The Cry of the Owl – Jamie Thraves (2009)

cryoftheowl

“Sence başımıza gelenlerin olmasının bir sebebi var mıdır?”

 

Bir adamın masum bir röntgencilikle başlayan ve başına gelenlerin hikâyesi.

 

Claude Chabrol’un da 80’lerde sinemaya uyarladığı bir Patricia Highsmith romanının yeni uyarlaması. Ripley serisi ile tanınan Highsmith’ten yapılan bu uyarlama ilginç bir şekilde en çok da senaryosunun ve olay örgüsünün vasata ve bazen onun da altına çektiği bir film. Kitapta gayet iyi duran bir olay örgüsü ve peş peşe gelen problemlerin zavallı durumuna düşürdüğü bir adamın hikâyesi sinemada nasıl bu kadar yapay görünebilir düşünmek gerek.

 

Gayet iyi başlayıp iyi bir gerilim filmi olma yolunda hayli umut veren filmde özellikle ikinci yarıda olaylar rayından çıkıyor ve inandırıcılık konusunda pek de başarılı olamıyor. Paddy Considine’ın sakin ve umutsuz/depresif karakteri filmin en ve belki de tek akılda kalan yanı ama onu da romana borçlu olduğunu düşünürsek sinemasal anlamda ortaya çıkan bir başarıdan söz etmek zor.

 

Şaşkın karakterin komik duruma düşmesini anlatırken kendi komik olan sahneler, üst üste gelen tesadüfler ve zayıf diyalogların zayıflattığı film yine de zaman zaman da olsa yaratmayı becerdiği karanlık atmosferi, ne olursa olsun bir Highsmith romanının izlerini taşıması ve tüm kötü tesadüflerin kendisini bulması ile iyice ufalan küçük adam karakteri ile  kalıcı olmasa da ilgiyi hak edebilir. İlk uyarlamayı da seyrederek, Avrupa’da yaşamayı seçmiş bir Amerikalı romancının eserine Amerikan ve Avrupalı yaklaşımların kıyaslamasını yapmak da eğlenceli olabilir.

(“Baykuşun Çığlığı”)

Share

Shake Hands with the Devil – Michael Anderson (1959)

shakehandswiththedevil

“Biz yüzlerle değil üniformalarla savaşıyoruz”

 

1921 yılında İrlanda’da İngilizlere karşı savaşan IRA’nın bağımsızlık mücadelesine katılmak zorunda kalan bir gencin hikâyesi.

 

Temel olarak IRA örgütünün mücadelesine ve bu mücadele içindeki tam bağımsızlığı ve buna bağlı olarak savaşı isteyenlerle kısmi barışı kabul edenlerin çekişmesine odaklanan film tüm bu süreci bir parça romantizm de ekleyerek ve hassas noktalara pek dokunmadan anlatmayı seçmiş. Politikadan ve şiddetten uzak durmaya çalışan bir tıp öğrencisinin istemeden de olsa girdiği savaş içinde bu öğrencinin sertlik yanlısı şahinlerle mücadelesinin tarafında duruyor yönetmen ve bu bağlamda bugün bazılarınca hala tartışılan ve IRA ile İngiltere arasında 1921’de imzalanan anlaşmayı da destekliyor. Bu anlaşma bugün pek çoklarınca Kuzey İrlanda’nın İrlanda’dan ayrı bir statüde ve Büyük Britanya’nın parçası olmasına neden olan bir anlaşma olarak görülüyor.

 

Siyah beyaz çekilen film bu renklerin (veya renksizliğin) doğal estetiğini özellikle İrlanda kırlarının ıssız manzaralarında başarı ile kullanıyor. Siyah beyazın kontrastını ve bazı karelerinde gölgeleri etkin bir şekilde kullanan görüntü yönetiminin yanısıra rıhtımdaki çatışma ve “sorgu/konuşturma” sahneleri gibi  başarılı bölümler de dikkat çekiyor filmde.

 

Savaşa devam yanlılarının sertlik ve maço özelliklerini sık sık gündeme getiren senaryo bunun karşısına Don Murray’in vasat oyunu ile canlandırdığı entellektüel ve barış yanlısı bir tiplemeyi koymuş ama Hollywood’un romantizm de olmalı mantığı ile Murray üzerinden filme yerleştirdiği yan hikâyeler hem bu karşılaştırmanın etkisini azaltmış hem de filmde sırıtan bölümlere neden olmuş. James Cagney tahmin edileceği gibi sertlik yanlısı bir karakteri canlandırıyor ve filmdeki en başarılı oyunculuğu da o veriyor.

 

Senaryosundaki zayıf noktalara rağmen başarılı görüntü yönetiminin de desteklediği bir estetiği var filmin ve belki de bizler açısından dikkat edilmesi gereken bir yanı da terör, bağımsızlık, özgürlük ve terörle mücadele için “özel kuvvet” kullanımı gibi konuları gündeme getirmesi. “Son adama kadar” diyenlerle “Geriye kimse kalmazsa kazanmanın ne anlamı var” diyenleri karşımıza getiren ve siyah beyazın o özel tadını hatırlatan bir film. İrlanda tarihi üzerine fikir almak için değil belki sadece o mücadeleyi hatırlamak için.

(“Hürriyet Kahramanı”)

Share