Victory – John Huston (1981)

“Siz üniformaya bağlısınız, bense futbola”

İkinci Dünya Savaşı’nda bir Alman esir kampında tutulan farklı uluslardan askerler ile Alman millî takımı arasında düzenlenen futbol maçının ve esirlerin kaçma planlarının hikâyesi.

Yabo Yablonsky, Djordje Milicevic ve Jeff Maguire’ın hikâyesinden Evan Jones ve Yablonsky’in senaryosunu yazdığı ve usta sinemacı John Huston’ın yönettiği bu futbol ve savaş filmi ABD, İngiltere ve İtalya ortak yapımı olarak çekilmiş. Başrollerinde Michael Caine, Max von Sydow ve Sylvester Stallone’nin yer aldığı filmde aralarında Brezilyalı Pelé, İngiliz Bobby Moore ve Arjantinli Osvaldo Ardiles’in de yer aldığı futbol dünyasının ünlü isimleri de irili ufaklı rollerde yer almışlar ve savaş esirlerinden oluşan takımın oyuncularını canlandırmışlar. Orijinal adı “Victory” olsa da “Escape to Victory” adı ile de bilinen ve bizde de bu ikinci ismin Türkçesi ile tanınan film çekiciliğini temel olarak ikinci yarısının büyük bir kısmında sergilenen futbol maçından alıyor. Bu maç sahneleri bir yana bırakılırsa, Huston’ın izine hemen hiç rastlayamadığımız çalışma doyurucu değil pek. Bir parça fazlası ile durgun olan film, Macar yönetmen Zoltan Fabri’nin 1962 yapımı “Két Félidő a Pokolban – Cehennemde İki Devre”sinden yola çıkılarak çekilmiş ve açıkçası bu klasiğin epey de gerisinde kalmış. Yine de pek çok ünlü futbolcunun yer aldığı film, gerek bu kadrosu gerekse faşist bir güce karşı farklı uluslardan bireylerin dayanışmasını göstermesi ile ilgi görebilir. Bir de elbette futbolun her zaman ve her koşul altında ne kadar önemli bir “sosyal olgu” olduğunu hatırlatması ile de ilgiyi hak ediyor.

Bill Conti’nin, Şostakoviç’in “Leningrad Senfonisi” adlı eserinden epeyce yararlanan (epey eleştirilmiş bu durum zamanında) görkemli müziğinin eşlik ettiği hikâye bir gece esir kampından kaçmaya çalışan bir adamın dikenli tellere takılarak yakalanması ve vurulması ile başlıyor. Ardından kampın büyüklüğünü ve esirlerin eğlenmek için futbol oynadığını gösteren gündüz görüntüleri geliyor karşımıza. Bir savaş ve futbol filmi seyredeceğimizi anlıyoruz ama bunların ilkinde tatmin edici bir içeriği olmayan film (ne Stallone’nin kamptan kaçışı ve Paris’e gidişi ne de futbolcuları stadyumdan kaçırma planları) tatmin edici bir gerilim sunamıyor seyirciye. Futbol ise -hemen tüm ikinci yarıya hâkim olması ve elbette tüm o ünlü futbolcuları ile- meraklılarının filme ilgisini çekmek için yeterli gibi görünüyor. Maç sahnelerinin “koreografi”sini Pelé ile birlikte İngiliz futbolcu Les Shannon’ın yaptığı filmde, başta Pelé olmak üzere ünlü futbolcuların şovlarını izliyoruz ki daha önce futbolla hiç ilgisi olmayan bir Amerikalı olarak kaçış planı gereği takımın kalecisi olan Stallone’nin de katkısı ile bu bölümler filme hem enerji hem de çekicilik katıyor. Yukarıda ismi anılanların yanısıra İskoç John Wark, Polonyalı Kazimierz Deyna, İngiliz Mike Summerbee, Belçikalı Paul van Himst ve Danimarkalı Søren Lindsted’in de aralarında olduğu tanınmış futbolcuların da yer aldığı filmde, Ipswich Town kulübünün oyuncuları da gerek Alman takımının oyuncuları rolünde gerekse Caine ve Stallone’nin “dublör”leri olarak yer Almışlar filmde; ve kuşkusuz tüm bu isimler bir futbolsever için yeterli bir gerekçe teşkil ediyor filmi görmek için.

“Rocky” filmi ile daha yeni yıldız olmuş olan Stallone’nin filmin de yıldızı olmak için epey çaba gösterdiği ve bu konuda direttiği de söyleniyor. Hatta finaldeki penaltı sahnesi onun bu kaprisi üzerine eklenmiş filme bu iddialara göre. Stallone’nin egosu hikâyenin dayanışma ve takım ruhu temaları ile pek uyuşmuyor kuşkusuz ama bu durum bir yana, filmin belki de asıl ilginç yanı kamptaki esir subaylardan biri olan ve geçmişte ünlü bir futbolcu olan karakterin -Michael Caine- kamptaki diğer İngiliz subaylar ve maç fikrini ortaya atan futbol meraklısı Alman komutan ile ilişki ve çatışmaları. Esirlerden oluşan takımın teknik direktörlüğünü yapan bu karakter, futbola aşık ve maçı da milliyetçi (veya uluslararası bir kadro olduğunu göz önüne alırsak, müttefiklerin ruhuna odaklı) duygulardan çok rekabet ve futbol sevgisi açısından önemsiyor. Oysa diğer İngiliz subaylar için maç temel olarak kaçma planının bir aracı; hikâyenin en azından kaba bir dost/düşman ayrımı yerine bu “cüretkâr” farklı düşünceyi içermesi takdiri hak ediyor. Alman subay da eski bir futbolcu ve o da kendi milletinden olanlarla benzer nedenlerle çatışıyor. Milliyetçiliğe karşı futbolun güzelliğini ortaya koyan bu çatışmalar sinemasal açıdan yeterince iyi kullanılıyor mu sorusunun cevabı ise ne yazık ki hayır. Biraz hantal olan senaryoda kaybolup gidiyor bu çatışmalar ve yeterince güçlü bir sese dönüşemiyorlar. Oysa çok sağlam bir gerilime kaynaklık etme potansiyeline sahipmiş bu çatışmalar. Yine de fubolla ilgili bir konuda hakkını teslim etmek gerekiyor senaryonun. Belki pek incelikle anlatılmış olmasa da, futbolun birleştiriciliği ve her türlü düşmanlığın önüne geçebileceği farklı sahnelerle -özellikle de finalde- karşımıza getiriliyor ve filme de sıcak bir hava katıyor. Futbolun birleştirici olduğu kadar ve zaman zaman daha da fazla ayrıştırıcı olabilmesi ise bu filmi ilgilendirmeyen ayrı bir gerçek kuşkusuz.

Pek çok Hollywood filminin aksine karakterlerin İngilizce değil kendi ana dillerinde konuştuğu çalışmaya bu açıdan olumlu puan vermek gerekirken, filmin birkaç başka problemini de anmak gerekiyor. Örneğin, Pelé gibi çok bilinen bir futbol yeteneğinin -o tarihlerde Brezilya, Almanya ile savaş halinde olmadığından, karakteri Trinidadlı olarak gösterilmiş inandıcılık açısından- kullanılması, onun “persona”sının hikâyenin önüne geçmesine yol açıyor ve gerçekçiliğini olumsuz yönde etkiliyor hikâyenin. Stallone’nin canlandırdığı karakterin mitolojideki Merkür’ün aynı zamanda “mesaj tanrısı” olduğunu bilmesi (hatta mitolojiden haberinin olması) pek inandırıcı değil ve onun oyuncu egosunu da tatmin edecek şekilde, daha önce hiç futbol oynamamış karakterinin nerede ise “Paris Panteri” olması da biraz zorlama duruyor. Onun bu kahramanlığını Amerikalı olmasına bağlayabiliriz kuşkusuz; sonuçta dünyayı her zaman onlar kurtarır!

Huston’ın kariyerinin vasat örneklerinden biri olan çalışma sinema tarihindeki “kaçış” veya “spor” filmlerinin önemli örneklerinden biri değil sonuç olarak. Almanların böyle bir futbol maçına izin vermesi veya kamptaki koşulların pek de o kadar kötü görünmemesi gibi tuhaflıkları da olan film yine de ilgi çekebilir. Üstelik finalde “Victoire” tezahüratları ve “La Marseillaise” ile başlatılan bir toplu kaçış da var bizi bekleyen ki bu sahne faşizme direnen bir halkın da sembolü olarak filme heyecan ve keyif katıyor.

(“Escape to Victory” – “Zafere Kaçış”)

Share

The Unforgiven – John Huston (1960)

“Güneş onun üzerinden konuşmak. Ölü insanlarla konuşmak. Diyor senin evdeki kadın benim kız kardeşim. Kadın için kaç at ister sen?”

Bebekliğinde bir beyaz aile tarafından evlat edinilen bir genç kızın kızılderili olduğu şüphesi ile başlayan olayların hikâyesi.

John Huston’dan klasik western temalarının bir parça dışında kalan ama ortalamanın da üzerine çıkamayan bir çalışma. Beyaz adamlar ile yerliler bu kez toprak için değil bir genç kızın kimliği için mücadele ediyorlar bu filmde. Elbette sayılamayacak kadar çok yerli beyazların kahramanlık gösterileri ve kurşunları altında sapır sapır dökülüyor, finalde “doğru” olan kazanıyor ve bir an için yanlış tarafta yer alan beyazlar da doğruyu buluyor. Finaldeki trajik öldürme sahnesinin kendisi ve nedenleri/sonuçları hak ettiği önemde ve dürüstlük içinde ele alınsa film çok farklı yerlere gidebilirdi oysa. Irkçılığın karşısında durur gibi görünen ve bu açıdan bakınca adil olduğu söylenebilecek bir film ama senaryo tüm olan bitenin öncesine ve asıl nedenlere hemen hiç dokunmayınca bu dürüstlüğün de ancak ve sadece bir “iyi beyazlar ile kötü beyazlar mücadelesi” seviyesinde olmaktan öteye geçemediği açık. Elbette ve tipik bir Amerikan yaklaşımı: Sistemin temelinde bir sorun yoktur ve sadece kötülerin yola getirilmesi tüm sorunları çözecektir.

Filmin başındaki ve iç bayacak seviyede anlamsız konuşmaların geçtiği yemek sahnesinde gösterilen huzur ve keyif anları çok ciddi bir suçu örtüyor hiç çekinmeden. Üzerinde neşe gösterisi yaptıkları bu topraklar binlerce cinayet, katliam ve hırsızlığın sonucu ele geçirilmiştir ve şimdi asıl sahiplerine karşı kahramanlık destanları altında savunulmaktadır. Bir romandan uyarlanan senaryo adeta genç kızı bu çalıntı toprakların yerine koyuyor bilinçli veya bilinçsiz olarak ve hem doğal görünen finali hem de akışı ile kızın/toprağın (geçmişte ne olmuş olursa olsun) gerçek sahibinin “artık” kim olduğunu çekinmeden ifade ediyor. Senaryonun esinlendiği romanın sahibi Alan Le May benzer bir temayı ele alan ama bu kez kaçan ve kaçırılan tarafın yer değiştirdiği “The Searchers” romanının da sahibi ve işte o romandan John Ford sinema tarihinin en başarılı westernlerinden birini çekmişti. Bu film ise hem sinemasal düzeyi açısından hem de içerik olarak 1956 tarihli bu yapımın oldukça gerisinde görünüyor.

Filmin epey tartışma kaldırır içeriği bir yana bırakılırsa karşımızdaki düz bir anlatıma sahip olsa da ve herhangi bir sürpriz içermese de kendisini seyrettirmeyi başaran bir çalışma. Audrey Hepburn kariyerindeki bu tek western filminde yadırgatmıyor ama bir şekilde ve iyi ki zarifliğini gizleyemiyor. Burt Lancaster ve diğer oyuncular idare eder görünüyor ama kardeşlerden biri rolündeki Audie Murphy abartılı oyunu ile ve anne rolündeki Lilian Gish sessiz sinema dönemindeki filmlerinden esintiler taşıyan mimikleri ile bir parça rahatsız edebiliyorlar zaman zaman. Özetle John Huston’ın elinin değdiğini pek hissettirmediği, yeterince etkileyici ve doğru bir şekilde ele alınmasa da ilginç konusu ile dikkat çeken bir western. Kızılderililerin flütüne karşılık beyazların piyanosunun savaş aracı olarak kullanıldığı filmin Dimitri Tiomkin imzalı ve filmin kaldırabileceğinden daha büyük ve güçlü senfonik müziği de kendisini sık sık gösteriyor. Western olarak bakılıp, “politik” yaklaşımlar bir kenara bırakılarak izlenmesi gereken bir film.

(“Affedilmeyen”)

Share