Prisoners – Denis Villeneuve (2013)

“O artık bir insan değil. Hayır, kızlarımızı kaçırdığı andan beri o artık bir insan değil”

Küçük kızları kaçırılan ve içlerinden birinin kızını bulmak için ne gerekiyorsa yapmaya karar verdiği iki baba ve kızları bulmak için zamana karşı yarışan bir dedektifin hikâyesi.

Aaron Guzikowski’nin orijinal senaryosundan Kanadalı Denis Villeneuve’ün çektiği bir ABD yapımı. Bu filmle Hollywood için çalışmaya başlayan Villeneuve’ün özenli yönetimi, Roger Deakins’in Oscar’a aday gösterilen görüntü çalışması ve oyuncularının performansları ile dikkat çeken film yaş sınırlamalarından kurtulmak için dozu azaltılmış olsa da sert sahneleri ile rahatsız ederken, sembolik unsurlarının ve senaryonunun iddialı havasının gereğini tam olarak da karşılayamayan bir çalışma.

Açılış sahnesinde oğlunu avdaki hedefini başarı ile vurması nedeni ile takdir eden ve “her şeye hazırlıklı olmak gerek”tiğini söyleyen maço bir baba ve bir dedektifin eş zamanlı olarak kaçırılan iki kızı aramasını anlatıyor film bize. Guzikowski’nin senaryosu sonlara kadar suçlunun kimliğini ve motivasyonunu saklamayı ve seyirciyi de merak içinde tutmayı başarıyor. Baba “ne pahasına olursa olsun” ifadesi ile açıklanabilecek sert yöntemlerle ilerlerken, dedektif belli bir disiplin içinde hareket ediyor ve bu iki adam hedeflerine giden yolda bir yandan çatışırken bir yandan da birbirlerini eleştiriyorlar. Hugh Jackman (baba) ve Jake Gyllenhaal’in (dedektif) karakterlerini canlı ve gerçekçi kılmayı başadığı filmde diğer babayı canlandıran Terrence Howard ve anneleri oynayan Maria Bello ile Viola Davis de onların performanslarına aksamadan eşlik ediyorlar ve hikâyeye önemli katkılar sağlıyorlar. Bu parlak oyuncu kadrosu içinde Jackman, karakterinin yapısına uygun daha gösterişli bir oyun sergileyerek öne çıkıyor gibi görünse de, oyunculuk açısından hikâyenin asıl yıldızı Gyllenhaal. Oyuncu sade bir performansla karakterinin heyecanını, öfkesini, azmini ve kendi geçmişinin de sorunlu olduğunu hissetttiren havasını çarpıcı bir biçimde getiriyor önümüze.

Belki bazıları için yeterince sürpriz olmayacak olsa da, suçlunun kimliğini son anlara kadar saklayabilmesi ve farklı şüpheliler yaratabilmesi süresi iki buçuk saati aşan filmin gerilim ve merak duygusunu canlı tutabilmesinin önemli araçlarından biri. Aslında bu konuda -senaryonun genel bir problemi gibi de görünen- bir dağınıklık ve yeterince rafine edilmemiş bir yaklaşımı olduğunu da söylemek gerek. Bir şekilde tüm hikâyenin içeriği, akışı ve karakterler üzerinde daha fazla düşünülmeli, daha derinlikli bir içeriğe ulaşılmalı ve ortaya daha sağlam ve gerçekçi bir sonuç çıkmalıyımış gibi hissettiriyor film. Filmin ortaya koyduğu ise, bir parça ham bir havası olan ama yine de etkilemeyi başaran bir sonuç olmuş gibi görünüyor.

Adaleti devlete bırakmak ile adaleti bireyin kendisinin bulmasının (“Hayır, polis bir şey yapmıyor. Geçen defaki gibi susup, deli numarası yapar. Biri onu konuşturmalı. Biri yapmalı bunu”) çelişkisi filmin üzerinde durduklarından biri. Babanın bir parça paranoyak düşünceli gösterilmesi hikâyenin daha da çarpıcı işlenebilecek bu temasına zarar vermiş gibi görünüyor; çünkü babanın geçmekten hiç rahatsız olmadığı kırmızı çizgileri aşmasını bu karakterine bağlıyoruz biraz da ister istemez ve bu da beklenen etkiyi azaltıyor ve hikâyeyi aksiyona yaklaştırıyor daha çok. Tam ters yönde ise, annelerden birinin “göz yumma” kararı çok daha etkileyici ve duygusal açıdan seyirciyi de kendisine bağlayan bir tercihi filmin. Yönetmen Denis Villeneuve’ün aksiyondan çok karakterlerin düşünce ve davranış şekillerini takip eden ve bu tür bir film için -doğru bir tercih yaparak- heyecanı tempo değil, hikâye ve karakterler üzerinden üretmeyi seçmesi de bu tercih ile uyumlu kesinlikle. Benzer şekilde, dedektifin kendi öfke kontrolünü yitirip, babaya benzediği sahne de beyin ile yüreğin farklı yönlerde ilerleyebildiğini hatırlatarak bu uyuma ve adalet arayışı temasına katkı sağlıyor.

Çocukları kurban yaparak, insanların Tanrı’ya olan inançlarını yok etmek ve onları birer iblise (ya da iblisin temsilcisine) dönüştürmek amacı ile hareket eden bir kötü karakterin neden olduklarını anlatan film adının da altını çizdiği gibi mahkûmlarla onları mahkûm edenlerin hikâyesi bir yandan da. Birden fazla kez, birinin bir başkasını/başkalarını kaçırmasına ve tutsağı olarak aldığı bu kişilere yaptıklarına tanık oluyoruz. Öyle ki üzerine pek gidilmemiş olsa da ve daha çok Jake Gyllenhaal’ın güçlü performansı ile ima ediliyor olsa da, dedektif karakterinin de bir şekilde bir şeylerin (özellikle geçmişinin) mahkûmu olduğunu anlıyoruz. Ne var ki bunca farklı örneği olmasına rağmen, senaryo bu temayı da güçlü bir biçimde ele almıyor ve buradan üretilebilecek çekicilikten de yeterince yararlandıramıyor filmi. Bu problemlere karşılık yönetmenin başta gece yarısında gerçekleşen bir kovalamaca sahnesi olmak üzere farklı sahnelerde gösterdiği yönetmenlik becerisi filmi ilgiye değer kılarak sorunları dengeliyor.

Dinî referanslar ve kötülüğün doğası üzerine değinmelerini semboller üzerinden de aktarmayı deneyen ama bunların her zaman tam ve doyurucu karşılıklarını veremeyen film hikâyesini daha kısa sürede ve daha yoğun biçimde anlatabilirmiş ama yine de bu suç ve gizem filmi Hollywood’un zanaatkârlığının da etkisi ile kendisini seyrettirmeyi başaran bir çalışma ve Jackman ile Gyllenhaal’ın canlandırdıkları karakterlerin zıtlıklarını oyunculuklarına başarı ile yansıtmaları ile de ilgi çekecektir.

(“Tutsak”)

(Toplam: 3 - Bugün: 3)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir