Russkiy Kovcheg – Aleksandr Sokurov (2002)

russkiy_kovcheg

“Sonsuza dek yolculuk bizim kaderimiz. Sonsuza dek yaşamak…”

 

Rusya’nın 19. ve 20. yüzyıl tarihinin hikâyesi.

 

“Alexandra”, “Mat i syn” ve “Otets i syn” gibi başyapıtların yönetmeni Aleksandr Sokurov’dan çok cüretkâr ve en az cüretkârlığı kadar başarılı ve sadece hayal etmesi bile nefes kesen bir film. “Gözlerimi açıyorum ve hiçbir şey görmüyorum” sözleri ile başlayan film, bu sözlerin tam aksine çok şey görüyor ve gösteriyor, ve hem sanatsal hem teknik becerinin buluştuğu bir sinemanın neler başarabileceğine parlak bir örnek oluşturuyor.

 

Dijital bir kamera ile çekilen ve tümü tek bir çekim ile oluşturulan filmin hazırlığının ne kadar önemli olduğunu, tüm o oyuncuların, koreografinin, kamera hareketlerinin ve açılarının nasıl nasıl tek tek önceden düşünülüp planlandığını ve tüm bunların nasıl bir doğallık duygusu ile başarıldığını düşününce yönetmeni ve aslında tüm ekibi takdir etmemek mümkün değil. Filmi sadece hayal etmeleri bile yaratıcılarının nerede durduğunu göstermeye yeterli. İlk üç denemesi başarısız olan film sonunda dördüncü denemesinde bunu başarmış ve ortaya çok parlak bir sonuç çıkmış.

 

 St. Petersburg’taki Hermitage müzesinde çekilen filmde, kamera tek bir çekimde müzeye giriyor, odaları dolaşıyor, koridorlarda koşuyor, arada durup müzedeki resimler ve diğer objeler üzerinde nefes alıyor. Rus tarihinden karakterler kısa bölümler halinde karşımıza çıkıyor, tarih sık sık değişiyor, tarihteki bir andan diğerine inanılmaz  bir yumuşaklık içinde geçiş yapılıyor.

 

Tarih, kültür, ihtişam, ulus olmak üzerine bu sanatsal ve entelektüel deneme pek çok iz bırakacak bölüm içeriyor; koridorda koşan genç kızlar, tablolar ile konuşan kadın, tabloları anlatan ve onlara aşık bir kör kadın, İran Şahının elçilerinin kabulü vb. Filmin final bölümü olan balo sahnesi ise tek kelime ile olağanüstü. Filmin de en uzun bölümü olan bu sahne sadece balo ve dans görüntüleri ile değil en az onlar kadar filmin de kapanışı olan “balonun dağılışı” görüntüleri ile nefes kesiyor. Burada kamera kalabalığın içine giriyor ve onun bir parçası oluyor. Arada kulağa takılan o sıradan cümleleri kaydediyor, insanların yüzlerine odaklanıyor ve ortaya bence sinemanın en gerçekçi görüntülerinden bazıları çıkıyor.

 

Tüm filmi tek bir çekim ile tamamlamak gibi bir özelliğin bir filmin teknik başarısını sanatsal başarısının önüne geçirmesi riski var ama burada bu riskin adından bile söz etmek yanlış. Anlattığı dönemlerin görkemini oturttuğu sanatsal çerçeve inanılmaz başarılı çizilmiş. Filmden geriye kalan bir hüzün duygusu var ve bir de “Rus” olmak üzerine ve elbette Rusların çok daha iyi anlayacağı veya belki sadece onların anlayabileceği derin düşünceler, “Avrupalı olmak ile Rus olmanın farkı” üzerine analizler, sembolik bir konuşma ile hissettirilen Avrupa olsa da olmasa da ileriye gidecek bir Rus halkı fikri.

 

Belgesel, dramatik belgesel ve kurgu atmosferlerinin tümünü taşıyan, hiçbir anında monotonluğa düşmeyen, anlattıklarına tutkulu ama bilinç ve entelektüellik dolu bir aşk ile yaklaşan bir film. Her halkın kendi hikâyesini Sokurov’un gözü ile görmeye hakkı olmalı! Sonuçta filmde de söylendiği gibi “Ebedi halk, ebedi halk…”.

(“Russian Ark” – “Rus Hazine Sandığı”)

Share

Asylum – David Mackenzie (2005)

asylum

“Zamanla yaşadığın şok geçecek ve çok ama çok üzüleceksin. Bu üzüntü asla geçmeyecek”

 

Kocasının çalıştığı psikiyatri hastanesindeki hastalardan birine tutku ile bağlanan bir kadının çöküşe gidişinin hikâyesi.

 

2009’da genç yaşta ölen Natasha Richardson’ın başarılı oyunu ile dikkati çeken ama onun dışında olay örgüsü ve anlatım biçimi ile sınıfta kalan bir film. Uyarlandığı romana ne kadar sadık kalmış bilmiyorum ama doğru ve dürüst bir karakter incelemesine gitmeden sadece anlatmak istediği “kötülüğe” odaklanmış, hikâyenin akışına inanmamızı bekleyen ve bunun için yeterince çaba göstermeyen bir film bu. Kadının bize hissetirilmeye çalışılan ama başarılamayan geçmiş hikâyesi birdenbire oluşuveren tutkusunu açıklamakta çok yetersiz kalıyor. Ian Mc Kellen’ın sağlam bir dramda çok başarılı görünecek oyunu bu filmin başarılamamış atmosferinde fazla görünüyor ve garip duruyor bu nedenle.

 

Muhafazakârlık, 50’lerde kadının toplumdaki ikinci planda kalma üzerine kurulu rolü ve belki de ana tema olarak bastırılmış eşcinselliğin sürüklediği karakterlerin ruh haline değinen film daha inandırıcı ve ikna edici bir senaryo ile daha iyiye gidebilecek bir potansiyel taşıyan ama hiç de uzun bir süresi olmadığı halde bir türlü bitmeyecek gibi görünen (ki aslında burada en temel problem, olayların akışının sanki “film bitti” gibi kurgulanması ama herhangi bir sürpriz içermeyen böyle bir yaklaşımın da filme sadece anlamsız bir hava vermesi) bir sonuca ulaşmış. Tutkunun, bastırılmış duyguların ve bir sanatçının başarısız olmasının neden olabileceği kötülükler üzerine bir başarısız deneme.

(“Tutku Çemberi”)

Share