Talihli Amele – Atıf Yılmaz (1980)

“Tutun ki benim amelelerim, bırakın benim amelelerimi, otomobil işçisi otomobillere, dokumacı işçisi kumaşlara sahip çıkmaya kalksa, bunun sonu nereye varır beyefendi? Ben ürettim, sahibi de benim? Servet düşmanlığı! Anarşiyi böylece büsbütün körüklemiş olmuyor musunuz?”

İnşaatlarda amele olarak çalışmak üzere İstanbul’a gelen bir köylünün bir reklâm kampanyasının kurbanı olmasının hikâyesi.

Başar Sabuncu’nun senaryosundan Atıf Yılmaz’ın çektiği bir tüketim toplumu ve kapitalizm taşlaması. Sansür tarafından yasaklanan ve ancak Danıştay’ın izni ile gösterime girebilen film 1980’ler Türkiye sinemasının kayda değer yapımlarından biri. Yılmaz’ın aksamayan tempolu anlatımı ile dikkat çeken film asıl olarak politik taşlama diyebileceğimiz içeriği ile önem taşıyor. “Mehmet Ali Harikalar Diyarında” alt başlığı ile de bilinen film, İtalyan sinemasının bir zamanlar sıkça örneğini verdiği türden, sol bir dünya görüşünün uzantısı olan temalar üzerine oturtulmuş hikâyesi ile popüler bir güldürü ve başroldeki İlyas Salman ve kimi yardımcı oyuncuların performansı ile de ilgi toplayabilir. Bazı karakterlerin klişelerle kurulmuş olması veya mizahının her zaman güçlü olmaması gibi problemleri olsa da ilgiyi hak eden bir Atıf Yılmaz filmi bu.

Başar Sabuncu kendi yazdığı “İşgal” adlı oyunu 1977 yılında İstanbul Şehir Tiyatroları’nda sahnelemiş ilk olarak. 12 Eylül darbesinden sonra şehir tiyatrosundan uzaklaştırılınca gitmek zorunda kaldığı Almanya’da da ünlü Schaubühne tiyatrosunda bir kez daha sahnelemiş bu oyunu. Film, onun bu oyundan yola çıkarak yazdığı senaryo ile çekilmiş ve Sabuncu’nun politik metninin öne çıkarılmış olması ile dikkat çekiyor. Hikâye tüm bir toplumsal düzeni (özellikle ekonomik ve sosyal alanda) eleştiriyor ve uzun süredir Türkiye sinemasında üretil(e)meyen bir türün örneği olarak ciddi bir önem taşıyor. Filmin çekildiği ve gösterime girdiği dönemin koşulları düşünüldüğünde, hem özgürlükler ve demokrasi hem de sanatsal üretim açısından ne kadar geriye düştüğümüzü gösteren bir film bu üzerinden geçen otuz altı yıldan sonra. Günümüz yerli komedilerinin birkaçı istisna olmak üzere kabalıkta gidilebilecek en uç noktada pervasızca gezindiklerini düşünürsek, hayıflanmamak elde değil içinde bulunduğumuz sanatsal ve toplumsal iklim nedeni ile.

Beş, altı aylığına İstanbul’a çalışmaya giden saf ve dürüst bir köylünün kendini düzenin tüm egemen öğelerinin sömürdüğü ve işleri bitince (ve daha da önemlisi, sembolü olduğu durum “iktidar”ı tehdit eder duruma gelince) bir kenara attığı biri olarak bulmasını ve hatta “ortadan kaldırılması”nı anlatıyor film. Sıkı ve doğrudan bir eleştirisi var hikâyenin: İş adamları ve medya filmin iki temel saldırı alanı ve her ikisinin kendi iktidarlarını ve bu iktidarların temeli olan düzeni nasıl özenle koruduklarını ve bu düzeni tehdit eden herhangi bir unsuru nasıl süratle yok edebildiklerini anlatıyor bize hikâye. Bununla yetinmeyip çok net bir tüketim toplumu eleştirisine de soyunuyor film. Örneğin pencereden dışarı televizyon, çamaşır makinesi gibi tüketimi reklâmlarla sürekli olarak özendirilen eşyaların atıldığı sahne hem tüketim üzerine kurulu düzene isyanı gösteriyor bize hem de olaya tanık olanların bu tepkiyi şaşkınlıkla karşıladığını vurgulayarak, sıradan insanın kendisini sömüren bir düzeni nasıl içselleştirilmiş olduğunu belirtmiş oluyor. Hikâyenin anlattığı direniş (veya karşı çıkış) temel olarak bireysel olsa da inşaatta çalışan diğer işçilerin desteği ve kahramanımızla şu ya da bu şekilde bir dayanışması var ve işçilerden özellikle biri kimi söylemleri ile kendi alçak gönüllü yapısı içinde bir sol bakışı da içeriyor. Finali hüzünlü ama düzenle bir bireyin mücadelesi olarak değerlendirince gerçekçi olan film bireylerin insan değil, tüketici olarak görüldüğü bir toplumu getiriyor önümüze özetle.

“Amele”nin reklâm filmi çekimi sahneleri (özellikle sembolik bir “anahtarı alamama” bölümü”), bankanın reklam müdürünün işçilere gömlek ve -herhalde bankanın hazırlattığı- “Anadolu’nun Kültür Hazineleri” kitabını hediye etmesi veya Ecevit’in “Toprak, ekenin; su, kullananın” sözüne “bina, yapanın”ı eklemesi gibi unsurları ile de önemli olan film, reklâmcıların sol söylemleri kendi hedeflerine uygun şekilde nasıl çarpıtıp kullandığını hikâyesinin ana temalarından biri yapması ve elbette medya ve sermayenin iş birliğini sergilemesi ile de ilgiyi hak ediyor.

Bir meselenin peşine düşen içeriği ile başarılı olan film bu içeriği, hatırlattığı İtalyan politik komedileri kadar güçlü işleyemiyor ne yazık ki. Mizah bazen kabalaşıyor ve her zaman da güçlü değil örneğin. Başta reklâm şirketinin yöneticisi olmak üzere kimi karakterler fazlası ile klişe söylemlerden izler taşıyor (adamın pipo içmesi, konuşurken araya Fransızca sözcükler karıştırması vs.) ve bu da hikâyenin gücünü azaltıyor. İlyas Salman’ın başarılı performansına rağmen kimi sahnelerin zorlama olması da önemli bir problem film adına. Örneğin Salman’ın telefona, bu cihazı bırakın daha önce kullanmayı, varlığını bile duymamış gibi yaklaştığı sahne oyuncunun başarısı ile belki komik ama kesinlikle gerçekçi değil. Mehmet Duru’nun müziği zaman zaman fazla “tiz bir gürültü” havasında kullanılmasa daha doğru olurmuş açıkçası. İçerik kaygısının özel bir sinema dili yaratma kaygısının önüne geçtiği de açık ve Yılmaz’ın dili her ne kadar aksamasa da özel bir başarı da göstermiyor.

“Dünyayı biz inşa ediyoruz, altında biz kalıyoruz” hakları için eylem yapan inşaat işçileri sendikalarının sıklıkla kullandığı bir slogan günümüzde. Film, inşa eden ama inşa ettiğini sahiplenmesine izin verilmeyen bir amelenin trajik sonunu anlatıyor bize ve sadece bununla bile görülmeyi hak ediyor. Kaldı ki bir ev işgali bile var hikâyede ve sinemasının yeterince güçlü olmamasını unutturacaktır pek çok kişiye! Sonuç olarak, Salman’ın yanısıra Aliye Uzunağatan ve Mustafa Alabora başta olmak üzere diğer oyuncuların da keyifli performanslar sergiledikleri film görülmeli.

Deli Kan – Atıf Yılmaz (1981)

“Ben aşık değil miyim sandın? Ama insan gibi yaklaşmıyor ki! Sanki babasının malıyım; alacak, kaçıracak, karı edecek. Sevsem de kimse kendisine zorla karı edemez beni. Gönlümü ederse, o zaman başka. Anladın mı?”

Kaçırarak karısı yaptığı kadının kaçması üzerine onun peşine düşen bir adamın ve sadece sevilmeyi değil, insanca yaklaşılmayı da isteyen sevdiği kadının hikâyesi.

Atıf Yilmaz, Ayşe Şasa ve Onat Kutlar’ın senaryosundan Yılmaz’ın çektiği film, Zeyyat Selimoglu’nun “Deprem” adlı uzun hikâyesinden uyarlanmış. Orijinal hikâyeden kimi radikal değişiklikler içeren senaryo, arkasındaki üç güçlü isme rağmen filmin en zayıf noktasını oluşturmuş görünüyor ve Yılmaz’ın sinema dili olarak kimi başarılarına karşın ortaya pek başarılı bir film çıkamamış. Selimoğlu’nun hikâyesindeki iki ayrı kadın karakterini tek bir kadında birleştiren senaryo klasik Yeşilçam’dan uzaklaşmaya çalışan filmi gerisin geriye bu kaçtığı noktaya iterken, senaryodaki kimi öğeler de hayli eğreti durmuş filmde. Tarık Akan ve Müjde Ar ikilisinin işlerini yaptığı ama pek de sağlam ve tutarlı çizilmemiş karakterlerinde zaman zaman zorlandıkları filmi seyre değer kılan kimi sahneleri var neyse ki ve işte o anların hatırına görülebilir bir film bu.

Selimoğlu’nun öyküsündeki pek çok toplumsal öğeyi ya tamamen çıkarmış senaristler ya da ağırlıklarını epey düşürmüşler. Filmin çekildiği yılların 12 Eylül darbesinin zamanı olmasının da bunda etkisi olsa gerek ama işte pek de elle tutulur bir yanı kalmamış hikâye açısından. Ne “okumak” (ya da okuyup adam olmak, eli kalem tutmak) kavramı kendisine yer bulabilmiş hikâyede ne de Selimoğlu’nun “ekonomik ve sosyal düzen karşısında bireyin yıkılması” teması hissedilebilir bir düzeyde tutulabilmiş. Akan’ın karakterinin geleneklerden beslenen ve kadına saygıdan çok onu sahiplenilecek (ve bu arada belki de sevilecek) bir meta olarak görmeyi içeren bakışının neden olduğu trajediler karşısında filmin hikâyesi doğru bir yerde duruyor gibi olsa da gerek senaryodan kaynaklanan problemler gerekse başka bazı tercihler bu duruşu pek de sağlam kılmıyor. Yılmaz’ın 80’lerde iyice öne çıkan “feminist” bakışının buradaki yansımaları da pek parlak değil ve örneğin bir “kapı önü” sahnesinde olduğu gibi epey zorlama duruyor. Söz konusu bu sahnede apartman dairesinin kapısı önünde sarıldığı adamın komşular görmesin diye kapıyı kapatmaya teşebbüs etmesi üzerine kadın “bırak, görsünler” diyerek “cesur ve aşkını savunan kadın” tepkisini veriyor. Evet, “feminist” Atıf Yılmaz’a ve bu tip karakterleri canlandırmış Müjde Ar’a uygun bir sahne bu ama bir o kadar da anlamsız. Bir pavyon şarkıcısı olan bir kadın ve bir pavyon fedaisi olan bir erkek var karşımızda ve apartmandakilerin ne ilişkilerinden ve beraber yaşadıklarından ne de kadının işinden habersiz olmaları için hem kör hem de sağır olmaları gerekiyor herhalde.

Yeşilçam usülü bir Karadeniz komedisi gibi başlayan filmin hikâyesi İstanbul’a taşındıktan sonra Yeşilçam’dan uzak durmaya çalışan bir drama dönüşüyor. Bu tür değişimi ile amaçlanan nedir bilmiyorum ama filme yaramadığı açık. Benzer şekilde türkücü Kâmil Sönmez’in canlandırdığı karakterin “komedi” anlarında “sıradan ama en azından eğreti değil” diye tanımlayabileceğimiz hâli, bu anlamlarda “anlamsız ve eğreti” dememiz gereken bir biçim alıyor ve işte tam da bu nedenle, oldukça etkileyici olabilecek bir horon sahnesi (kahramanlarımızın kırda horon tepenleri gördüğü sahne) etkileyiciliğini büyük ölçüde yitiriyor. Sönmez’in manileri ile hikâyede bir anlatıcı/açıklayıcı rolü üstlenmesi de istenen etkiyi yaratmaktan çok etnik bir öğe olarak kalıyor çoğunlukla. Selim Atakan’ın hazırladığı müzikler ve özellikle Yeni Türkü grubunun “Akdeniz Akdeniz” albümünde de yer verilen “Mitari’nin Gelini” isimli eser hayli etkileyici ama bu alanda bile problemi var filmin. Filmin ikinci yarısında hikâyeye sıkı bir destek sağlayan müzik ilk yarıda mizahın ağırlıklı olduğu bölümlerde de aynen kullanılmış ve örneğin eğlenceli olması beklenen bir “bayırdan koşarak inme” sahnesine gerilimli bir hava eklemiş anlamsız bir şekilde.

Filmin “feminist” söyleminde üstte bahsedilen eğretiliğin yanısıra başka ve hayli önemli bir problem daha var. Filme verilen “Deli Kan” adından başlamak gerekiyor öncelikle. Adamın kadına nasıl davranılması gerektiğini öğrenene kadarki kaba sevgisini ve kullandığı cinsel şiddeti bağışlayan bir isim bu ve onun yaptıklarını delikanlılığına vermemizi istiyor adeta. Kadına bir tecavüzle sahip olunmasını sırıtarak “hayırlı” olsun diye karşılayanlar, kadının tüm “kışkırtmasına” karşılık bıçağı ona değil kendi eline saplama “delikanlılığı” veya her ne kadar kadını aktif bir role büründürmek gibi kesinlikle alkışlanması gereken bir tercihle süslenmiş olsa da kadının delikanlıyı adam etme çabasını da sorgulamak gerekiyor kesinlikle: Bu tür hikâyelerin hemen tümü bir kadın cinayeti ile suçlanır gerçek hayatta çünkü; burada tanık olduğumuzun aksine, kadını sahiplenebileceği bir mal olarak gören erkekler, Tarık Akan’ın aksine sevdiği için adam olmayı değil, öldürmeyi seçerler ve bunda da hak görürler kendilerinde.

“80’lere taşınmış ve feminist/toplumsal bir sos eklenmiş 70’lerden bir Yeşilçam filmi” izlenimi bırakan ve kadın berberinin “elbette” eşcinsel olduğu filmin İstanbul’u hiç görmemiş birine “Beyoğlu’na çıkmak” gibi tam bir İstanbullu dilini yakıştırması veya doğrudan tehdit altında olmayan kadınların adeta dedikodu yapar bir havada, kadının peşine düşen adama tüm bilgileri vermesi gibi anlamsızlıkları da var. Müjde Ar’ın pavyonda şarkı söylediği sahnelerde, herhalde pek benimsemediği için bu anları, nerede ise komedi havasında oynamasını da ekleyelim filmin problemlerine. Açıkçası bu son örnek Müjde Ar’ın epey sıkıntı yaşadığını da söylüyor bize karakteri ile. Oyuncu görevini yapıyor ama karakteri hayli zayıf ve hatta yanlış sahnelerin kurbanı olmuş. Bir sahnede “beni konsomatris mi zannettin” diye bağırdıktan sonra, hemen arkasından gelen sahnede konsomasyon yapması veya kendisini dudağını kanatacak kadar defalarca tokatlayan adamı başına sopa ile vurarak bayılttıktan sonra onunla romantik anların içine girmesi gibi nerede ise şiddeti öven tuhaflıkların parçası olması bu problemlerin sadece ikisi.

Selimoğlu’nun hikâyesi toplumsal düzeni eleştirirken, film bunun aksine ve elbette hiç de amaçlamadığı bir şekilde olan biteni adamın yanlışlarına bağlıyor ve üstelik bu yanlışları da kanının deliliğine bağlayarak onları bağışlamamızı istiyor sanki. Evet, sonuçta hayli önemli kusurları olan bir Atıf Yılmaz filmi bu ama buna rağmen ilgi göstermeyi gerektirebilecek bir iyi niyet de var ortada. Farklı olmaya çalışan bir eser bu ve iki baş karakterin Yeşilçam ölçülerine göre hayli uzun bir süre sessizce oturduğu ve rakı içtikleri sahne bu niyetin en iyi göstergelerinden biri; bu sahnenin mizanseni filmin becerilebilse gidebileceği yer konusunda da bir fikir veriyor bize. Pek çoğu aksayan söylemleri nedeni ile de ilgi gösterilebilir bir film bu özetlemek gerekirse.