Queimada – Gillo Pontecorvo (1969)

“Biri seni özgür bırakıyorsa, bu özgürlük değildir. Özgürlük kendin elde ettiğin bir şeydir”

Önce İngiliz hükümeti, sonra şeker şirketleri adına çalışarak Karayipler’deki bir adanın Portekiz egemenliğinden İngiltere egemenliğine geçmesi için koloni halkını kendi oyunlarının parçası yapan bir adamın hikâyesi.

Sinemaya belgesel filmlerle başlayan ve kariyerini ağırlıklı olarak yine belgesellerle sürdüren İtalyan yönetmen Gillo Pontecorvo’nun çektiği toplam dört konulu sinema filminden biri olan çalışma yönetmenin siyasal görüşlerinin ve sol duyarlılığının örneklerinden de biri. Franco Solinas ve Giorgio Arlorio’nun birlikte yazdığı senaryo emperyalist güçlerin 1800’lü yıllardaki sömürgelerinden birinde yaşananları filme zaman zaman epik bir hava veren bir tarz ile anlatıyor. Marlon Brando ve burada ilk sinema tecrübesini yaşayan Evaristo Márquez’in oyunları, emperyalizmin halkların kaderleri ile nasıl acımasızca oynadığını anlatan hikâyesi ve Pontecorvo’nun Marksist öğretilerin izlerini (didaktik olmadan) taşıyan bu hikâyeyi klasik sinema dili ile ve başarıyla seyirciye taşıyabilmesi ile önemli bir film bu. Sinema tarihinin ve özellikle de politik sinemanın görülmesi gerekli klasiklerinden.

Bugün Pontecorvo en çok “La Battaglia di Algeri – Cezayir Savaşı” filmi ile hatırlanıyor kuşkusuz. O filmde Cezayir halkının Fransızlara karşı verdiği bağımsızlık savaşını etkileyici bir sinema dili ile anlatmıştı ve sinemaya başyapıtlarından birini armağan etmişti. “Queimada – İsyan” ise bu filmin gölgesinde kalan ve açıkçası sinemasal değeri açısından da onun ardında kalması normal olan bir çalışma ama, bu durum onun başarısını görmeye engel olmamalı kesinlikle. Filmin adının ve yapım sürecinin de ilginç bir hikâyesi var. Hikâye gerçek bir kişi olan Amerikalı William Walker’dan esinlenmiş Marlon Brando’nun oynadığı karakteri yaratırken ama anlatılan doğrudan onun hikâyesi değil. Walker sömürgecilik tarihinde “filibuster” olarak tanımlanan ve yabancı bir ülkede bir isyanı kışkırtmak amacı ile doğrudan resmi bir yetkisi olmadan görev yapan bir kişi. On dokuzunca yüzyılda ABD vatandaşlarının özellikle Latin Amerika’da sıkça yaptığı bir şeymiş bu. Hikâyemiz ilk yazıldığında filmdeki ada gerçeklere daha uygun olarak İspanyol kolonisi olarak gösteriliyormuş ve filmin de adı “Quemada” imiş ama İspanya hükümetinin baskısı sonucu İspanyollar’ın yerini Portekizliler almış ve filmin adı da Portekizce karşılığı olan “Queimada” ile değiştirilmiş. İsmin Türkçe karşılığı yanmış veya yanık anlamına geliyor ve adanın tarihçesini özetliyor aslında. Portekizliler’in yerli halkın sömürge yönetimine boyun eğmesini sağlamak için adanın yeşil alanlarını tamamen yakmasından geliyor bu isim ve hikâyemiz Portekizliler’in yerlileri hemen tamamen katletmelerinden sonra şeker kamışı tarlalarında çalıştırmak için Afrika’dan köleler getirdiklerini anlatarak başlıyor. Brando’nun otobiyografisinde kariyerinin en iyi oyunlarından birini verdiğini söylediği Walker karakteri işte bu köleleri adanın Portekiz yönetimine karşı isyana teşvik ediyor ve bunu yaparken de İngiliz hükümetinin ve hikâyenin ustaca gösterdiği gibi egemen hükümetlerle çıkarları her zaman bir olan uluslararası şirketlerin adanın yönetimini eline geçirmesini sağlamaya çalışıyor. Sıradan bir köle iken Walker’ın yönlendirmesi ile kendisini isyanın lideri olarak bulan José Dolores bu liderliği ile ve isyanın sonucunda elde etmiş göründükleri özgürlükleri ile ne yapacağını bilemez görünüyor çünkü kazandıkları değil onlara verilen bir özgürlük bu. Dolores rolünde oynayan Evaristo Márquez Pontecorvo’nun tesadüfen keşfettiği bir yoksul köylüymüş gerçek hayatta ve bu ilk sinema deneyiminden sonra toplam beş filmlik bir sinema kariyeri de olmuş. Brando gibi güçlü ve burada da yine sıkı bir oyun veren bir usta isim karşısında Márquez rolünü usta bir sadelikle oynuyor ve yapım şirketinin onun yerine asıl istediği isim olan Sidney Poitier’in katabileceğinden daha fazla bir gerçekçilik duygusunu seyirciye geçirmeyi başarıyor.

Hikâyenin çekiciliğinde Brando ve Márquez’in oyunlarının yanısıra politik içeriğinin de ciddi bir rolü var. Marksizmin emperyalizm, sömürge düzeni ve devrim üzerine olan öğretilerini doğrulayan bir akışı var hikâyenin ama senaryo hemen hiçbir anında didaktizm tuzağına düşmüyor. Hatta film Walker karakterinin “kötücüllüğünün” altını asla çizmiyor ve zaman zaman onun işindeki İngilizlere yaraşır profesyonelliğini takdir eder gibi bile görünüyor. Kendisine verilen görev doğrultusunda halkı isyana teşvik etmesi, onlarda özgürlüklerini kazanmış duygusunu uyandırması ve sonra bu özgürlüğü ancak İngiliz çıkarlarına uygun davranmaları ile sürdürebileceklerini “kanıtlaması” hikâyede oldukla gerçekçi ve tarihsel olgulara da uygun olarak anlatılıyor. Hikâyenin sol görüşe uygun başka daha pek çok değinmesi var: Walker’ın adanın Portekiz’den bağımsız olmak üsteyen beyaz yöneticileri ile yaptığı toplantıdaki konuşması ve isyanın liderine “beyazlar olmadan uygar olamayacaklarına” dair söyledikleri bu değinmelere örnek olarak verilebilir. Kölelerden çok, asla patron olamayacakları garanti edilen ücretli işçilerin emperyalizmin ve uluslararası şirketlerin daha çok işine geleceğini gösteren bu sahneler sinemada sosyalist görüşün izlerini arayan veya özleyenler için oldukça keyifli kesinlikle. 1969’da çekilen filmin ABD’nin Vietnam’da yaptıklarına göndermelerde bulunduğu da açık. Ülkenin hükümetini devirip kendilerine yakın birilerini başa geçirmeye çalışan İngilizler, çıkan isyan için ülkelerinden asker de getiriyorlar ve yıllar sonra Amerikalılar’ın Vietnamda yapacaklarını haberliyorlar adeta.

Pontecorvo’nun ve filmin belki en büyük başarısı bu politik hikâyeyi dozunda bir epik anlatımla ve klasik hatta popüler denebilecek bir sinema dili ile ustalıkla birleştirebilmiş olması. Suikast veya çatışma sahneleri bu başarının birer örneği. Filmin İngiliz askerlerinin gizlendikleri çalılıkları yakması yüzünden dışarı fırlayan isyancıların birer birer vurulduğunu gösteren sahnesinde zirvesine çıkan bir duygusal etkileyiciliği de var kesinlikle ama beyni politik endişelerle dolu bir seyirciyi asıl etkileyecek olan bölümler kuşkusuz ki kazanılan özgürlükle ne yapacaklarını bilemeyen isyancıların durumu ve isyanın liderinin geçirdiği değişim olsa gerek. Elbette bir de final bu kategoriye giren seyircinin gönlünü çelecektir; direnişin ve isyanın hiç bitmeyeceğini anlatan bu kapanış gerçekçiliği ile de dikkat çekiyor.

Filmin Marcello Gatti imzalı görüntüleri ve Ennio Morricone imzalı müziklerini de ustalıkla kullanmış Pontecorvo. Kalabalık sahnelerdeki mizansen anlayışı ve bu anlardaki kimi destansı görüntüler ve özellikle bu anlara çok yakışan Morricone’nin o güçlü epik melodilerinden biri olan müzik çalışması hikâyenin çarpıcılığını artırıyor ve derdi olan sinemanın bu derdini sadece içeriğe değil biçime de odaklanarak anlattığında sanatın zenginleştirici yanına ulaşabildiğinin kanıtı oluyor. Sinema dili veya içeriği “La Battaglia di Algeri – Cezayir Savaşı” kadar güçlü değil belki ve Marksist bakış açısına yakından aşina olanlar hikâyenin akışını şematik bulabilirler ama bunlar filminden alınacak keyife engel olmamalı. Görülmesi gereken bir politik klasik özet olarak.

(“Burn!” – “İsyan”)

(Visited 149 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.