Das Schlangenei – Ingmar Bergman (1977)

das-schlangenei“Onun için bir yılan yumurtası saymalı onu: Cinsi gereği yarın zehirli olacak bir yumurta ve daha kabuğundayken öldürmeli”

Birinci Dünya Savaşı sonrasının yoksulluğu altında ezilen Berlin’de, işsiz bir sirk sanatçısı olan bir Amerikalının yavaş yavaş kendisini göstermeye başlayan faşizme tanık olma ve hayatta kalma çabasının hikâyesi.

İsveçli usta sinemacı Ingmar Bergman’ın vergi kaçırdığı suçlamasına tepki göstererek gönüllü olarak sürgüne gittiği dönemde Almanya’da çektiği bir film. Bergman’ın senaryosunu da yazdığı filmin başrollerinde bir “Bergman oyuncusu” olduğu söylenemeyecek David Carradine ve yönetmenin fetiş oyuncularından biri olan Liv Ullmann var. Kimileri için Bergman’ın filmografisindeki en -ya da tek- zayıf film bu ve gösterime girdiğinde eleştirmenlerden de seyirciden de çok olumlu bir tepki alamamıştı. Evet, bir Bergman başyapıtı değil ama faşizmin adım adım yükseldiği bir toplumda, zaten çaresiz durumda olan bir adamın hikâyesini etkileyici gözlemlerle aktarıyor film ve senaryo kendisine yeterince geniş bir alan sağlamasa da Ullmann’ın oyunculuğu, Bergman’ın vazgeçilmez görüntü yönetmeni Sven Nkyvist’in Berlin’in özellikle gecelerinden yakaladığı etkileyici kareleri ve Bergman’ın -diğer filmlerindeki boyutta olmasa da- insan ruhu analizleri filmi seyri gerekli kılıyor. Kaldı ki bu bir Bergman filmi ve ne olursa olsun zaten görülmeyi hak ediyor.

Bergman filme adını verirken, Shakespeare’in “Jül Sezar” adlı oyununda Brütüs’ün bir konuşmasından yola çıkmış. Bu yazının girişinde Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirisi ile yer alan bu sözler filmin de çok iyi bir özeti aslında. Brütüs’ün diktatörlüğe doğru gittiğine inandığı Sezar için kullandığı bu ifadeler filmde Hitler ve onunla birilikte yükselen faşizme yakıştırılıyor çok doğru bir şekilde. Kaybedilen bir büyük savaşın sonunda onurunu ve refahını yitiren ve yoksulluğun, kıtlığın ve ekonomik krizin pençesine düşmüş bir ülkede geçiyor hikâye ve toplumun bu durumunu kullanarak hızla yükselen bir ideolojinin kimi pek yakından duyulan ayak seslerini getiriyor karşımıza. Bergman’ın hikâyesi 1923 yılında geçiyor, Hitler’in tüm iktidarı ele geçirmesinden on yıl önce bir başka ifade ile. Yahudi olmanın huzursuz edici bir şekilde konuşulmaya başlandığı, kabarelerin basıldığı ve insan bedeni ve beyni üzerinde bir takım gizli deneylerin yapılmaya başlandığı günler bunlar. Senaryo tüm bunları belki usta sinemacının başyapıtlarındaki bir düzeyde analizle getiremiyor karşımıza ama hikâyenin tüm öğelerinin başarı ile bir araya getirildiği ve filmin meramını ilgi çekecek bir düzeyde aktarmayı başardığı rahatça söylenebilir. İki ana karakter yeterince ilgi çekici kılınamıyor yapıt ve Carradine karakterini yine yeterince etkileyici kılamıyor ve bu da filme zarar veriyor elbette. Kimi çığlıklar, haykırışlar, göz yaşları vs. yeterince doğal görünmeyince bunun olumsuz etkisi filmin bütününe de yayılıyor kuşkusuz ve filmin özellikle zamanında neden pek beğenilmediğinin de açıklaması oluyor.

Baş karakterin bir sahnede ifade ettiği “Bir kâbustan uyanıyorum ve gerçek hayatın kâbusumdan daha da kötü olduğunu görüyorum” cümlesinin resmini çok iyi çizdiği bir hikâyesi var filmin. Pek çok sahnesi kapalı mekanda veya karanlık dış mekanlarda geçen filmde, Sven Nkyvist’in çok başarılı bir iş çıkardığını ve ışığı karakterleri kuşatan bir şekilde kullandığını ve hikâyelerinin bir parçası yapmayı başardığını söylemek gerekiyor. Özellikle Berlin gecelerinden yakalanan sokak görüntüleri, siyah beyaza yakın duran renk çalışması ile çok başarılı. Dönemin Berlin’inin gece hayatının sembolü olsa da kabare gösterilerinin bir parça fazla kullanılmış göründüğü filmde unutulmaz kimi Bergman anları da yer alıyor. Örneğin, kahramanımızın hikâyenin başında intihar eden kardeşinin eşinin kilisede rahiple günah çıkarmaya çabalaması ve birlikte dua etmeleri, Ullmann’ın oyunculuğu, kamera açıları ve mizanseni ile çok etkileyici. Edilen duanın, sarf edilen sözlerin anlamsızlığını çok iyi vurguluyor Bergman burada ve filmin karanlığını etkileyici bir şekilde zenginleştiriyor. Bu sahnenin benzerinden yeterince yok ne yazık ki filmde. İkinci yarısı, ilk yarısına göre daha üst düzeyde seyreden filmin karakterlerini yeterince “canlı” tutamamak gibi bir kusuru da var. Özetlemek gerekirse, her Bergman filminin seyre değer bir yanı vardır ve bu yarım başarı olarak nitelendirilebilecek filmde de yeterince var bundan.

(“The Serpent’s Egg” – “Yılan Yumurtası”)