White Hunter Black Heart – Clint Eastwood (1990)

“Biz Tanrıyız. Yarattığımız insanların hayatını kontrol eden küçük ve kötü tanrılar. Yaşamalarına veya ölmelerine karar veriyoruz”

Adı doğrudan belirtilmese de “The African Queen” filminin çekimleri sırasında yönetmen John Huston’ın çekimleri aksatan av tutkusunun hikâyesi.

Clint Eastwood’un klasik sinema anlayışını takip eden ve özellikle sinema tutkunlarını cezbetme ihtimali yüksek olan filmi kibire varan bir ukalalık, başına buyrukluk ve zekâ örneği bir yönetmenin hikâyesini anlatıyor. Sinemanın büyük yönetmenlerinden John Huston’ın filmde gösterilen ve bir romandan uyarlanan karakteri aslında ilk bakışta pek de bu yönetmene duyulan bir saygı/sevgi gösterisinin örneği değil gibi. Film daha çok onun tutkusunu, tutkusunun peşinden gitme kararlılığını, farklılığını ve sinemasal yetkinliğinden kaynaklanan gücünü arkasına alan cesaretini anlatıyor gibi. Hollywood gerçekleri ile kendi istediği sinemayı yapmak arasında elinden geldiğince ikincisinden yana tavır koyan, politik doğruculuğu dışlayan, söz ustası ve sık sık da Hemingway’i çağrıştıran bir profile sahip bir yönetmen bu filmde anlatılan. Dolayısı ile ilk bakıştaki izlenimin aksine karakterinin tutkulu ve özgür yaklaşımının yanında durduğu söylenebilir filmin.

Eastwood’un başrolü de üstlendiği film sanatçının en parlak oyunlarından birini vermesine fırsat verse da en az onun kadar başarılı bir isim senarist James Agee rolündeki Jeff Fahey olmuş. Diğer karakterlerin daha geride kaldığı film, Katharine Hepburn ve Humprey Bogart karakterlerini de canlandırarak sinemaseverler için gerçek bir nostalji duygusunun oluşmasına aracı oluyor.

Politik açıdan bakıldığında, yerli Afrikalılara ikinci sınıf insan muamelesi gösteren diğer beyazların aksine onlara daha yakın davranan bir karakter var karşımızda ama sonuçta bu yakınlık yine ve sadece “iyi bir beyazın” davranışın ötesine geçen bir tavır değil. Yerlilere daha iyi davranan bir karakterin varlığının asıl soruların sorulmasına engel olması mümkün değil çünkü. Beyaz efendi iyi olabilir ama ortada hizmet eden siyahlar ve hizmet edilen bir beyaz gerçeği var. Filmin bu konularla ilgili herhangi bir sorusu, derdi yok ve ırkçı kolonyalistlere karşı iyi bir kolonyalist kötünün iyisi gibi son tahlilde pek de bir farklılık içermeyen bir yaklaşım.

Görüntü yönetiminin zaman zaman “gün batımında Afrika” gibi klişelere sapan bir yaklaşımı olsa da genelde etkileyici olduğu film, anlattığı tutkuyu ve tutkunun sahibini gereği kadar iyi analiz etmemiş olsa da hem özellikle sinemaseverler için özel bir anlama sahip hem de kendisinin “sözcük, fikir ve melodi satan fahişelerden biri” olduğunun farkında olan ve bu nedenle seçtiği ayrıksı duruşu da ancak bir noktaya kadar götürebileceğini bilen karakteri ile ilgiyi hak ediyor.

(“Beyaz Avcı Kara Yürek”)

Share

De Battre Mon Coeur s’est Arrêté – Jacques Audiard (2005)

“Emlakçıyım. Binalara fare salıyorum, suyu elektriği kesiyorum. Bazen arkadaşlarla beyzbol sopası alıp gideriz. İnsanları evden çıkmaya zorlarız”

Piyanist olmak ile acımasız bir emlakçı olmak arasında kalan bir adamın hikâyesi.

James Toback’ın 1978 tarihli “Fingers” filminden uyarlanan bu film, Amerikalıların yaratıcılık sıkıntısı çektiğinde Avrupa ve Uzak Doğu sinemalarına dönmesinin tam tersini yapıyor ve ortaya çok başarılı bir sonuç koyuyor. Temel olarak bir ikilemin filmi bu, her bireyin hayatı boyunca karşılaşabileceği ve işte o aşamada yaptığı seçimlerin (veya seçim yapmaktan korkmanın) sonraki tüm hayatını etkileyeceği türden.

İlk sahnelerinde diyalogları ve çekimleri ile sanki bir uyuşturucu satıcılığı içinde imiş gibi gösterdiği adamların gerçek işini anladığımızda iki iş arasında fark olmadığı mesajını vererek başlayan film tüm süresi boyunca kahramanımızın içinde bulunduğu ikilemde hangi tarafta olduğunu açıklıkla ve sıkça vurguluyor. Bir tarafta günümüzün geçerli değerlerinin öne sürdüğü yasal ama etik olmayan bir iş var ve kahramanımızın bu işteki yetkinliği ortada. Diğer tarafta ise tüm enerjisini ve tutkusunu adamasına rağmen arzu ettiği seviyeye gelemeyeceği bir iş var. Film boyunca bu iki seçeneğin arasında bocalayan adamı, ve yaşadığı ikilemin boyutlarını ve karakteristiklerini seyirciye taraf tutmaktan çekinmeden gösteren senaryo filmin en başarılı öğelerinden biri. Bu senaryoya bir eldiven gibi uyan mizansen anlayışı ve özellikle Romain Duris’nin oyunculuğu filmin başarı düzeyini oldukça yukarıya taşıyor.

Filmin hemen tüm karelerinde görünen Duris zaman zaman “fiziksel” bazen de duygu yüklü oyunculuğu ile özellikle babasının cesedini bulduğu sahnede zirveye çıkan bir gösteri sergiliyor. Abartılı bir oyunculuğa kaymaya çok uygun olan bu sahnede Duris karakterini yapaylıklardan arınmış bir şekilde tüm çıplaklığı ile karşımıza getiriyor. Benzer şekilde, arkadaşının eşine söylediği yalanın ortaya çıktığı sahnede takındığı “beceriksiz” tavırda da yaşadığı tüm panik, tereddüt ve şaşkınlığı bize aynen geçiriyor. Tüm film süresince “özdeşleşmeye” inanılmaz bir doğallıkla çağırıyor ve hikâyesine ortak ediyor bizi oyuncu ve onun sık sık karşımıza gelen hareketli elleri ve parmakları bile iyi bir oyuncunun nasıl tüm vücudu ile oynayabileceğini ispatlıyor seyredene.

Tüm süslemelerden arınmış görünen basit bir hikâyeden böylesine bir başarı elde edilmesinde bir diğer büyük payın sahibi yönetmen Jacques Audiard. Bir şekilde filme zarafet katmayı başarmış, bu başka bir yönetmenin elinde çok farklı yerlere gidebilecek senaryoya. Hareketli bir kamera kullanımı, zaman zaman stilize bir anlatım ve baş kahramanın serbest bırakılmış görünen oyunculuğunda da kendini gösteren oyuncu yönetimi filmi geldiği o başarılı noktaya taşıyan önemli faktörler.

Yok etmenin karşısına yaratıcılığı koyan film, sanatın yaratıcılık yolu ile insanları yukarılara taşıması ile içinde bulunduğumuz ekonomik düzenin gereklerinden biri olan ve güçlüye hizmet etmek anlayışı üzerine kurulu diğer işin insanları yok etmesi ve onlara yaşam hakkı tanımamasını karşı karşıya getiriyor böylece. Bir tarafta boş evlere yerleşen kaçak göçmenleri o evlerden atmaya odaklı bir iş, diğer tarafta ise bir göçmenden alınan dersler ile edinilmeye çalışılan bir kariyer; ötekini yok eden bir anlayış ile ötekinin zenginliğinden beslenen bir anlayış. Film bu karşılaştırmayı başka araçlar ile de sık sık yapıyor; bir tarafta bir sanatçı anne, diğer tarafta kaba bir baba veya bir tarafta sertliğe prim veren bir baba diğer tarafta o babanın aşağıladığı ince ruhlu bir emprezaryo. Birbirlerinin dillerini bilmeyen iki insanın sanatın o birleştirici dili üzerinden bir araya gelebilmelerini ve birlikte yaratabilmelerini samimi duygular ile gösterebilen ve kalbimizin ritimlerini kaçırmamak ve/veya birini kaçırdığımızda her zaman yakalanabilecek yeni bir ritim olduğuna inanmak üzerine şık bir film.

(“The Beat That My Heart Skipped” – “Kalbim Bir An Durdu”)

Share