Mister Johnson – Bruce Beresford (1990)

“İyi bir adamsın Johson. Bir siyah adamın olabileceği kadar iyi”

1923 Nijerya’sında ne ırkdaşları ile ne de sömürgeci beyazlarla uyum sağlayabilen ama kendini bir İngiliz centilmeni olarak gören bir siyah adamın hikâyesi.

Tozlu kasaba sokaklarında bir İngiliz centilmeni kıyafeti ile dolaşan bir siyah adamın yadırgatıcı görüntüsü ile başlayan film ne anlatmaya çalıştığı konusunda kafası karışık veya daha doğru bir deyişle sanki bir şey anlatmak gibi bir derdi de olmayan bir çalışma. Kendisini beyaz zanneden bir siyah adamın trajedisini tüm hikâyesi boyunca zayıflatmak için elinden geleni yapan film trajediyi öne çıkarmaya çalıştığında da inandırıcılığında eksik kalıyor ve ortalamanın üzerine çıkamıyor.

Baş oyuncusu Maynard Eziashi’nin başarılı oyunu dışında Pierce Brosnan dahil diğer tüm oyuncuların hiç asılmadan adeta öylesine oynadıkları film İngilizlerin sömürgeciliği üzerine dahi elle tutulur nerede ise tek kelime etmiyor ama “The Bridge on the River Kwai” filminden gelen bir geleneksel söylemi devam ettiriyor: İngilizler hangi koşul altında olursa olsunlar ellerindeki inşaat işini asla bırakmazlar. O filmde bir köprünün, bu filmde bir yolun inşaatı gösteriyor ki İngilizler için bu müteahhitlik işi ölüm kalım meselesi imiş.

Film neleri ıskalıyor oysa ki; kahramanımızın trajedisini doğuran koşulların yaratıcısı olan İngiliz sömürgeciliği, olmak istediği ile olduğu arasında sıkışmış bir adamın trajedisi ve üstünde gördüklerine yanaşmak veya onların soluk ve sahte de olsa bir taklidi olmak için kendi özünü reddeden bir adamın içine düştüğü durum gibi başlıkların her biri Bruce Beresford gibi bir yönetmenin elinde çok daha başka yerlere gidebilirdi ama yönetmenin elindeki malzeme/senaryo elini tutuyor bu filmde. Geriye Eziashi’nin oyunu, batan güneşte Afrika manzaraları gibi klişeleri sık sık kullansa da genelde başarılı olan bir görüntü yönetimi ve dans eden Afrikalıların çekici görüntülerinden başka bir şey kalmıyor. Yumuşak bir tonda anlatılan filmde gereksiz ve yadırgatıcı bir sertlik yaratan cinayet sahnesi ve asıl trajediyi örtecek şekilde öne çıkarılan kahramanımızın “iş bitiriciliği” gibi unsurları ile zayıf bir film özet olarak.

(“Bay Johnson”)

2010 Festival Notları 4

Akvaryum (Fish Tank) – Andrea Arnold : “Free cinema?” Sadece İngilizlerin yapabileceği türden bir “gerçekçi” film. Yalınlığı, en küçük bir fazlalık içermemesi, doğallığı, bir Amerikan filminde altı kalın bir şekilde çizilecek unsurların tüm saf hali ile önümüze serilmesi. Doğal oyunculuklar. Büyümenin sıkıcılığı, birlikte olmanın seçimimize bağlı olmadığı insanları sev(eme)me ve saflığın artık anlamını yitirmiş bir kavram olması üzerine.  

 

Öksüz (Huacho) – Alejandro Fernandez Almendras : Şili’de bir küçük yerde geçen bağımsız bir film; tam da bu. Tüm bir ailenin her bir bireyinin bir günü, tüm dürüstlüğü ile. En ufak bir yapaylık, dışarıdan en küçük bir müdahele olmadan hayatın akıp giden ritminin saptanması. Oysa hayattaki her şey var filmde; sevgi, fedakarlık, yoksulluk, dayanışma, acı.  İnsan her yerde aynı, yoksulluk her yerde aynı. Kendinizi filme bıraktığınızda, samimiyeti hissetmemek imkânsız.

 

Mao’nun Son Dansçısı (Mao’s Last Dancer) – Bruce Beresford : Herkes hata yapar ama kötü (ötesi) bu filmin festivalde işi ne. Tek bir tutar yanı olmayan, bir sıradan TV filminin basitliğini bile aşamayan, anlatımı ile, politik duruşu ile, sineması ile kötü bir film. Yıldız Savaşları’ndan sonra sinemada uyumama çabası verdiğim ilk film. Kötü.