşünürsek yönetmenin bu türün önemli isimlerinden biri olabileceğinin de sinyalini veriyor bize.

1979 devrimi ve Irak ile İran arasındaki savaşı (1980 – 1988) kısaca hatırlatarak açılan film bu savaştan bazı gerçek görüntülere de yer veriyor başta. İlk sahnede, devrim öncesi ve sonrasında radikal sol örgütlerde faaliyet göstermesi nedeni ile atıldığı tıp fakültesine dönmek isteyen bir kadının bu talebinin yetkililer tarafından bir kez daha ve tekrar başvurmaması uyarısı ile ret edildiğine tanık oluyoruz. Kocası ise kadını zamanını “üniversitede siyasî faaliyetlerde bulunarak heba etmek”le suçluyor ve politikaya bulaşmayıp okuluna devam eden kendisini de “omurgasız olmakla suçladığını” hatırlatıyor ona. Kadının içine kısıldığı birden fazla kapan var: Bir yandan okulunu bitirip doktor olamaması ve bu nedenle annesinin hayalini de gerçekleştirememesi, bir yandan ülkedeki yönetimin yavaş yavaş halkın hayatına soktuğu yasaklar ve baskı, ve diğer yandan da sürekli çalan alarm sesleri ile kendisini hissettiren Irak füzeleri. Kadının yaşadığı ve kaynakları birbirinden farklı bunca baskının bir metaforu olarak görülebilir tanığı olduğumuz doğaüstü olaylar. Ev sahibinin eşinin cinlere inanması ve onun evine sığınmak zorunda kalan ve ebeveynleri öldüğünden beri konuşmayan bir akraba çocuğunun kadının küçük kızına kendisini cinlerden korusun diye verdiği, kedi tüylerinden yapılmış nesne veya kadından önce küçük kızının duyduğunu ve gördüğünü iddia ettiği sesler ve varlıklar gibi unsurlar yaşananların “gerçek” olduğunun kanıtlarından sadece birkaçı. Filmin başarısı sadece bunların gerçek olduklarına veya gerçek olmayıp aslında sadece kadına dehşeti yaşatan baskı kaynakları için bir metafor olduğuna odaklanmayıp her ikisini de mümkün kılan bir yaklaşımı başarı ile önümüze koyabilmesi. Hikâyeyi her iki düzeyde de seyredebilir ve aynı keyfi alabilirsiniz.

Kocasının şehre düşen füzelerden korunmaları için kadını bir an önce Tahran’ı terk edip kayınpederinin evine gitmeye zorlaması, komşularının birer birer apartmandan ayrılması (en yakın komşusunun, oğlunun yaşadığı Fransa’ya gitmesini sadece savaşa değil ülkedeki egemen olan rejime de bağlamak gerekiyor yukarıda belirtilen metafor bağlamında düşünürsek), bir korku anında başı ve kolları açık olarak sokağa fırlamasından dolayı işitilen tesettür azarı ve muhafazakâr komşu ile cinlerin varlığı üzerinden yaşanan tartışma gibi ögeler kadının “gerçek” dünyada hissettiği baskının diğer nedenleri olurken, “doğaüstü” dünyadaki cinlerin baskısı da ekleniyor bunun üzerine ve sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal boyutta da etkilemeyi başarıyor film seyirciyi. Bu bağlamda camdan aniden içeri giren bir elin yarattığı ile evde bir video cihazının varlığına rejimin vereceği tepkiden duyulan endişe aynı derecede önem taşıyor ve kadının hissettikleri üzerinde aynı ölçüde belirleyici oluyor. Kadın ve kızının altında mahsur kaldıkları örtünün gizemli varlığın çarşafı olması ve -daha iyi olmalıymış hissini veren- finali de bu yorumu destekleyen diğer örnekler filmdeki.

Gavin Cullen ve Will McGilivray’in doğu esintilerini de taşıyan müziklerini hazırladığı film, başrol oyuncusu Narges Rashidi’nin performansından da ciddi destek alıyor. Karakterinin farklı bağlamlardaki sıkışmışlığını çok iyi yansıtan oyunculuğu ile Rashidi hemen her karesinde göründüğü filmin önemli bir kozu oluyor. Kızını canlandıran küçük oyuncu Avin Manshadi de aksamayan ve yaşından beklenmeyecek bir olgunluk içeren oyunu ile ona sıkı bir destek sağlıyor. Oyunculuklar yanında filmin ses çalışması da hayli başarılı ve “cinlerin rüzgârlara taşındığını” düşünürsek bu başarı hayli kritik de üstelik. Görüntü yönetmeni Kit Fraser’ın gerçek ve doğaüstü olanların her birini uygun bir görsellikle yakalayan kamera çalışmasını ve kimi kritik sahnelerdeki çarpıcı kamera açılarını ve kısıtlı ama etkileyici kullanılmış efektlerini ve set tasarımlarını da takdir etmek gerekiyor filmin.

Kimi eleştirmenler tarafından şimdiden bir “korku klasiği” olarak ilan edilse de bu sıfat bir parça abartılı gibi sanki. Belki zamanla böyle bir statüye erişebilir ama filmi farklı ve önemli kılanın gerçek hayat ile doğaüstünü gösterdikleri ve ima ettikleri açısından ustalıkla birleştirebilmesi temel olarak; buna karşılık korku türünün ögeleri açısından o derecede yaratıcı değil film. Konuşmayan gizemli çocuk veya oyuncak bebek gibi unsurlar bu türün bolca kullandığı klişeler arasında örneğin ve filmin yaratmayı başardığı gerilim de her zaman çok vurucu bir güçte değil. Yine de, bir klasik ya da değil, kesinlikle çekici bir film bu ve korkuturken düşündürtmeyi ihmal etmemek gibi çok önemli bir başarısı var.

Share