Gouttes D’eau Sur Pierres Brûlantes – François Ozon (2000)

“Herkes yatak odasına!’”

1970’lerde Almaya’da biri 50, diğeri 20 yaşındaki iki adamın içine eski sevgililerin de karıştığı aşklarının hikâyesi.

Alman sinemacı Rainer Werner Fassbinder’in 1966’da yazdığı “Tropfen auf Heisse Steine” adlı tiyaro oyunundan François Ozon’un uyarladığı ve yönettiği bir Fransa yapımı. Fassbinder’in henüz yirmi yaşındayken yazdığı oyundan uyarlanan filmin tamamı bir evin içinde ve toplam dört karakter arasında geçiyor. Cinselliğin, cinsel eğilimlerin, aşkın, sahiplen(il)menin, baştan çıkmanın ve çıkarmanın ve ilişkilerin hikâyesi olarak nitelendirebileceğimiz film komedi, dram ve romantizm arasında gidip gelirken, belki anlatılana uygun ama filmin atmosferi için sert olan finali dışında başarılı ve eğlenceli bir çalışma. İkisi erkek, ikisi kadın dört karakteri canlandıran oyunculardan özellikle Bernard Giraudeau ve Malik Zidi filmin uzun bir süre sadece ikisine yer vermesinin de avantajı ile öne çıkıyor ve hikâyeye büyük bir katkı sağlıyorlar. Gülmek (daha çok, gülümsemek aslında), hüzünlenmek ve düşünmek için çekici bir film bu ve sinema dili açısından çok önemli olmasa da görülmeyi hak ediyor kesinlikle.

Filmin hemen tamamını Fransızca olarak çekse de karakterlerin isimlerini ve hikâyenin geçtiği yeri değiştirmemiş François Ozon ve hatta Franz adındaki genç adamı birkaç kez kendi kendine olsa da Almanca konuşturmuş. Seçtiği iki pop şarkısı da Almanca olmuş yönetmenin ve bu iki şarkı da harika sahnelerde kullanılmış. Alman şarkıcı Tony Holiday’den -orijinalini İtalyan Raffaella Carra’nın seslendirdiği- “Tanze Samba mit Mir” ve Fransız şarkıcı Françoise Hardy’nin Almanca olarak seslendirdiği “Träume”. Bu şarkıların ilkinde dört oyuncu çok eğlenceli ve kült olmuş bir sahnede toplu olarak dans ediyorlar ve sadece bu anlara tanık olmak için bile filmi görmeye değer kılıyorlar. Ozon’un şarkı seçimi, sahnenin mizanseni ve dansın koreografisi dört dörtlük tek kelime ile ve absürt denebilecek bir mizahın ve içeriğin nasıl doğal kılınabileceğini ve bir sahnenin filmin genel atmosferi ile nasıl mükemmel bir uyuma sahip olabileceğini kanıtlıyorlar bize. Hardy’in hüzünlü şarkısı da benzer bir biçimde, kullanıldığı sahnelerin içeriği ve Franz karakterinin kırlılganlığı ile çok uyumlu ve Ozon’un seçimlerinin ne kadar doğru olduğunu gösteriyor bize. Sonuçta Fransızca çekse de filmini Ozon, Fassbinder’in ve oyununun Alman kültürünün parçası olmasına saygı gösterisini ihmal etmemiş bu seçimleri ile. Yönetmenin bu anılan şarkılar dışında Mahler, Handel ve Verdi’den seçtiği müziklerin de etkileyici olduğunu belirtelim bu arada.

Kaynak oyuna uygun olarak dört perdede anlatılmış hikâye ve ilk 3 perde gösterilen, son perde ise ima edilen bir sevişme ile bitirilmiş. İlk iki perde iki adamın ilişkisinin başlamasını ve ilerlemesini anlatırken; üçüncü perdede genç adamın eski kız arkadaşı, son perdede ise diğer erkeğin eski “kız” arkadaşı dahil oluyor hikâyeye. Ozon bu hikâyeyi dozunda bir eğlence ve dozunda bir dram (ve romantizm) ile anlatıyor ama finaldeki trajedi gereğinden sert bir hava veriyor filme. Gerçekçi olsa da bu finalde tanık olduğumuz, film karakterlerini tüm doğallıkları, eğlenceleri ve zayıflıkları ile bize sevdirdikten sonra bu final rahatsız ediyor açıkçası. Her ne kadar filmin büyük kısmı iki erkek arasında geçse de sadece onları değil, iki kadını da doyurucu bir biçimde tanıtabiliyor bize film ve onları da anlayabiliyor ve hislerini paylaşabiliyoruz. Filmin ve Ozon’un bir diğer başarısı da tümü tek ve kapalı bir mekanda geçen filminde saf tiyatronun değil, sinemanın da havasını taşıyan bir tiyatronun görüntüsünü getirebilmesi bize. Baştan çıkarmalar ve çıkarılmalar, tutkular ve unutulmalar, kararsızlıklar ve güçlü/zayıf egoların hikâyesini dozunda bir mizahla anlatan filmde Ozon’un alçak gönüllü stilizmi ve Jeanne Lapoirie’nin başarılı görüntü yönetmenliğinin eseri olan etkileyici çerçevelemeleri tek bir mekanda geçen eseri dinamik kılmaya yeterli oluyor. Kameranın nadiren dışarı çıktığı ve bunu yaptığında da sadece pencereden bakan karakterleri hoş bir kare içinde görüntülediği filmin sinema tadı ve havası yerinde kesinlikle.

Dozunda bir “edepsizlik” ile anlatıyor hikâyesini Ozon ve zaman zaman bir romantik seks komedisi havasına bürünen filmi hüzünlü bir cinsellik ile süslüyor. Açılış sahnesinin tümünde olgun erkeğin genç erkeği yavaş yavaş ısındırdığı ve baştan çıkardığı anları uçarı ve esprili ama aynı zamanda da tedirgin bir hüzünle çeken Ozon’un burada ürettiği erotik gerilimi hissetmemek mümkün değil. Bir düşün, bir fantezinin bir gerçeğe dönüşmesi ile sona eren bu bölüm filme çarpıcı bir açılış sağlıyor. Ozon kimi göndermelerle de filmin eğlencesini artırmış: Yukarıda bahsedilen dans sahnesinin Jean-Luc Godard’ın “Bande à Part” filmindeki ünlü dans sahnesine bir gönderme olduğu açık. Filmimizin genç adamı Franz’ın bir sahnede elinde gördüğümüz Heinz Konsalik kitabı da (“Liebe ist Starker als der Tod – Aşk Ölümden Güçlüdür”) baş karakterinin adı burada olduğu gibi Franz olan Fassbinder filmini (“Liebe ist Kälter als der Tod – Aşk Ölümden Soğuktur”) işaret ediyor olsa gerek.

Film finale doğru dört karakteri bir araya getirirken aşk, hayal kırıklığı, kıskançlık, erotizm, terk etme/edilme de bir araya geliyor ve bu hüzünlü ama kesinlikle yumuşak filme pek uymayan sertlikte bir trajediye doğru götürüyor karakterlerinden birini. Tek mekanda geçmenin yaratabileceği dezavantajının karşısına Pascaline Chavanne’ın kostüm tasarımları (1970’lerin havası siniyor filme bu kıyafetlerle) ve özellikle de Valérie Chemain’in etkileyici set tasarımlarını koyan filmi Ozon “Arzuları ile yüzleşemeyen” iki insanın hikâyesi olarak tanımlamış. Biz de filmi “yumuşak, erotik, kırılgan, eğlenceli ve trajik bir dans” olarak tanımlayalım ve Bernard Giraudeau, Malik Zidi, Ludivine Sagnier ve Anna Levine’in eğlenceli ve güçlü performanslar sundukları bu sinema eserini görülmesi gerekenler arasına yerleştirelim gönül rahatlığı ile.

(“Water Drops on Burning Rocks” – “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”)

Les Amants Criminels – François Ozon (1999)

“Benimle yatmak istemişti. Başına geleni hak etti. Harika birisin sen. Kimse benim için daha önce böyle bir şey yapmamıştı”

Bir cinayet işledikten sonra kaçan genç bir çiftin gittikleri ormanda tuhaf ve vahşi bir adamın eline düşmelerinin hikâyesi.

Marcia Romano ve Annabelle Perrichon’un da katkıda bulunduğu senaryosunu François Ozon’un yazdığı ve yine Ozon’un yönettiği bir Fransız filmi. Alman masal yazarları Grimm Kardeşler’in (Jacob ve Wilhelm Grimm) “Hansel ve Gretel” adlı masalından esinlenerek çekilen film bu masalın zaten sert olan içeriğini şiddetin dozunu artırarak ve cinselliği katarak daha da sert bir hale getiriyor. Bu cinayet ve seks filmi Ozon için farklı türler arasında bir gezinti yapma aracı olmuş ve ortaya ilginç ama finale yakın karşımıza çıkan sevişme sahnesinin bir örneği olduğu gibi bir parça ham denebilecek bir sonuç çıkmış.

Genç bir kadın ve genç bir erkek ve işledikleri vahşi cinayet, bu cinayetin arkasından cesedi gömmek için gittikleri ormanda bu kez kendilerinin birer kurbana dönüşmeleri ve adalet… Bu hikâyeyi geriye dönüşlerle anlatıyor Ozon ve cinayetin arkasındaki sırrı (ve yalanları) birer birer seyircinin önüne koyuyor. İki genç karakteri o tarihlerde sırası ile on sekiz ve yirmi beş yaşlarında olan Jérémie Renier ve Natacha Régnier’in tüm çekiciliklerini ve oyunculuk başarılarını katarak canlandırdıkları filmde cinsel güdü ve bu güdülerin karakterlerin eylem ve duygularını yönlendirmesi ön planda sürekli olarak ve Ozon özellikle Renier’in canlandırdığı Luc karakterinin cinsellik konusundaki kafa karışıklığını hikâyesinin en çekici unsurlarından biri olarak kullanıyor. Bu karakterin hem kadına hem de ormanda karşılaştıkları adama ve öldürdükleri genç adama olan yaklaşımı ve bakışları onun cinselliği konusunda sürekli olarak yeni sorular yaratırken; onun iki farklı karakter tarafından kendi amaçları için kullanılması da yine bu genç adamın naifliği ve cinselliği üzerinden gerçekleşiyor.

Bir cinayet ve ardından bir kuyumcu soygununa bulaşan genç adamın yüzündeki masum bakışı hep koruyan Ozon buna karşılık kadını ve ormandaki vahşiyi bir kötülük mekanizmasının parçaları olarak sunuyor bize. Böyle bakınca da, hikâyenin etrafındaki tüm kötülüklere karşın masumiyetini koruyan bir genç adamı anlattığını söylemek mümkün ama aynı genç adamın vahşi bir cinayette bıçağı defalarca kurbanına saplayan kişi olduğunu da söylemek gerek. Kadının “Bunu benim için yap, Luc. Aşkımız için yap!” sözleri asıl sorumlunun kim olduğunu ortaya koyuyor belki ama genç erkeğin finaldeki görüntüsünün de desteklediği masumiyetinin arkasında duruyor film. Ozon iftiralar üzerine kurulu bir gerekçe ile işlenen cinayetin asıl motivasyonunun “burjuva sıkıntısı” olduğunu ima ederek bir burjuva eleştirisi mi yapıyor emin değilim ama tüm olan bitenin Fransız filmlerine özgü bir “anlamsızlık” taşıdığı açık. Genç kadının genç adama söylediği “Çok heyecanlı değil mi maceramız? Hiçbir şey olmadığından şikâyet ederdin hep. Şimdi mutlu musun?” sözleri asıl mutlu olanın kadın olduğunu gösteren bir sahnede çıkıyor karşımıza ve öldürdükleri adamın Arap asıllı olmasını da eklersek, kadının kendisinden aşağı gördüğü bir kişiyi yok eden (onu hayatından çıkaran, görmezden gelen) bir burjuva olduğunu düşünebiliriz rahatlıkla. Arthur Rimbaud’nun şiirini ezberden okuyabilen kadının öznesi olduğu bir burjuva fantezisi olarak tanımlamak gerekiyor filmi belki de.

Ozon’un erkek bedenlerini daha cömertçe sergilediği film cinselliğin farklı sularında gezinirken, finaldeki ucuz sevişme sahnesi ile şaşırtıyor açıkçası. Ormandaki hayvanların bakışları altında gerçekleşen bu eylemi ucuz erotik filmlerin mizanseni ile çekerek kaba bir sahneye imza atmış ve her ne amaçladı ise ona da erişememiş sanki yönetmen. Adeta 1970’lerin bir “softcore film”inden bir sahne izliyorsunuz gibi hissediyorsunuz bu şelale altında öpüşme gibi klişelerle başlayan anlarda. Filmin genelinde hâkim olan özgün anlatım burada yerini klasik ve kaba bir anlayışa terk ediyor. Oysa zaman zaman karşımıza çıkan ve filme çekici bir hava katan şiirsellik ile çok daha farklı bir yere ulaşabilirmiş film.

İki başrol oyuncusunun sağlam performansları ile öne çıktığı ve ormanın vahşisi rolündeki
Miki Manojlovic’in de fiziğini karakterinin emrine çarpıcı bir biçimde verdiği film gerilimden fanteziye bir gençlik macerasından erotizme uzanan içeriği ile kesinlikle ilginç bir çalışma. Pierre Stoeber’in filmin türler arasındaki gezintisine uygun atmosferleri yakalayan görüntü çalışmasının da renk kattığı film, işlenen suçun “anlamsız”lığına getirdiği (ya da getirmediği) açıklama ile de ilgi çekebilir. Özetle, bu karanlık film seyrederken zaman zaman çekiciliği de içine alan bir havası olan ilginç bir sinema eseri ama bir şekilde tam oturmamış ve olgunlaştırılmamış görünen bir yanı olduğu da açık.

(“Criminal Lovers” – “Katil Aşıklar”)