Au Voleur – Sarah Petit (2009)

au-voleur

“Bir noktadan sonra yaşadığını sana sadece başkaları söyleyebilir”

 

Hırsız bir genç ile ona aşık olan bir öğretmenin kaçış hikâyesi.

 

İlk uzun metrajlı filminde yönetmen Sarah Petit zaman zaman parıltılı anları olan ve ilginç müzik seçimleri ile dikkat çeken ama “yeterince” olmamış bir çalışma ortaya koymuş. İki ana bölümden oluşan filmde (kahramanları tanıdığımız ve kaçış öncesi olayların olduğu bölüm ve sonraki kaçış bölümü) sanki yönetmen de iki ayrı film ortaya koymuş gibi.

 

İlk bölüm oldukça düşük  bir tempoda ve birbirinden nedense kopuk görünen sahnelerle geçerken özellikle filmin kadın kahramanını yeterince tanımamıza imkân verilmiyor ve onun daha sonraki eylemlerini de bu nedenle yerine oturtamıyoruz. Sanki tüm bu bölüm üzerinde fazla durulmadan çekilmiş ve sadece diğer bölüme giriş amacı ile tasarlanmış gibi.  İkinci bölüm ise bir “Bonnie and Clyde” hikâyesi havasında geçiyor ve yönetmenin özellikle görsel becerisinin ön plana çıktığı ve kahramanlarına daha fazla ısınmamıza imkan verdiği bir havası var. Buradaki Bonnie and Clyde havası ile kastettiğim, o filmdeki iki kişinin bir alternatif dünya yaratma çabası.  Filmin hemen tüm başarılı sahneleri de bu bölümde; yiyecek çalmak için girilen bir evde ev sahibi ile karşılaşma, sakin akan bir ırmakta sürüklenen kayık görüntüleri ve tüm bunlara eşlik eden Amerikan folk şarkıları.

 

Sürekliliği sağlamak konusunda sıkıntıları olan, bir türlü akması gerektiği gibi akmayan bu film Guillaume Depardieu’nun son filmi ve bu talihsiz genç oyuncunun anısına ve belli sahneler ile sınırlı da olsa görsel atmosferi için seyredilebilir.

(“A Real Life”- “Gerçek Hayat”)

Share

Innocence – Lucile Hadzihalilovic (2004)

innocence

“İtaat mutlu olmanın tek yoludur”

 

Yatılı bir okulda büyüme sancısı içindeki küçük kızların hikâyesi.

 

Takibi seyircide de çaba gerektiren, yorumlaması daha da zor olan filmlerden. Metaforların, allegorilerin (belki bir kısmı filmi yapanların kontrolünün ve amaçladıklarının ötesinde) uçuştuğu, nerede ise her bir anı, olayı, karakteri için biribirinden bağımsız yorumların yapılabileceği ve “bir filmi anlamak ve okumak” üzerine düşündüren filmlerden. Tüm bunların ötesinde bir derdi olan, seyircinin yönetmenin getirdiği noktadan ileriye taşıyabileceği filmlerden.

 

İlginç bir açılış jeneriği ile başlayarak filmde tüm emeği geçenleri filmin sonunda değil başında gösteren ve bu anlamda belki de bitişi ile birlikte sizi aniden bir bilinmez boşlukta bırakmayı amaçlayan film tüm sahnelerinde gerilim/mistisizm/korku/bilinmezlik kavramları ile ve bu bağlamda seyircisi ile oynayıp duruyor. Uyarlandığı kısa hikâyede olduğu gibi filmde de hikâyenin sonu açık ki filmin tümü düşünüldüğünde aksi doğal olmazdı diye düşünüyorum. Zaman zaman Tarkovsky filmlerini çağrıştıran bir görselliği barındıran film hemen hiçbir anında bu görselliği tüm o video klip estetiği taşıyan filmlerin aksine tek başına bir seyir unsuru yapmayıp atmosferi yaratan diğer unsurların (kamera açıları, senaryo, oyunculuk, diyaloglar vs.) destekçisi olarak kullanıyor.

 

Hikâyeyi bir yatılı okulda büyüme sancısı içindeki genç kızların hikâyesi olarak düz bir mantık ile okumak da mümkün ve zaman zaman sizi buna yönlendiriyor film ama bir yandan da tüm o tabutla varış sahneleri, kızlar arasındaki hiyerarşiyi gösteren farklı renkteki saç kurdeleleri, diğerlerinin hiç gösterilmeyen yüzleri, bekleneceğinin aksine bale performanslarının sıradanlığı ve tüm o yasaklar hep başka şeyleri işaret ediyor.

 

Tüm bu bilinmezliğin yanında film aslında başta ismi ile olmak üzere konusunu açıkça beyan ediyor. Tüm o beyaz elbiseler, örgülü saçlar, kurdeleler, genç kızlığa geçişin öncesindeki farklı yaşlardaki kızlar; evet film masumiyet ve masumiyetin yitirilişi üzerine. Masumiyetin yitişi de filmin sonundaki genç erkeklerle karşılaşma sahnesi ile vurgulanıyor olsa gerek.

 

Beyaz elbiseler ve ortadan kaybolanlar ile “Picnic at Hanging Rock” filmini de çağrıştıran ve ses kurgusunun başarısı ile de dikkat çeken filmin size neleri çağrıştıracağı, metaforlar konusunda kendinizi ne kadar rahat hissedeceğiniz tamamı ile birikiminize de bağlı bir yandan. Darwin’in doğal seleksiyonu da çıkabilir karşınıza, Tarkovsky filmlerindeki görüntü ve metafizik çağrışımların birlikteliği de. Tüm o yasaklarla birlikte her okulun aslında şu ya da bu düzeyde bir küçük faşist topluluk örneği olduğunu da hatırlayabilirsiniz, büyümenin ve özellikle bir genç kız olmanın hüznü ve korkutuculuğu üzerine de düşünceler geliştirebilirsiniz.

 

Belki  kurguda bir parça daha kısaltılsa daha da etkileyici olabilecek olan film  yorucu ama heyecanlı bir seyirlik. Çocuklar ve cinsellik konusunda rahatsız edici çizginin öncesinde dursa da tedirgin edebiliyor bu anlamda ama konusunu düşününce hoş görülebilir bir durum bu. Doğanın başarılı kullanımı ile de hatırlanacak, çocukluk/genç kızlık/kadınlık üzerine etkileyici bir film.  Etkileyiciliği aslında kendinizi filme bırakmanıza da çok yakından bağlı; düz mantık ile yaklaşılırsa, sıkıcılık ve anlamsızlık gibi iki korkutucu duygu kapıda hazır bekliyor.

(“Masumiyet”)

Share