Quinceañera – Richard Glatzer / Wash Westmoreland (2006)

quinceanera

“Çünkü o herkesi seviyor ve kimseyi yargılamıyor”

 

Quinceañera (Latin Amerikalı kızların 15. yaş günü töreni) zamanı gelmekte olan genç bir kızın bu kadınlığa geçiş töreninden önce kadın olmasının başlattığı olayların hikâyesi.

 

Bu törenler için popüler olan müzik eserlerinden biri de Aida operasındaki Zafer Marşı imiş. Gerçekten de bir sahneye giriş yapmak için ideal bir müzik. Film ise bu büyük ve iddialı opera eserinin aksine küçük ve alçak gönüllü bir çalışma.

 

Los Angeles’ta yaşayan ve günlük hayatları kendi aralarında konuşurken de İspanyolca ve İngilizce dillerinin karışımı ile geçen bir Latin topluluğunda bu geleneksel tören üzerinden, sevgi, büyüme, sorumluluk, gelenekler ve yoksulluğu karşımıza getirmeye çalışan film bu çabasını belki biraz fazla iyimser bir tonda da olsa samimiyet ile yapıyor. Oyuncuların rahatlığı ve sakinliği ve diyalogların doğallığı da bu samimiyet duygusunun bize geçmesini sağlıyor. Yine de bu fazlası ile iyimser tarz bize sorunları hatırlatan ama bu sorunları sanki çok da dert etmememizi söyleyen bir hava taşıyor. Daha güçlü olanların diğerlerini yerlerinden edebildikleri, cinsel olarak sömürebildikleri, bireylerin sorumluluklarından rahatça kaçabildikleri, kıyafet ve erkekler dışında konuları olmayan genç kızların yaşadığı bir dünyada sorunları dert etmemek için gerçekten mucizelerin olması veya sahte mucizelere inanmamız gerekiyor. Adı Magdelana olan genç kızın bakire ve hamile olmasının Tanrının mucizesi oılduğuna inanmayı tercih eden baba gibi.

 

Ozon filmlerinde olduğu gibi alternatif bir aile oluşturma çabasını da içeren film masallara da ihtiyaç var diyor bir anlamda ve sevgiyi, hoşgörüyü ve birlikte mücadeleyi övüyor.

(“Bakire ve Hamile”)

All the Little Animals – Jeremy Thomas (1998)

“Her gece büyük çimen ormanlarında kendimi küçük bir yaratık olarak görüyorum”

 

Zeka özürlü bir gencin kaçtığı sevgisiz bir ortamdan sonra kendini ve dünyayı keşfettiği yeni dünyasının hikâyesi.

 

Dramatik bir aile filmi havasında başlayan ama son bölümlerinden itibaren gerilim ve şiddet dozu ağır basan hikâyesi ile farklı bir yöne giden bir film bu. Christian Bale ve John Hurt’un hem bireysel olarak başarılı oyunculukları hem de sinemadaki sıradışı ikililerden bir örneği uyumlu bir şekilde canlandırmaları filmin en kayda değer yanlarından biri. İkinci olarak filmin kendisini doğaya ve doğadaki tüm yaratıklara, özellikle de küçük olanlarına bir güzelleme olarak konumlandırması dikkat çekiyor. İngiltere’nin Cornwall bölgesinin doğa görüntülerini ve geniş kırlık alanlarını hikâyenin parçası yapmayı başaran filmin insanların birbirine, hayvanlara ve doğaya yaptıklarına karşı alçak gönüllü bir manifesto olduğunu da söylemek mümkün. Genç kahramanın kendi kısıtlanmış çerçevesini bir parça da olsa genişletebilmesinin ve arkasında bir beklenti olmadan sevmeyi ve vermeyi öğrenmesinin doğa ve hayvanlar ile bütünleşmesinden sonra olması da bunun en belirgin delili filmde.

 

Filmin eleştiriye açık iki temel yönü var. İlk bölümündeki sıcak anlatımın dikkate değer bir orijinallik içermemesi ve bence ikinci yarısında pek de gerekli olmayan sertliği. Özellikle ikinci bölümde senaryo hikâyenin sürecinden ziyade hedefine odaklanarak inandırıcılığı zorluyor ve bu da filmi zedeliyor. Yine de ilk bölümün melodrama veya abartıya kaçmadan ve bu bağlamda Bale’in başarılı oyunculuğu ile desteklenen bir samimiyet duygusunu geçirmeyi başardığı ve ikinci bölümün bu beklenmeyen sertlikle filmin mesajının altını çizdiği söylenebilir. “Her esinti toprağın fısıldanan bir hikâyesidir” diyebilenler için.

(“Tüm Küçük Hayvanlar”)