Dans la Maison – François Ozon (2012)

“Ama mutlaka ihtiyaç duydukları bir şey vardır. İçeriye girmenin her zaman bir yolu vardır; her eve girmenin bir yolu vardır”

Bir arkadaşının evine ve hayatına “sızarak” hikâyeler yazmaya başlayan bir lise öğrencisinin ve onun yazdıklarından çok etkilenen edebiyat öğretmeninin hikâyesi.

1997’deki “Regarde la Mer” filminden başlayarak düzenli olarak neredeyse her yıl bir film çeken François Ozon’un 2012 tarihli bu çalışması aynı anda hem eğlenceli hem kışkırtıcı olmayı başarabilen keyifli bir sinema örneği. Oyuncularının performansı ve senaryosunun başarısı ile de dikkat çeken film Ozon’un en parlak işlerinden biri ve hikâye anlatmak üzerine seyirciyi düşünmeye çağırması ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor.

Ünlü Fransız yazar Gustave Flaubert’in adını taşıyan lisedeki bir öğrenci ile onun edebiyat öğretmeninin gencin yazdığı hikâyeler üzerinden ilerleyen ilişkisini odağına alan filmin senaryosu röntgenciliği anlatır gibi başlayan ama bunun çok daha ötesine geçip gözetlenenlerin oluşturduğu ailenin içine sızmayı ve onların hayatının bir parçası olmayı ele alan bir içeriğe sahip. Yazarın anlattığı hikâyenin bir parçası olmasını, karakterlerinin hayatlarına gerçekten onların arasına karışarak müdahale etmesini ve tanık/neden olduklarını okuyucusuna aktarmasını ele alıyor filmimiz. Bu açıdan da tıpkı gencin lisesinin adının da vurguladığı gibi bir edebiyat filmi karşımızdaki bir yandan da. Öğretmenin ve eşinin gittikçe artan bir merakla okudukları ve yavaş yavaş parçası olmaya başladıkları bu hikâyeler, öğrenci ile öğretmen arasındaki karşılıklı kışkırtmaya malzeme oluştururken, filmin geneline göre biraz zayıf kalan final bu mücadelenin bir kazananı ve bir kaybedeni olduğunu da söylüyor bize.

Ozon’un Juan Mayorga’nın tiyatro oyunundan uyarladığı ama asla tiyatro havası vermeyen akıllıca kurgulanmış senaryosu bir yandan hafif bir görüntü sergilerken diğer yandan içerdiği ve içi çarpıcı bir biçimde doldurulmuş çatışmaları ile ciddi bir başarıya sahip. Evet, karakterler arasındaki çatışmaların çok önemli olduğu ve filme keyifli bir seyir zevki kattığı bir film bu. Öğrencinin anlattığı hikâyeler aracılığı ile öğretmenini (ve sonra da eşini) kışkırtarak yanına çektiği ve hatta büyülediği süreç zamanla ikili arasında yazın süreci üzerinden bir tartışmaya dönüşüyor. Ozon öğrenciyi evine sızdığı okul arkadaşı ile de bir çatışmanın içine yerleştiriyor. Kahramanımız zekâsını bir araç olarak kullanarak girdiği evdeki arkadaşı ile evdeki anne üzerinden ve kısa ve iç burkan bir sahnede tanık olduğumuz tek taraflı bir aşk üzerinden bir çatışmanın parçası oluyor. Ozon’un hikâye anlatma becerisi ile, öğretmen ile eşi ve okul arkadaşının annesi ile babası arasındaki çatışmalar da bir bir karşımıza gelirken, senaryo hem basit kalmayı hem çarpıcı olmayı başarabiliyor ilginç bir şekilde. Üstelik tüm bunları yaparken, en büyük katkısını öğretmeni canlandıran Fabrice Luchini’nin ustalıkla dizginlenmiş “komik” performansından alan bir eğlenceyi yaratmayı da başarıyor. Burada tüm oyunculara da bir selam göndermek gerekiyor aslında. Genç öğrenciyi canlandıran Ernst Umhauer zaman zaman yüzüne yerleştirdiği muzır gülümsemesi ile çok başarılı bir biçimde canlandırdığı ve hemen herkes için bir çekicilik nesnesine –hatta cinsel bir çekicilik denebilir buna- dönüşen kahramanının kışkırtıcı cazibesinde büyük bir pay sahibi. Öğretmenin eşini oynayan Kristin Scott Thomas, kahramanımızın arkadaşı rolündeki genç oyuncu Bastien Ughetto, onun “umutsuz ev kadını” annesini oynayan Emmanuelle Seigner ve eşi rolündeki Denis Ménochet de başarılı performansları ile filmin oyunculuk açısından da keyif vermesini sağlıyorlar seyirciye.

Ozon yalın bir sinema dili kullanırken, dozunda kullandığı kimi küçük oyunlarla seyircisini diri tutmayı ve eğlendirmeyi de başarmış. Zaman zaman seyirciye dönen oyuncular, gösterilen sahnenin içine girip karakterlerden biri ile konuşurken diğerine görünmez olan karakterler vs. gibi oyunlar Ozon’un beceri hanesine yazılmalı kesinlikle. Yine bir çeşit aile içine sızmayı anlatan “Match Point – Maç Sayısı” filmine göndermeden, finalde görüntünün tıpkı tiyatroda olduğu gibi kapanan bir perde görüntüsü ile silinmesine Ozon filmi çekerken kendisinin de hayli keyif aldığını hissettiriyor bize sürekli olarak. Philippe Rombi’nin çok doğru melodileri içeren piyano müziği eşliğinde anlatılan hikâye gizemli, kışkırtıcı, melankolik, kırılgan ve hayalperest yanları ile bu filmi kesinlikle görülmesi gereken eserlerin arasına yerleştiriyor. Hikaye anlatma, anlatılan hikâyeyi hayal etme -filmde ressamının anlattıkları ile hayal edilen tablolar gibi hem eğlenceli hem de konumuza çok yakışan bir gönderme de var- ve hikâyenin parçası olmak üzerine bir film bu ve Ozon’un filmografisindeki parlak örneklerin arasına ekleniyor. Kolayca yoldan çıkıp, seyircisinin de kaybolmasına neden olabilecek bir senaryodan çıkan parlak bir sinema örneği bu film özet olarak.

(“In The House” – “Evde”)

Share

Le Temps qui Reste – François Ozon (2005)

Sinema tarihinin en başarılı, en dokunaklı ve çekinmeden söylemeli, en güzel ölüm sahnelerinden biri. Ozon hiç diyalog kullanmadan karakterinin son anlarını elindeki dondurmaya attığı son bir bakıştan gençlerin birlikte denizi seyretmesindeki kendi durumu ile tamamen zıt yaşam sevincine, cevaplamadığı telefondan son bir sigaraya olağanüstü içe dokunan bir şekilde anlatıyor. Luchino Visconti’nin Thomas Mann’dan uyarladığı “Morte a Venezia – Venedik’te Ölüm” adlı filminin finaline sevgi ve saygı dolu bir selam da gönderiyor Ozon bu son sahne ile ve beyaz vücudu ve yalnızlığı ile ölümü feci halde çağrıştıran kahramanına Valentin Silvestrov’un Postludium III adlı eserinin eşliğinde veda ediyor. Yönetmenin yarattığı karaktere aşık olduğu filmlerden biri bu kesinlikle ve bu son sahne de sinemanın yaratıcılığı unutmadığında neler yapabildiğini gösteren ve yumuşak bir hüznün nasıl dokunaklı olabileceğini kanıtlayan anları getiriyor önümüze.

(“Time to Leave” – “Veda Vakti”)

Share