Mardi Ke Ba Barf Amad – Marziyeh Meshkini / Mohsen Makhmalbaf (2009)

the-man-who-came-with-the-snow“Herkes birbirinden korkar oldu. Biz de senden korkuyoruz.”

 

Karlı bir günde bir bara gelen yabancının neden olduğu soru işaretlerinin hikâyesi.

 

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden hemen sonra toplumun içine düştüğü kaosu ve geçirdiği dönüşümü hemen tamamı tek bir mekanda geçen ve araya giren kar altındaki rayların görüntüsünün eşlik ettiği bir hikâye ile anlatan bu film çok karamsar bir tablo çiziyor bize. Herkesin sahip olduğu her ne ise onu satmaya çalıştığı bu filmde yoksulluk, yozlaşma, ve çöken ve yeniden kurulmaya çalışılan bir toplumun karabasanı anlatılmaya çalışılan. Bondarchuk ve Okeyev gibi yönetmenlerle çalışmış bir oyuncu kadının pek de tekin olmayan bir barı işletmesi ve bu barın eskiden bir kültür merkezi olması insanların içinde bulunduğu düşkünlük durumunun örnekleri.

 

Mekan kısıtı nedeni ile daha çok bir tiyatro oyununu hatırlatan ve sahneleme mantığı ile de zaman zaman bir deneme tiyatrosunun izlerini taşıyan film bir hikâye anlatmaktan çok bir durumu göstermenin peşinde ve sıradan bir seyirci için sınırları zorlayacak bir anlatıma sahip.

 

Hemen sadece kırmızı, siyah ve yeşil renklerin hâkim olduğu ve kırmızının da ağır bastığı bir renk paleti ile oluşturulan görüntüler ve barın izbe ve karanlık hali, zaman zaman görüntüye gelen kar fırtınası ile dengeleniyor gibi ve gerek filmin sonu ve gerekse bu kar beyazlığı filmin karanlık atmosferinde yine de bir umudu işaret ediyor. Uzun çabalara rağmen yakılamayan bir kibritin yabancı tarafından kolayca yakılması ve bu yabancının aslında içeriden biri olduğunun ortaya çıkması da yine bu bağlamda değerlendirilebilir.

 

Hazır olmadıkları ve doğası gereği zaten birilerinin diğerleri aleyhine mutlu olabileceği bir yeni düzenin altında ezilen insanların ve dağılan hayatlarının hikâyesi.

(“The Man who Came with the Snow” – “Karla Gelen Adam”)

Share

Kôhî Jikô – Hsiao-hsien Hou (2003)

kaha-jika

“Tren seslerini kaydederken demiryollarının ruhunu mu bulmaya çalışıyorsun?”

 

Tayvanlı bir bestecinin izlerini bulmaya çalışan Japon bir kadın yazarın minimal hikâyesi.

 

Ünlü Japon yönetmen Yasujirô Ozu’nun 100. doğum yılı nedeni ile Hsiao-hsien Hou tarafından çekilen ve bir yandan anlatım biçimi olarak Ozu’nun izinden giderken bir yandan da Ozu’dan sonra değişen Japonya’yı da sorgulayan bir film bu. Özellikle Ozu’nun Tokyo Hikâyesi filmini çağrıştıran bu çalışma tıpkı bu film gibi ve kısmen de Hou’nun diğer filmleri gibi “sakin” bir film. Kamera hareket ettiğinde asla hızlı yapmıyor bunu. Perdede sabit bir dekoru izlerken oyuncular karenin dışında kalabiliyor, kamera oyuncuların hareketlerini bazen takip edip bazen etmiyor. Genelde uzun ve tek çekimlerden oluşan film Ozu referansının da net bir şekilde gösterdiği gibi sıradan sinema seyircisi için değil. Filmin bu doğal ve düşük temposu sokak görüntülerinde sık sık karşımıza çıkan yaşlı Japonların temposu ile aynı ve aslında bu gerçekçi tavrı ile tüm yapaylıklardan arındırılmış bir sinema vaat ediyor. Gerçek hayatın izini süren film perdedeki görüntüyü takip eden seyirciyi o andaki sahnenin doğal bir parçası haline getiriyor ve göreceklerini de eğer o sahnenin bir parçası olsaydı ne olacaksa onunla sınırlıyor çoğu zaman.

 

Ozu’ya adanan bu filmde doğrudan bir Ozu göndermesi yok ama onu tanıyanlar için yakın gelecek pek çok öğe var. Anlatılan hikâye temelde bir aile hikâyesi; aile bireylerinin birbirleri ile ilişkileri ve bir “sorun” olduğunda alınan tavırların nasıl şekillendiği. Bu bağlamda, filmde kahramanların tepkisi tipik bir Ozu filminden çok farklı ve değişen Japonya’yı en çok vurgulayan husulardan biri de bu. Değişen dünya ile oluşan bu farklılaşma doğru bir tavır film açısından ve bu yolla bir yandan Ozu’yu anarken, diğer yandan da onun bıraktığı yerden ileriye gidip belki de Ozu’nun da seçeceği bir yolu gösteriyor bize. 60’lardan önceki bir Japon ailesinde geçecek bir Ozu filminde bu filmin hikâyesi çok daha farklı şekillenirdi muhtemelen. Burada ise kayıtsız, sakin ve soğukkanlı tavırlar özellike filmin baş kadım kahramanının en temel özellikleri olarak gösteriliyor.

 

Açılış sahnesi ile de Tokyo Hikâyesini çağrıştıran filmde trenler bir “leitmotif“ olarak karşımıza geliyor sık sık; kahramanımız film boyunca tren seyahatleri yapıyor, bir başkası trenlerin ve istasyonların seslerini kaydediyor, kamera sürekli trenleri karşımıza getiriyor. Son sahnesinde şehir ve trenler görüntüsü ile parlak bir kapanış yapan film bu araçları hayatın doğal bir parçası olarak sunuyor bizlere; o kadar ki sık sık evleri adeta yalayarak geçen banliyo trenlerinin görüntüleri geliyor karşımıza.

 

Sessizce yenen bir yemek, hayatın kendisi kadar doğal oyunculuklar, trenler ve Ozu size göre değilse yorucu olabilecek bu filmde yönetmen bence Ozu’ya ithaf edilmiş ve onu taklit eden bir eser üretmek yerine, Ozu’yu yaşatmayı ve günümüze getirmeyi tercih ederek çok doğru bir iş yapmış. Duru, gerçek ve hüzünlü bir film.

(“Café Lumière”)

Share