Broken English – Zoe R. Cassavetes (2007)

brokenenglish

“Bir şeyleri yanlış yapıyor olmalıyım ama ne olduğunu bilmiyorum”

 

Doğru erkeği bulamamış olmanın sıkıntısı ve bulamayacak olmanın korkusu ile yaşayan 30’larında bir kadının hikâyesi.

 

Bağımsız filmlerin kraliçesi Parker Posey’ın sürüklediği film öncelikle sinemasal referansları ile dikkat çekiyor. Filmin yönetmeni Zoe Cassavetes bağımsız Amerikan sinemasının benzersiz yönetmeni John Cassavetes’ın ve bu filmde kahramanın annesi rolünde oynayan Gena Rowlands’ın kızı. Erkek kardeşi (Nick) yönetmen, kız kardeşi (Alexandra) ise bir oyuncu. Rollerden birinde karşımıza oyunculuk da yapan ve özellikle Paper Moon ile adını duyurmul olan yönetmen Peter Bogdanovich var. Bir flört başlangıcı denemesinde gidilen sinemada oynayan film Amerikan sinemasının bağımsız ve uyumsuz yönetmeni Nicholas Ray’in “In a Lonely Place” adlı filmi. Tüm bunları göz önüne alınınca kendisi de bağımsız sinema örneği olan bu filmin bu sinemaya bir saygı duruşu içerdiğini söyleyebiliriz.

 

Çaresizce seveceği birini bulma telaşındaki bir New York’lu kadının şanssızlığını, yalnızlığını sorguladığı ve bu sorgulamaya ve doğru aşk arayışına bizi de dahil etmeyi başardığı bir çalışma bu. Posey karakterini -doğru kelime mi bilmiyorum ama- tam bir “hafiflikle” canlandırıyor. Baştaki “yalnız kadının hazırlanma sahnesi”, ters giden tüm randevulardaki şaşkınlığı, panik atak geçirdiği andakikorkusu çok başarılı oynanmış bölümler. Komikliği, zavallılığı ve içtenliği ile sizi yanına çekip macerasına sizi de katan bir karakter bu.

 

Aşk arayışının Paris’te sonlanma ihtimali ve bu rolde Melvil Poupaud’un çizdiği genç Fransız karakteri neyse ki filmi klişe bir Paris romantizmine boğmadan işlenmiş konular. Babası John Cassavetes’ın Love Streams filminde annesi Rowlands’ın canlandırdığı karakter sevgisi ile zaman zaman kızını boğarken bu filmde kahraman diğerleri gibi yalnız kalmamak için seçilen bir birlikteliği değil gerçek aşk büyüsünü arayan bir karakteri anlatıyor ve bu bağlamda bağımsız sinemanın temelde insan ilişkileri ve bu ilişkilerde sevgi ve aşk odaklılığını seçen yapısını tekrarlıyor.

 

Hafif ama özellikle belli anlarında oldukça etkileyici, kendinizi tüm film boyunca kahramanının yanı başında hissedeceğiniz, mutlu son için sizin de çaba göstereceğiniz bir film bu. Belki tek kusuru bir yandan filmi de çekici kılan “hafifliği” ama sonuçta yalnızlık ve aşkın büyüsü üzerine hiç de büyük laflar etmeden sizi de arayışına katabilen bir film kaçırılmamalı.

(“Aşkın İngilizcesi”)

Share

Interview – Theo van Gogh (2003)

interview

“Gerçeğe hizmet etmek için yalan söylüyorsun”

 

Bir politika muhabirinin popüler bir oyuncu ile yaptığı röportajın hikâyesi.

 

Hemen tamamı tek bir oda içinde geçen ve bu nedenle başarısı oyunculuklara, diyaloglara ve yönetmenin becerisine çok bağlı olan ve bu bağlamda bakıldığında da aksamayan bir film. Sinemada pek çok örneği olan bir durum bu; bir oda içinde iki kişi. Birkaç başarılı örnek vermek gerekirse, Joseph Mankiewicz’in Anthony Shaffer’ın oyunundan uyarlanan filmi “Sleuth”, Richard Linklater’ın üç kişi arasında geçen filmi “Tape” gösterilebilir. Bu örnekler dışında da tümü olmasa bile sıradan seyirci için yorucu olabilecek iki kişinin karşılıklı diyaloglarına dayalı uzun bölümleri olan filmler de var. Steve McQueen’in 2008 yapımı filmi “Hunger” uzunca bir bölümünde bir hapishane ortamında karşılıklı bir masada oturarak konuşan bir mahkum ile bir rahibi karşımıza getiren çok başarılı bir filmdi. Tüm bu örnekleri hatırladığımızda -bu tür filmlerin ayakta kalabilmesinin yukarıda saydığımız temel ön şartlarını hatırlayarak- diyalogların bariz bir şekilde öne çıktığını görüyoruz ve diyaloglar doğal olarak  kahramanlarının zekâlarını yarıştırdığı ifadelerle dolu oluyor.

 

Üstteki girişten yola çıkarak bu filme baktığımızda filmin belki çarpıcı bir şekilde olmasa da başarılı olduğunu söylemek mümkün. İstemeden ve küçümseyerek gelinen bir röportajın hikâyesi olan bu film türünün diğer örnekleri gibi çekişme, didişme, zekâ yarışı, itiraf, ironi, baskı ve sürpriz son içeriyor. Karşılıklı sırların ortaya döküldüğü, yaraların deşildiği, rollerin sık sık değiştiği, önyargıların gizlendiği/ortaya döküldüğü ve genelde olduğu gibi üstün görünenin küstahlığına yenildiği bir son.

 

İki oyuncunun da başarılı performans verdiği filmde gerçek hayatta da ağırlıklı olarak popüler TV dizilerinde oynayan bir oyuncu olan Katja Schuurman ve Peter Bokman özellikle bazı bölümlerde zor rollerinin altından başarı ile kalkıyorlar. Bokman’ın “soğuk itiraf” sahnesi veya Schuurman’ın yalanlarla dolu sahneleri gibi.

 

Diyalogların bazen komik anlar da yarattığı, süresi dozunda tutulmuş bir film bu. Bir başyapıt değil kesinlikle ve bir süre sonra filmin nereye gideceğini tahmin etmeye başlıyorsunuz ama yine de seyre değer. Heyecanı “rüya içinde rüya içinde rüya” felsefeleri ile süslenmiş baştan çıkarıcı aksiyon filmlerinde değil de hayatın gerçek savaşlarının geçtiği “ilişkilerin” filmlerinde arayanlar için. Kapanış jeneriğinde filme de gayet uygun bir şarkı ile Dusty Springfield’ı da karşımıza getiriyor.  

(“Görüşme”)

Share