Gnossienne No. 1 – Erik Satie


Erik Satie’nin Gnossienne serisinden 1 numaralı eser. Sanatçının pek çok filmin müzik bandında yer verilmiş bu eserini oldukça geç bir tarihte ve John Curran’ın 2006 tarihli mükemmel W. Somerset Maugham uyarlaması “The Painted Veil” filminde keşfetmiştim. Oysa daha önce seyrettiğim pek çok filmde de kullanılmış bu müzik. Bizde de Reha Erdem “Hayat Var” filminde Satie’den yararlanmıştı. Eserin yarattığı çağrışımlar ve belki de bir görselliğe rahatça dönüşebilecek gibi görünen yapısı bunda en büyük etken. Benim içinse bu parça “The Painted Veil” filminde Naomi Watts’ın hafifçe salladığı yelpazesi, kolera hastalarının arasında gezinmesi, nehirde süzülen kayık üzerinde daha önce incittiği ama şimdi kazanmaya çalıştığı bir kalbin sahibine hafifçe dokunuşu ve işte koca bir hüzün demek. Bir de maalesef Sertab Erener’in gereksiz tacizi.

Share

Yeojaneun Namjaui Miraeda – Sang-soo Hong (2004)

“Yak beni! Yak beni! Biri beni yaksın!”

Güney Kore’den iki erkek ve bir kadının ilişkiler, seks ve bencillik ile örülü hikâyeleri.

İnsan ilişkileri, aşk, iktidar, anılar ve zayıflıklar üzerine genellikle tek planlı uzun çekimler, uzun diyaloglar ve samimiyet ile anlatılan bir film. Sık sık karın eşlik ettiği “temiz” ve sade bir görüntü yönetimi olan film zaman zaman sıra ile çekilmiş duygusu veren ikili/üçlü diyalog sahnelerinden oluşuyor ve bu minimalist tavrı ile bazı seyirciler için monoton bir görüntü verebilir.

Oyunculukların da oldukça sade olduğu filmde duygusal tepkiler bile belli bir ölçünün içinde aktarılıyor ve “tecavüz sonrası”, “terketme” gibi büyük duyguların tetikleyicisi durumlar bile alçak gönüllü bir tarz ile, diyalogların içinde ister doğrudan ifade edilsin ister isterse cümlelerin ardına gizlensin, ve hep bir sakinlik içinde aktarılıyor. Küçük ve sıradan saçmalıkların, rol oynamaların ve komikliklerin hâkim olduğu bir film için doğru bir tavır bu ama kimi zamanlar keşke bu sıradanlığı bir parça daha çekici kılacak ve zenginleştirecek bir “hareketlenme” olsa diye de düşündürtmüyor değil.

Adı ile de kadınların yanında bir yer tutan film insanların ve özellikle erkeklerin mutsuzluklarını atlatmak içinde seks peşinde koşmalarını ve aslında bu duyguyu aşmaya değil sadece görmemeye çalışmalarına da dokunuyor. Keyifli bir müzik, hayatlarımızın gerçekten içinde olan kadar sıradanlık ve hüzün/mizah karışımına sahip olan film ilişkiler ve sıradanlık maskesi ile örtülen küçük zavallılıklarımız üzerine bir çalışma. Garson kız ile flört sahnelerinde olduğu gibi tüm erkeklerin “aslında aynı” olduğunu da söyleyen film özellikle küçük filmlerden hoşlananlar için. Bir arkadaşa hediye olarak yeni yağmış ve henüz insan eli (daha doğru bir deyişle ayağı!) değmemiş karda ilk yürüyen olma hakkının verildiği bir film sadece bununla bile ilgiyi hak ediyor aslında.

(“Woman is the Future of Man” – “Kadın Erkeğin Geleceğidir”)

Share