Köşeyi Dönen Adam – Atıf Yılmaz (1978)

“Biz de hep fakir kalacak değiliz ya, elbet köşeyi döneceğiz”

Amerika’daki amcası sayesinde ve oynadığı talih oyunları ile köşeyi dönme hayalleri kuran yoksul bir odacının hikâyesi.

Müjdat Gezen’in “Eşeğin Karnındaki Elmas” adlı kitabından Umur Bugay ve Atıf Yılmaz tarafından uyarlanan ve Yılmaz’ın yönettiği bir film. Özellikle televiyonlarda siyasî göndermeleri epey kırpılarak sıkça sansürlenen film, 1970’lerin Türkiyesi’ni beyazperdeye taşırken bir yandan tipik bir Kemal Sunal filmi olmaya diğer yandan ise derin şeylerin peşine düşen ve bir derdi olan, toplumsal ve hatta politik alanlara değinen bir hikâye olmaya soyunan bir çalışma. Bu çabaların ilki genellikle vasat ve zaman zaman da eğlenceli bir sonuç üretirken, ikincisi bugün kimi sahnelerinin özellikle sosyal medyada sıkça kullanılmasının da gösterdiği gibi daha çok öne çıkıyor. Sunal adına yürekli bir çalışma bu, özellikle de günümüz komedi oyuncularının kabalaştıkça daha da beğenilen performansları düşünüldüğünde ise sadece saygıyı değil, aynı zamanda takdiri de hak eden bir hikâye.

Evinin duvarlarında Demirel, Ecevit ve dönemin genel kurmay başkanı Kenan Evren’in posterleri asılı olan yoksul bir odacı Adem. Herkesin saf olarak gördüğü ve sık sık kullanmaya çalıştığı, mahallesinden bir kıza karşılıksız bir aşkı olan ve “köşeyi dönmeye” çalışan bu yoksul adam -Kemal Sunal tarafından canlandırılmasının da kolayca tahmin edilmesine neden olacağı gibi- iyi niyetli ve iyi yürekli birisi aynı zamanda. Gazetelerden kestiği kuponlarla araba ve ev kazanmaya çalışan, mahallelinin pek inanmadığı “Amerika’da yaşayan zengin bir amca”dan söz eden bu adamın karşısına filmin biri hariç diğer tüm karakterlerini ve onlarla birlikte toplumsal düzeni ve toplumsal ahlâkı koyan hikâye bu açıdan hayli sert mesajlara sahip aslında. Zengin olmak ya da başkalarının zenginliğinden yararlanmak arzusu herkesin yozlaşmasına ve ahlâk duygusunu yitirmesine neden olurken, başta Hacı karakteri olmak üzere herkese hayli güçlü yumruklar savuruyor film. Öyle ki örneğin Hacı karakterininin ikiyüzlü dindarlığını günümüz Türkiyesi’nde böylesine açıklıkla sergilemek ve sert bir eleştirinin muhatabı kılmak pek mümkün olmasa gerek.

Eşeğin karnındaki elmasın çıkmasını beklerken tutulan b.k nöbeti filmde sinemamızda pek görülmeyen türden bir Bunuelvari taşlamayı getiriyor karşımıza. Pek çok karakteri aynı ortamda bir araya getieen bu sahnede tam bir “dekadans” manzarası sergiliyor bize film. Toplumsal konumları farklı olan bu karakterlerin birlikte çizdikleri çürümüşlük resmi sadece sertliği değil eğlencesi ile de dikkat çekerken, film bize bireysel değil toplumsal bir yozlaşmanın içindeyiz diyor açık bir şekilde. Bu korkunç resmin karşısına Adem’i ve onun bilinçleme sürecini ve bir de onunla aynı şirkette çalışan çaycı karakterini koyuyor film. Çaycı hikâye boyunca birkaç kez “işçi olarak yazılmak”tan bahsederek hizmet sektöründen üretim sektörüne, yalnız başına kaldığı bir çalışma ortamından dayanışabileceği sınıfdaşları ile birlikte olabileceği bir ortama geçmeyi hedefliyor ve film de bunu bir “çözüm” olarak ima ediyor bize. Sunal’ın karakterinin de sonunda geldiği nokta burası olacaktır ve onun “çözüm ne?” diye sorduğu sahnede kendisini birden, 1 Mayıs marşları söyleyen işçilerin korteji içinde bulması ve finalde de “İşçi sınıfı partisine özgürlük” sloganları atanların arasına karışması bu noktanın altını çizecektir. Bu politik ve toplumsal bilinçlenmeyi hikâyenin kurgusu açısından ele alındığında iyi anlatmış Atıf Yılmaz ve bir inandırıcılık sıkıntısı çekmeden filminin “mesajlar”ını verebilmiş bize.

İçerik açısından genel olarak başardığının sinemasal öğeler açısından karşılığını ise yeterince güçlü üretemiyor film ve bir takım teknik problemlerden kaçınamamış. Örneğin Adem’in aşık olduğu ve Hacı’nın kızı olan Şükran karakterinin ilk sahnesinde evinin balkonunda başı açık olarak karşımıza çıkması ancak bir kurgu veya devamlılık hatası ile açıklanabilir. Evet, Şükran karakteri iç çamaşırı ile pencere önünde durmaktan çarşafa girmeye kadar birbirine zıt şekillere giriyor ama bunların tümü hikâyenin kurgusu içinde doğru ve mizahın da bir parçası. Ne var ki bu ilk sahnede anlamsız ve herhalde gözden kaçmış bir durum bu. Macit Koper’in “solcu bıyık”lı çaycı Halil karakterinin sakız çiğnemesi istendiğinde söylediği “Oğlanlar gibi ciklet çiğner miyim ben?” sözü ise dönemin “delikanlı sol” anlayışına uygun belki ama bugün hayli yanlış duruyor sözü söyleyenin politik konumu düşünüldüğünde. Adem’in çalıştığı şirketteki ilk yönetim kurulu toplantısı sahnesi de gelecek tüm komediyi seyirciye gereksiz bir şekilde önceden duyurması ile filmin kendi kendisine darbe vurduğu bir bölüm. Bu sahne hem içerik hem mizansen olarak çok daha komik, inandırıcı ve güçlü olabilirmiş ve olmalıymış kesinlikle. Adem’e kalan mirası söylemek için Amerikan konsolosunun bizzat mahalleye gelmesi ve eşeğin kapalı bir sandık içinde Amerika’dan Türkiye’ye havasızlıktan ölmeden gelmeyi başarması ise Yeşilçam’ın tipik “ben yaptım, oldu” yaklaşımının örnekleri olarak filme hiç yakışmıyor. Adem’in hikâyesini yazan gazetecinin filmdeki ilk sahnesinde kamyonetle seyahat etme tuhaflığının ise senaryo açısından tek bir cevabı var: Birazdan eşeği taşımak için o kamyonete ihtiyacı var hikâyenin çünkü!

Sokaklarda duvarların devrimci sloganlarla dolu olduğu ve sadece Sunal’ın değil sinemamızın da en politik filmlerinden biri olan çalışma dönemin ruhuna uygun olarak -ve uzatılmış bir kadın kadına kavga sahnesinde kabaca gösterildiği gibi- erotizme de göz kırpıyor ama neyse ki durması gerektiği yerde duruyor çoğunlukla. Yeşilçam’a özgü kusurlarına rağmen ilgiyi hak eden bu çalışma, sinemamızın özellikle bugünlerde ihtiyaç duyduğu ve yine özellikle bugün kaçındığı politik hikâyeleri veya en azından politik göndermeleri özleyenler için de çekici olabilecek bir hikâye anlatıyor. Bireysel değil, toplumsal bir mücadelenin kurtuluşu getireceğini savunan; dincileri ve burjuvayı eleştiren ve Amerika’dan gelen “miras”ın kurtuluşun yolu olmadığını göstererek kapitalizmi de dışlayan film görülmeyi hak ediyor kuşkusuz ama dikkat edilmesi gereken, filmi kaba bir intikam komedisine dönüştüren kesilmiş halini değil sansürsüz versiyonunu izlediğinizden emin olmak.

Dolap Beygiri – Atıf Yılmaz (1982)

“Ben bakmayayım, abdestim kaçar”

Herkesin yozlaştığı bir toplumda namuslu bir adamın başına gelenlerin hikâyesi.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosundan, Yılmaz’ın çektiği bir film. Türkiye sinemasının usta komedi sanatçıları İlyas Salman, Şener Şen, Ayşen Gruda ve Şevket Altuğ’a Yaprak Özdemiroğlu’nun eşlik ettiği film 1980’lerin hâlâ ilgi ile seyredilebilecek sinema eserlerinden biri. 1970’lerde politize olmuş sinemanın 12 Eylül darbesinden sonra bocaladığı yıllarda çekilen bu film, benzeri diğer filmlerle (“Talihli Amele”, “Banker Bilo” vs.) birlikte, hızla değişmekte olan toplumdaki yozlaşan insan ilişkilerini ve yitirilen değerleri konu alıyor kendisine. 12 Eylül’ün topluma dikte ettiği bireyselleşme (darbe öncesindeki örgütlülüğe sert bir darbe vurmak için elbette) ve liberal ekonomi politikalarının neden olduğu sonuçları anlatır bu filmler ve çoğu da bir komedi havası içinde egemen güçlerinin tepkisini almadan dertlerini dile getirirler. Senaryosunun yeterince güçlü olmadığı ve bir noktadan sonra tekrara da düştüğü bu film yine de ve özellikle kimi sahneleri ve diyalogları ile keyifle izlenebilecek ve oyuncularının performansı ile eğlendiren bir çalışma. Darbeyi yapan güçlerin hâlâ egemen olduğu bir ortamda yapılabilmiş kimi eleştirilerini ve bu eleştirileri topluma aktarmayı kendisine görev edinmiş sanatçılarını, günümüz komedi filmlerinin boş kelimesini bile hak etmeyen içerikleri ve kabalaşmayı marifet sanan ve bununla popüler olan yaratıcıları ile karşılaştırınca, kesinlikle saygıyı hak eden bir çalışma bu.

Filmin en çok bilinen ve sevilen sahnelerinden birinde, Şener Şen’in canlandırdığı üçkağıtçı enişte karakteri ceketinin cebine görünür şekilde koyduğu Millî Gazete ile bakkala girer ve Cumhuriyet gazetesi satın alan öğretmeni arkasından aşağıladıktan sonra, bakkalın dikkatini çektiği yere, “taş gibi kadın”a şehvetle bakar ve sonra da dindar kimliğine geri dönerek “Ben bakmayayım, abdestim kaçar” der. Bu sahneyi bugün bir anaakım sinema örneğinde ve Şener Şen ününde bir oyuncu ile çekmek “otosansür”ün de gereği olarak pek mümkün olmasa gerek. Aynı Şener Şen’in oynadığı filmlerle o dönemde şiddetle eleştirdiği bir zihniyetin temsilcisinin bugün yanına oturup, mahçup bir barış konuşması yapıp ödül almaktan rahatsız olmadığını da düşünürsek, evet, çok şey değişti Türkiye’de ve sinemasında; anlı şanlı sinemacıların darbe günlerinden bugüne geçirdiği değişimi düşünmek sadece sinemanın kendisi için değil, ülke için de vahim bir durumu işaret ediyor kuşkusuz.

Hikâyede namuslu bir memuru canlandıran ve senaryonun zaafı nedeni ile sık sık nutuk atar gibi konuşmak zorunda kalan İlyas Salman’ın klasik oyununu aksamadan sergilediği filmde öne çıkan isim Şener Şen kesinlikle. Her göründüğü ana damgasını basan oyuncu, toplumdaki yozlaşmanın sembolü olan karakterini hayli eğlenceli ve dinamik bir şekilde canlandırıyor ve zaman zaman senaryonun aksadığı noktaları da performansı ile gizleyebiliyor. Şevket Altuğ ve özellikle Ayşen Gruda da benzer bir başarı içinde filme hem keyif hem güç katıyorlar. Yaprak Özdemiroğlu ise, filmin komedyen olmayan tek oyuncusu olarak, karakterine çok iyi girmiş ve usta oyuncuların arasında hiç ezilmeden oynamış rolünü.

Suphi Tekniker ve Atıf Yılmaz’ın senaryosu epey komik anlar içermesi ile dikkat çekiyor ama senaryo bir bütünsel hikâye oluşturmaktan çok, bu anların bir araya getirilmiş hâlini içeriyor daha çok. Salman’ın karakterinin defalarca aynı hatayı yaparak “dolap beygiri” konumunu koruması da bir yerden sonra tekrar hissi yaratıyor çoğunlukla. Bunun dışında, komedi kalıpları içinde bile, bir gerçekçilik sıkıntısı var senaryonun. Her ne kadar “Bir varmış Bir Yokmuş” ifadesi ile başlasa da film, seyrettiğimiz hikâye bir masal havası taşımıyor kesinlikle ve böyle olunca da gerçekçilik problemleri rahatsız ediyor. Saf birisi olarak gösterilen adamın memurluktaki ilk gününde mesai arkadaşlarına verdiği tepki ve attığı nutuk inandığı değerler ile uyumlu olsa da, saflığı ile uyumlu değil örneğin. Kahramanımızın idealistliği bir yana ama memurların mesai saatleri içinde çay içmesinin yasak olduğu bir dönem yaşandı mı pek emin değilim açıkçası. Kaldı ki bir gece önce yaşanan “mutlu anların” etkisi ile herkese çay ısmarlamak, kahramanımızın idealistliğinden taviz verdiğini gösteren bir ipucu olmadığına göre ortada, senaryonun tutarsızlığı ile açıklanabilir sadece. Aynı sahnede, elbette çay ısmarlanabilmesi için, diğer tüm memurların kahramanımızdan önce işe gelmiş olmaları da yine senaristlerin dikkatsizliğinin sonucu olsa gerek.Çalışma saatleri süresince tuvalete gitmemek ise, bir idealistlikten çok aptallık derecesindeki bir saflığın göstergesi ve kaba bir mizah yaratabiliyor sadece.

“Dolap beygiri gibi dönüp durmak” deyimi, TDK’de “Dar bir çevrede hep aynı işi yapmak” olarak açıklanmış. “Dolap beygiri” ise önüne konulan bir tutam ota erişmeye çalışırken, bağlı olduğu dolabın sürekli dönmesini sağlayarak kuyudan su çıkartmakta kullanılan beygirler için kullanıılan bir tanımlama; bu beygirler o bir tutam ota hiç erişemezler ama sahiplerinin de işini görürler sonuçta. Kahramanımız da hep aynı hatayı yapıp duruyor ve kendisinin de tıpkı bir dolap beygiri gibi sömürülmesine neden oluyor bu. Hikâyenin adamı hiç “akıllandırmaması”nı ve sık sık kıyısına kadar getirse de kalıcı bir isyanın parçası yapmamasını dönemin koşullarını da düşünerek bir toplumsal eleştiri olarak almak gerekiyor herhalde; bireysel bazda bakıldığında pek inandırıcı görünmeyen bu durum toplumsal bazda oldukça inandırıcı elbette ve ne yazık ki.

Melih Kibar’ın müziği ile renklenen, bir adı da “Ne Şehittir Ne Gazi” olan (herhalde ifadenin gerisi düşünülerek vazgeçilmiş bu isimden) ve eğlendirmeyi başaran film sadece oyuncuları nedeni ile bile izlenmeyi hak eden bir çalışma. Yukarıda da vurguladığımız gibi, bugünün etliye sütlüye karışmayan kaba komedileri ile kıyaslandığında ise, kesinlikle görülmeyi hak ediyor kuşkusuz.