Jour de Fête – Jacques Tati (1949)

“Ne kadar çalışırsan çalış, asla Amerikalı postacılar gibi olamazsın”

Bir Fransız kasabasına yılda bir gelen bir gezici lunaparkın ve kasabadaki herkesin dalga geçtiği postacının burada seyrettiği bir sahte belgeselden etkilenerek Amerikalılar gibi daha verimli çalışma çabasının hikâyesi.

Fransız sinemacı Jacques Tati’nin yönettiği ve senaryosunu Henri Marquet ve René Wheeler ile birlikte yazdığı bir Fransa yapımı. Tüm yönetmenlik kariyeri biri belgesel türünde olan toplam üç kısa film, bir televizyon filmi ve beş sinema filminden oluşan bu kendine has sinemacının ilk uzun metrajlı eseri olan bu çalışması, kendisinin yönettiği ve oynadığı 1947 yapımı kısa filmi “L’École des Facteurs”den uyarlanmış. Filmlerinde başrolü de üstlenen ve senaryolarını da yazan bu usta sinemacı Fransızların “auteur” ifadesi ile andıkları türden ve eserlerinin tüm artistik kontrolüne sahip olan bir sanatçı. Bu ilk uzun metrajlı filmi, örneğin pek çok eleştirmen tarafından başyapıtı kabul edilen 1967 yapımı “PlayTime”ın gerisinde kalsa da onun kendine has özelliklerini yansıtan ve özellikle “tek adam şovu” yaptığı sahnelerde hayli parlayan bir çalışma. Tati’nin farklı -ve belki de herkese göre olmayan- mizah anlayışının henüz olgunlaşma aşamasında olduğu dönemin eseri olan film tüm Tati filmleri gibi sosyal ve toplumsal bir eleştiri de barındırıyor bünyesinde. Sinemanın dahilerinden biri olan yönetmenin bu ilk uzun metrajlı filmi tüm eserleri gibi mutlaka görülmeli her sinemasever tarafından.

Tati bu filmi iki ayrı kamera ile ve eş zamanlı olarak hem renli hem siyah-beyaz olarak çekmiş ama renkli kopya teknik bir nedenle laboratuvar sürecinden geçemeyince film vizyona siyah-beyaz olarak çıkarılmış. Renkli kopya ancak 1995 yılında tamamlanabilmiş ve gösterime girmiş. 2015 yılı verisine göre Fransa’da sinema salonlarında 7 milyondan fazla kişi tarafından seyredilen ve en çok bilet satılan 40 Fransız filminden biri olan çalışma temel olarak bir Fransız kasabasında postacı olarak çalışan, herkesin arkadaşça davrandığı ama sık sık dalgasını da geçtiği adamın kabaca bir gününü anlatıyor bize. Kasabayı yılda bir kez ziyaret eden küçük bir lunaparkın geldiği bayram gününde postacımız burada ABD’deki posta hizmetlerinin verimliliğini anlatan, eğlenceli bir sahte belgesel seyrediyor ve kendisi de Amerikalı meslektaşları kadar verimli çalışmak için hummalı bir faaliyete girişiyor. Onu bu yolda kışkırtan ise lunaparkın iki sahibi oluyor ve bu uğurda onu sarhoş da ediyorlar.

Film 1949 yapımı; Fransa’yı düşman işgalinden “kurtaran” ABD’nin politik ve beraberinde kültürel olarak da Avrupa’nın pek çok ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da etkisini hayli artırdığı günler bunlar. Tati’nin hikâyesi doğrudan olmasa da bu duruma bir tepki, ya da en azından bu durumla ilgili bir saptama ve Amerikan hegemonyası ile ilgili bir uyarı olarak görülebilir. Sakin ve eğlenceli bir hayatın sürdürüldüğü, en büyük olayın yılda bir gelen küçük bir lunapark olduğu bir Fransız kasabasına ABD’nin hız ve verimlilik odaklı yaklaşımını sokuyor Tati ve kendisinin canlandırdığı postacının bu yeni düzene uymak için gösterdiği çaba sırasında içine düştüğü durumu bir bakıma tüm bir Fransız (ve hatta Avrupa) toplumunun sembolü olarak kullanıyor. Tati’nin yaptığı aslında doğrudan bu “yeni düzen”in kendisini eleştirmekten çok, onun tüm bir toplumu ve kültürünü değiştireceği ve yerel kimlikleri yok edeceği yönünde bir uyarı daha çok.

Yönetmenin 1947 tarihli, on altı dakikalık kısa filminden yola çıkarak çekilen ve o filmin uzatılmış hâli olarak nitelendirilebilecek olan çalışmada kimi mizah anları doğrudan bu kısa filmden taşınmış buraya. Belki tam da bu nedenle film sanki iki ayrı ana bölümden oluşuyor: Tati’nin kendisinin canlandırdığı François karakterinin ana ögesi olduğu sahneler ve diğerleri. Bunların ilki filmin en parlak anlarının da yer aldığı bölümler ve özellikle Tati’nin “şov”larının yer aldıkları sıkı bir eğlencenin de kaynağı oluyor. İkinci ana bölümdeki sahneler ise daha standart bir görünüme sahipler ve asıl olarak ilk bölümdeki anlara ve eğlenceye hazırlıyorlar seyirciyi. Jean Yatove imzalı ve lunapark havasını yansıtan müziğin eşlik ettiği hikâyede bu “standart” anlarda temel olarak başka bir şeyi yakalıyor Tati görüntü yönetmenleri Jacques Mercanton ve Jacques Sauvageot’nun çalışmaları üzerinden. Elinde bir dilim ekmek ile evinden fırlayarak atlıkarıncayı taşıyan traktörün peşine düşen çocuk, yanındaki keçisi ile kasabanın sokaklarını dolaşarak yorum yapan ve zaman zaman da bize hitap eden yaşlı kadın, tarlalarında çalışan çiftçiler, köy meydanı, meyhane sahibi ve müşterileri ile tipik bir Fransız kasabasının resmini çiziyor ve yukarda anılan ABD hegemonyasının bu resmi değiştireceğini hatırlatıyor bize sık sık yönetmen. Filmin en tempolu sahnelerinin postacının Amerikalı meslektaşlarına özendiği sahneler olması, buna karşılık kasabanın halkına ve yaşamlarına odaklanan sahnelerin adeta “Hayat Uzun Sakin Bir Irmaktır” mottosuna uygun anlatılması da bunu doğruluyor.

Tati tarzına uygun olarak “konuşmalı bir sessiz film” olarak çekmiş filmi ve gerek kamera kullanımı gerekse diyalogların hikâye için çok da önemli olmaması ile bir sessiz film havası yakalamış. Gerçekten de diyalogların pek çoğunun çıkartılmasının hikâyeden hiçbir şey eksiltmeyeceğini düşüneceğiniz bir film bu. Buna karşılık kimi sesli bölümler de filmin en parlak esprilerine ev sahipliği yapıyor. Örneğin iki genç aşığın çadırda gösterilen bir filmden gelen konuşmalar eşliğinde sessizce birbirlerine bakarak o filmin diyaloglarını adeta canlandırmaları hayli çarpıcı bir komikliğe sahip. Tek makas hareketi ile saç kesme sahnesi ise tam bir sessiz film mizahı ters yönde bir örnek olarak. Bu sonuncuya benzer bir sahne de sesini duyduğumuz bir karasinek ile önce postacımızın, sonra bir çiftçinin ve daha sonra tekrar postacının boğuştuğu bölüm. Bugün “politik doğrucu” bir bakışla belki de eleştirilebilecek bir mizahı da şaşı adam ile yakalıyor Tati ve açıkçası sıkı bir kahkaha da attırıyor seyircisine yine sessiz sinemaya selam yollayarak.

Tati’nin filmde görünen tüm karakterleri bir şekilde mizahın ve hikâyenin parçası yaptığı filmde postacının ve çalışma arkadaşlarının görüntülerden çok sesin öne çıktığı komik anları ve Amerikan tarzı mektup teslimi sırasında yaşanan tüm komiklikler gibi parlak bölümler dikkat çekerken, yaşlı kadının finalde söylediği “Amerikalılar istedikleri gibi davranabilirler ama dünya daha hızlanmayacak” cümlesini Tati’nin mesajı olarak görmeli kuşkusuz. Yönetmenin “slapstick” yeteneklerinin sergilendiği bu çalışma kendisinin Alman işgali sırasında yaşadığı Sainte-Sévère-sur-Indre kasabasında çekilmiş ve yöre halkı da hikâyede pek çok rolü üstlenmiş. Bu seçimin de sağladığı doğallık ile Tati kasabayı hızla Amerikalaşan bir dünyadan henüz uzak olan bir hayatı bize hatırlatmak için kullanıyor üzerinden geçen yetmiş yıl sonra bile.

(“The Big Day” – “Bayram Günü”)

Share