Stavisky… – Alain Resnais (1974)

“Hepimiz seni yüzüstü bırakacağız, Alex. Seni artık tanımayacağız. Seni sadece bir kez bir restoranda gördüğümüzü söyleyeceğiz. Başka ne söyleyeceğiz, biliyor musun? Olanların pek de sürpriz olmadığını; yabancılara, mültecilere ve Yahudilere asla güvenmemek gerektiğini söyleyeceğiz”

Sahte bonolar ile hem finansal hem politik boyutları olan büyük bir skandal yaratan Serge Alexandre Stavisky’nin hikâyesi.

1930’lu yılların başında Fransa’da yaşanan gerçek bir skandalı ve kahramanını anlatan filmin senaryosunu Jorge Semprún yazmış, yönetmenliğini ise Alain Resnais üstlenmiş. Fransa ve İtalya ortak yapımı olarak çekilen film Resnais’in kariyerindeki başyapıtlarının ardından çektiği ve o filmlerdeki taze ve yeni sinema dilini anaakıma daha yakın bir dil ile değiştirdiği bir çalışma. Sadece finansal olmanın ötesine geçip, ciddi siyasî olaylara da neden olan bir sahtekârlığın kahramanı olan Stavisky’i o dönemde Fransa’da sürgünde olan Troçki’nin yaşadıkları ile birlikte anlatan ama iki karakteri hiç karşılaştırmayan film başroldeki Jean-Paul Belmondo ve özellikle onun yakınındaki baron rolündeki Charles Boyer’in başarılı oyunculukları ile dikkat çeken bir çalışma ve Resnais kalitesinin de kendisini gösterdiği bir film.

Ailesi ile birlikte bugünkü Ukrayna’dan Fransa’ya göç etmiş ve orada yetişmiş bir finansçı ve yatırımcı Stavisky. Açılış jeneriğinde “Anlatılanların çoğunun gerçek olduğunun ama filmi yapanların tarihçi olmadığı”nın vurgulandığı film, bu ilginç adamın karşılığı olmayan sahte bonoları satarak neden olduğu finansal skandalın öncesini ve sonrasını -politik bağlantıları ve sonuçlarını da katarak- anlatıyor bize. Sadece olayın kendisine değil, baş karakterinin kişiliğine de odaklanan film böylece hem bir gerçek olayı hem de bir gerçek karakteri doyurucu biçimde anlatmayı başarıyor. Kuşkusuz Resnais’in örneğin “Hiroshima Mon Amour” veya “L’année Dernière à Marienbad” adlı filmlerinin yaratıcılığının ve sinema dilindeki yenilikçi bakışının gerisinde kalıyor bu film. Burada Resnais geniş kitlelerin sinema zevkine uygun daha “normal” bir dil ile anlatıyor hikâyesini ama bunu yaparken bir şekilde yine de modern görünmeyi ve kendi sinemasının varlığını hissettirmeyi başarıyor.

Stephen Sondheim’in, eşlik ettiği hikâyeye çok uygun ve bir yandan tedirgin bir yandan da karakterinin çılgın havasına uygun bir hava yakalamayı başaran müziği ile katıldığı filmin politik yanını öne çıkaran iki farklı boyutu var: Öncelikle olayın kendisinin zaten var olan politik boyutunu hiç ihmal etmiyor film ve Semprún’un senaryosu o dönemde Fransa’da sürgünde olan Troçki’yi hikâyenin bir parçası yaparak bu politik boyutu var olanın da ötesine taşıyor. Evet, gerçekten de hayli önemli bir politik yanı var Stavisky’nin neden olduğu skandalın. Önündeki engelleri (medya, yargı, bürokrasi vs.) rüşvetle ve özel ilişkilerle kendisine bağlayan Stavisky’in skandal ortaya çıkıp kaçtıktan sonra intihar mı ettiği yoksa onu susturmak için hükümetin emri ile polisler tarafından mı öldürüldüğü bilinmiyor bugün. Öldüğü tarihte, o sırada iktidarda olan sol hükümeti skandaldaki payı nedeni ile protesto etmek için sokağa dökülen sağcıların eylemine silahla karşılık veren polis 15 kişiyi öldürmüş ve sonuçta başbakanın istifasına kadar uzanmıştı olaylar. Sağ ve sol cephelerin birbirinden daha da uzaklaştığı ve ülkenin kutuplaştığı bir sürece girilmiş ve durum ülkeyi iki dünya savaşı arasındaki sancılı dönemde hayli zayıflatmıştı. Bununla yetinmiyor film ve Troçki’yi de kullanarak hikâyenin politik yanını zenginleştiriyor. Senaryonun kurduğu bu bağlantının yeterince güçlü olduğunu ve doğal göründüğünü söylemek bir parça zor. Bir konuşma sırasında bize skandalın Troçki’nin Paris’ten uzağa sürülmesine nasıl neden olduğu izah ediliyor ama çok ikna edici değil bu açıklama: Skandal sağcı isyana neden oluyor, hükümet zor durumda kalıyor ve sonuç olarak sağcıların hedefindeki Troçki de (ki zaten hükümet için bir baş ağrısıdır, solcu örgütlerle ilişkisi ve Fransa’nın iç işlerine karışmama koşulu ile verilen sığınma hakkını ihmal etmesi nedeni ile) göz önünden uzaklaştırılıyor. Bu açıklama tarihî gerçeklerle tamamen örtüşmüyor elbette ama film çalkantılı bir dönemin iki kritik karakterini -fiziksel olarak olmasa da- bir araya getirmeyi ve böylece hikâyenin politik boyutunun altını çizmeyi tercih etmiş. İspanya’da sağcı bir darbe planlayan ve Mussolini’den silah almaya çalışan zengin adamı da bu politik bağlamda değerlendirmek gerekiyor kuşkusuz.

Ceketinin yakasına hep bir kırmızı karanfil takan Stavisky insanları ikna etmeyi çok iyi bilen bir karakter. Filmdeki karakterlerden birinin dönemi tarif etmek için söylediği üzere “insanların inanmaya her zamankinden yakın olduğu zamanlar”da geçiyor hikâye (“Zor zamanlarda, insanlar hayallere sığınmak isterler. Lüksü, dansı, ihtişamı ve sahip olmadıkları diğer tüm şeyleri görmeyi arzularlar. Hayatın kolay olduğuna inanmak isterler”) ve Stavisky de tüm becerisi ve karizması ile bu durumu çok iyi kullanıyor; bazen bir kadını baştan çıkararak onun değerli kolyesini hayli ucuza kapatıyor, bazen de sahte bonoların varlığına ve değerine ikna ediyor herkesi. Babasının saygın bir dişçi ve “silik ve korkak” bir insan olmak tercihinin tam tersi yönde hareket ediyor kahramanımız ve kendi sonunu hızlandıracak şekilde cüretkârca hareket ediyor: “Dünyanın onu unutmasına ihtiyacı varken, tüm dünyanın onun hakkında konuşmasını istedi”.

Sacha Vierny’in özenli ve Stavisky’nin karizmasına ve görkemli havasına uygun görüntü çalışması filmin önemli kozlarından biri. Bir ihtişamı görüntülese de ihtişamlı değil, doğal görüntüler üretiyor Vierny’in kamerası ve görsel düzeyini yükseltiyor filmin. Karakterlerin zaman zaman kameraya konuşur gibi bir hava yaratan açıda göründüğü filmde ufak kamera oyunları da var: Stavisky’nin peşindekilerden kaçmak için karısından ayrıldığı sahnede, kadının görüntüsünün üç farklı aynada deforme olmuş bir biçimde gösterilmesi (ve bir parçalanma havası yaratılması) bu oyunlardan biri örneğin. Kadının sürekli gördüğü ve kendisi ile kocasının trajik sonlarının kötü habercisi olan rüya da üstün bir görsel başarı örneği olarak dikkat çekiyor. Bir dönem filminin doğal olmasını sağlayacak en önemli unsurlar arasında yer alan set ve kostüm tasarımları da hayli başarılı filmin benzer şekilde. Belmondo’nun dolandırıcı bir adamı canlandırırken ortaya koyduğu doğallık ve çarpıcı zenginliğin yanında Charles Boyer de çok sağlam bir yardımcı oyunculuk gösterisinde bulunuyor film boyunca.

Gérard Depardieu’nun genç bir mucit rolünde tek bir sahnede kısa bir rolünün olduğu film Resnais’den beklenen tarzda bir film değil kuşkusuz ve açıkçası yeterince güçlü bir etki yaratamıyor seyreden üzerinde. 1937’de ABD’li yönetmen Michael Curtiz, Stavisky’nin hikâyesinden esinlenen bir film çekmişti (“Stolen Holiday”). Resnais’nin filmi Curtiz’in çalışması ile karşılaştırıldığında çok daha az klasik bir sinema diline sahip ama kendi filmografisi içinde de klasik sinemaya en yakın durduğu filmlerden biri bu. Karmaşık ve hatta gizemli bir gerçek karakteri bugün hâlâ tartışılan cinayet mi intihar mı sorusu ile birlikte karşımıza getiren bu film bir biyografinin klasik sinemadan çok kopmadan da entelektüel bir bakışla anlatılabileceğini kanıtlayan ve -burada Stavisky’nin yaşadığı- kimlik sorununun insan için önemini hatırlatan başarılı bir çalışma, özetlemek gerekirse.

2010 Festival Notları 2

Troçki (The Trotsky) – Jacob Tierney : Quebec’ten gelen bir sıcak film daha. Konu ciddi, ele alma şekli hafif; Quebec özellikleri. Komedi de olsa, fantezi de olsa devrimin, değiştirmenin peşinde koşanları görmek güzel. Bir parça  daha olgunluk, çok daha ötelere götürebilirdi filmi. Keşke tüm gençlerin idolleri böyle “dolu” olsa. Olmayacağı, olamayacağı, bir şeylerin değişmeyeceğini kabullensek de yine de filmin komedi tonu “umudu” silmiyor. Her babadan “kırmızı kitap” gelmez değil mi?

 

Kısır Döngü (In the Loop) – Armando Iannucci : Küfür, komedi, küfür, komedi… BBC’den etkileyici bir politik satir. Biz “küçük insanların” hayatını kökten değiştiren, yaşadığımız dünyayı bir uçtan diğerine sallayan kararların alınma mekanizmaları ve bunları alan/aldıran/aldırılan/aldığını sanan insanlar üzerine sadece ve sadece İngilizlerin çekebileceği bir film. Güç kavgaları, çevrilen dolaplar, kelime oyunları, retoriğin her şeyin önüne geçtiği bir dünyanın resmi. Komik ve politik…

 

Yolda  (Na Putu) – Jasmila Zbanic : Harcanmış bir fırsat. Sanki aceleye gelmiş, yeterince düşünül(e)memiş, muhteşem bir sahneden hemen sonra sıradan bir diyalog… Yine böyle alçak gönüllü ama daha çarpıcı olabilirdi. Bayramı içki ile kutlayan bir toplumda bireylerin nasıl ters bir yönde değişebileceği üzerine (çağrıştırdıklarına girmeyelim, tehlikeli bugünlerde), radikalliğin aslında ne kadar yakında bir “durum” olabileceği üzerine ve erkeklerin çocukluğu (aptallığı), kadınların olgunluğu (zekâsı) üzerine…

(“On the Path”)

 

Yabani Otlar (Les Herbes Folles) – Alain Resnais : “Fransız” filmi.  Taşların arasında biten yabani otlar gibi içimizdeki yabani duygular, prensiplerin/beklentilerin üstünü örtemediği çılgınlıklar, sıradanlığın reddi… Başarılı bir dış ses kullanımı ve bu sesin dillendirdiği olağanüstü cümleler ve yaşlı ustanın genç bir dille çektiği sahnelerle başlayan film sonra yaptıklarımızla yapmak istediklerimiz arasında gidip geliyor. Fransız sineması “Fransız” kalmalı.  

(“Wild Grass”)