The Unforgiven – John Huston (1960)

“Güneş onun üzerinden konuşmak. Ölü insanlarla konuşmak. Diyor senin evdeki kadın benim kız kardeşim. Kadın için kaç at ister sen?”

Bebekliğinde bir beyaz aile tarafından evlat edinilen bir genç kızın kızılderili olduğu şüphesi ile başlayan olayların hikâyesi.

John Huston’dan klasik western temalarının bir parça dışında kalan ama ortalamanın da üzerine çıkamayan bir çalışma. Beyaz adamlar ile yerliler bu kez toprak için değil bir genç kızın kimliği için mücadele ediyorlar bu filmde. Elbette sayılamayacak kadar çok yerli beyazların kahramanlık gösterileri ve kurşunları altında sapır sapır dökülüyor, finalde “doğru” olan kazanıyor ve bir an için yanlış tarafta yer alan beyazlar da doğruyu buluyor. Finaldeki trajik öldürme sahnesinin kendisi ve nedenleri/sonuçları hak ettiği önemde ve dürüstlük içinde ele alınsa film çok farklı yerlere gidebilirdi oysa. Irkçılığın karşısında durur gibi görünen ve bu açıdan bakınca adil olduğu söylenebilecek bir film ama senaryo tüm olan bitenin öncesine ve asıl nedenlere hemen hiç dokunmayınca bu dürüstlüğün de ancak ve sadece bir “iyi beyazlar ile kötü beyazlar mücadelesi” seviyesinde olmaktan öteye geçemediği açık. Elbette ve tipik bir Amerikan yaklaşımı: Sistemin temelinde bir sorun yoktur ve sadece kötülerin yola getirilmesi tüm sorunları çözecektir.

Filmin başındaki ve iç bayacak seviyede anlamsız konuşmaların geçtiği yemek sahnesinde gösterilen huzur ve keyif anları çok ciddi bir suçu örtüyor hiç çekinmeden. Üzerinde neşe gösterisi yaptıkları bu topraklar binlerce cinayet, katliam ve hırsızlığın sonucu ele geçirilmiştir ve şimdi asıl sahiplerine karşı kahramanlık destanları altında savunulmaktadır. Bir romandan uyarlanan senaryo adeta genç kızı bu çalıntı toprakların yerine koyuyor bilinçli veya bilinçsiz olarak ve hem doğal görünen finali hem de akışı ile kızın/toprağın (geçmişte ne olmuş olursa olsun) gerçek sahibinin “artık” kim olduğunu çekinmeden ifade ediyor. Senaryonun esinlendiği romanın sahibi Alan Le May benzer bir temayı ele alan ama bu kez kaçan ve kaçırılan tarafın yer değiştirdiği “The Searchers” romanının da sahibi ve işte o romandan John Ford sinema tarihinin en başarılı westernlerinden birini çekmişti. Bu film ise hem sinemasal düzeyi açısından hem de içerik olarak 1956 tarihli bu yapımın oldukça gerisinde görünüyor.

Filmin epey tartışma kaldırır içeriği bir yana bırakılırsa karşımızdaki düz bir anlatıma sahip olsa da ve herhangi bir sürpriz içermese de kendisini seyrettirmeyi başaran bir çalışma. Audrey Hepburn kariyerindeki bu tek western filminde yadırgatmıyor ama bir şekilde ve iyi ki zarifliğini gizleyemiyor. Burt Lancaster ve diğer oyuncular idare eder görünüyor ama kardeşlerden biri rolündeki Audie Murphy abartılı oyunu ile ve anne rolündeki Lilian Gish sessiz sinema dönemindeki filmlerinden esintiler taşıyan mimikleri ile bir parça rahatsız edebiliyorlar zaman zaman. Özetle John Huston’ın elinin değdiğini pek hissettirmediği, yeterince etkileyici ve doğru bir şekilde ele alınmasa da ilginç konusu ile dikkat çeken bir western. Kızılderililerin flütüne karşılık beyazların piyanosunun savaş aracı olarak kullanıldığı filmin Dimitri Tiomkin imzalı ve filmin kaldırabileceğinden daha büyük ve güçlü senfonik müziği de kendisini sık sık gösteriyor. Western olarak bakılıp, “politik” yaklaşımlar bir kenara bırakılarak izlenmesi gereken bir film.

(“Affedilmeyen”)

The Misfits – John Huston (1961)

“Dünyada senin gibiler olmasaydı, hepimiz birbirimizi yiyor olurduk”

Dört “uyumsuz” veya film için uygun görülen Türkçe ismi ile “uygunsuz” insanın boşanmanın başkenti Reno’da geçen hikâyeleri.

Kadrosunda Marilyn Monroe, Clark Gable, Montgomery Clift, Eli Wallach ve Thelma Ritter adındaki oyuncular, kameranın arkasında John Huston ve senaryosunda da Arthur Miller imzası olan bir film başka herhangi bir ölçüye gerek duymadan “kesinlikle görülmeli” kategorisine alınması gereken bir filimdir şüphesiz. Bu siyah-beyaz klasik içinde yaşadıkları dünyaya uy(a)mayan karakterleri ile hem hüzün hem de bir kaybetmişlik duygusu yaratıyor seyredende.

Gable ve Monroe’nun son filmi olan “The Misfits” Arthur Miller’ın zaman zaman dramatik tiyatronun tadını hissettiren senaryosu ile ilk bakışta sanki yönetmeninden çok senaristinin imzasını taşıyor gibi. Huston yönetim becerisini Miller’ın güçlü senaryosunu destekleyecek şekilde zaman zaman geride tutmuş gibi görünüyor ama yine de pek çok kalıcı ve başarılı sahne yaratmış. Örneğin Monroe’nun sarhoş bir şekilde ve alacakaranlıkta ağaçların altında dans etmesi onun masumiyetini ve dışa açıklığının doğurduğu korunma ihtiyacını çok iyi anlatıyor. Monroe’nun üç sarhoş erkeği anaç tavırları ile idare ettiği sahne veya özellikle üç erkekle yaptığı araba yolculuğu sırasında Clift onun kucağında yatarken arkada uzanmış olan Gable’ın elini tutması karakterine tek bir çekimle çok şey söyleterek çok iyi anlatıyor seyirciye. Herkesi umursayan, herkese empati gösteren bu karakter üç erkeğin kendilerini sorgulamalarını sağlarken bundan da önemli olarak bu üç insana değişmekte olan dünyaya olan uyumsuzluklarını da gösteriyor. Yakalamaya çalıştıkları yabani atların gideceği yerin kedi ve köpek maması fabrikası olduğu, atları yakalarken uçağın da kullanıldığı, çocukların hediye olarak küçük bir at değil küçük bir motor peşinde olduğu bu dünya özellikle Clark Gable’ın kovboy karakterine artık bu dünyaya ait olmadığını çok net söylüyor. Monroe’un uzak bir çekim ile geniş çöl alanında bağırdığı ve ağladığı sahne “boşluğu” ve yalınlığı ile çok çarpıcı karelerin yaratılmasına imkân veriyor.

Eski pilot/yeni tamirci rolünde Eli Wallach ve boşanan dansçı kız rolünde Marilyn Monroe filmin öne çıkan oyuncuları. Monroe kendisine çok yüksek bir potansiyel sağlayan rolünde filmografisindeki diğer filmler ile kıyaslandığında çok etkili ve güçlü bir oyun veriyor ve bunu seksapeli minimumda tutulmuş ve dramatik oyun gücü gerektiren bir rolde başarıyor. Wallach ise tek kelime ile mükemmel; karakterinin sertlik ve kırılganlığı aynı anda barındıran kişiğini dört dörtlük canlandırıyor. Montgomery Clift senaryonun sadece tek tarafı duyabildiğimiz telefon konuşmasında kendisi hakkında çok şey söyleyen olağanüstü diyalogları barındırdığı sahne başta olmak üzere pek çok sahnede, örneğin Monroe’nun kucağında uzandığı sahnede çok başarılı. Thelma Ritter, sinemanın bu başarılı karakter oyuncusu, yine çok etkileyici. Filmin başında oldukça fazla sahnesi olan ve hikâyenin temel karakterlerinden biri olan Ritter’ın filmden birden yok olması senaryonun tek temel problemi olsa gerek. Clark Gable ise herhalde kendi oyunculuk tarihinin en iyi performanslarından birini veriyor ama tarzı ile diğer dört oyuncunun oldukça uzağında duruyor film boyunca.

Şaşkın gözlerle dünyayı anlamaya çalışan ve gördüklerinden üzülen Marilyn Monroe, tüm oyuncuların gövde gösterisi, muhteşem diyalogları, hüzünlü havası ile bu film kahramanlarının uyumsuzluğunu çok başarılı bir şekilde anlatıyor. Hikâyede yabani atlar kurtuluyor belki ama film bize bunun sadece o ana özgü olduğunu, değişmekte olan dünyanın akışının geri çevrilemeyeceğini söylüyor. Karakterlerimiz yakalamaya çalıştıkları yabani atlar gibiler; vahşi, özgür ama kaybetmeye mahkum, her ne kadar filmin finali bu yargıya ters bir kapanışa sahip olsa da.

(“Uygunsuzlar”)

Moby Dick – John Huston (1956)

“Eğer Tanrı balık olmak isteseydi, balina olurdu”

İntikam tutkusu ile büyük bir beyaz balinanın peşine düşen bir kaptanın hikâyesi.

Herman Melville’in çok bilinen romanından uyarlanan ve senaryosunda ağırlıklı olarak ünlü yazar Ray Bradbury’nin imzası olan bir sinema klasiği. Her şeyi ile deniz ile iç içe yaşayan bir kasabanın balina avına çıkan denizcilerinin ve kaptanlarının bu hikâyesi hem çok başarılı bir macera filmi olarak hem de bir adamın tutkusunun peşinde nerelere kadar gidebileceğini gösteren heyecanlı bir dram filmi olarak çok başarılı bir çalışma. Yönetmen John Huston’ın başarısının en az senaryonun ve onun dayandığı romanın başarısı kadar yüksek seviyelerde olduğu bu film klasik sinemanın da çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor.

Gemicilerden biri olan Ishmael’in hikâyesi gibi başlayıp bir süre sonra balinalar ile insanlar arasındaki mücadeleye ve asıl olarak kaptan Ahab’ın hikâyesine dönen filmin temel olarak eleştirilebilecek tek yanı da bu aslında. Başlangıçtan kısa bir süre sonra Ishmael sadece gemicilerden herhangi biri oluyor çünkü ve başta daha sık daha sonra ise çok seyrek olarak onun anlatıcı rolünü üstlenmesine de filmin akışı içinde gerek yokmuş gibi duruyor. Belki Ishmael’in baştaki “yamyam” ile karşılaşması da bir süre sonra filmin akışı içinde önemsiz ve anlamsız kalıyor ama romanda da yer alan bu bölüm çok da rahatsız etmiyor.

John Huston çok başarılı bir görüntü yönetiminin ve filmin çekildiği yıla göre hayli başarılı olan efektlerinin de yardımı ile bu macera filminin çok keyifli bir seyirlik olmasını sağlamış. Kahverengiye yakın renk tonları filme biraz nostaljik biraz da depresif ve gerilimli bir hava katarken, geminin sefere çıkmasından önce limanda toplanan halkın ve özellikle kadın yüzlerinin yakın plan çekimleri gemicileri nerede ise kutsal bir sefere çıkan kahramanların yerine koyarak hem bu insanların tüm kasabanın deniz ile iç içe geçen hayatındaki önemini hem de sonradan gelişecek olaylar için onlarla özdeşleşmemizi sağlayarak maceranın tadını artırıyor. Fırtına ve özellikle de balina ile mücadele sahneleri bugünün değme macera filmine taş çıkacak kalitede ve günümüzün yapay bilgisayar efektlerinin olmadığı düşünüldüğünde daha da etkileyici. Ahab’ı canlandıran Gregory Peck’in her zamanki kalitesini gösterdiği filmde Huston kaptanın gemicileri balina ile savaş için motive etmeye ve onları kendi intikam hikâyesinin parçası yapmaya çalıştığı sahne veya yakıcı güneş altında bekleyiş içindeki gemicileri gösterdiği sahnede ustalığını konuşturmuş.

Balina avının etikliğini unutarak seyredilmesi gereken, intikamın ne şiddetli bir motivasyon faktörü olabileceğini gösteren, hikâyesini bir Shakespeare trajedisi kahramanını da bir Shakespeare kahramanı gibi anlatan bu film sinemanın görülmesi gerekli filmlerinden. Başlarda kısa bir bölümde ölümsüz Orson Welles’in de yer aldığı film Gregory Peck başta olmak üzere tüm oyuncu kadrosundan aldığı etkileyici performanslar, yukarıda belirttiklerime ilave olarak “St. Elmo’s Fire” gibi pek çok sahne ve Huston’ın ustalığını takdir etmek için. Elbette bir de insanın doğa ile korkunç mücadelesi ve bu mücadelenin ezeli ve ebedi kazananının kim olacağını görmek için.

(“Beyaz Balina”)

The MacKintosh Man – John Huston (1973)

“Vatanseverlik bir alçağın son sığınağıdır”

Bir casusluk örgütünü ortaya çıkarmak için kimlik değiştiren bir ajanın hikâyesi.

Yönetmen John Huston’dan orta karar bir Soğuk Savaş dönemi filmi. İngiliz yazar Desmond Bagley’nin bir romanından uyarlanan senaryo pek çok tanıdık öğe getiriyor karşımıza: becerikli bir ajan, vatanseverler, hainler ve birden çok ülkede geçen bir hikâye. Burada da filmimiz Londra-İrlanda-Malta hattını izleyerek anlatıyor olayları.

Ajanın gerçek kimliği ve hedefinin ne olduğu konusunda uzun bir süre seyirciyi merakta tutan ve bu arada da yanıltan senaryo bir yandan gerilimi artırırken bir yandan da seyirciyi bir parça filmin havasından uzaklaştırma riskini taşıyor. Yine de eski usul gerilim/soğuk savaş filmlerinin tipik örneklerinden biri olan bu film “kızıllara” karşı savaşan gizli servis ajanlarının maceralarının bir diğer ve pek de çarpıcı olmayan bir örneğini oluştururken, başarılı takip sahnesi ve aksamayan sakin temposu ile kendini seyrettirebilecek bir anlatıma sahip.

Film müziklerinin tanınmış ismi Maurice Jarre’ın melodileri filmin havasına oldukça uygun bir şekilde gizemli bir havanın yaratılmasını desteklerken oyunculukların genellikle idare eder bir havada olduğunu belirtmekte fayda var. Anlaşılan özellikle malikaneden kaçış sahnesinde olduğu gibi zaman zaman inandırıcılık problemi yaşayan senaryo başta Paul Newman olmak üzere oyuncuları da etkilemiş. 70’lerin tipik kamera zumlarının az da olsa kendini gösterdiği film eski usul bir casusluk romanından bu romanın havasını aynen taşıyan eski usul ve zaman zaman vasata kayan havası ile kalıcılığı olmayan bir çalışma. Yine de gösterdikleri ve hatırlattıkları ile ve günümüz sinemasının gürültüsünden uzak havası ile geçici de olsa ilgiyi hak edebilir; Paul Newman’ı, Batı dünyasının komünizm paranoyasını, becerikli ajanları ve vatanseverlikten en çok bahsedenlerin genellikle hainler olduğu hatırlatan bir film özet olarak. John Huston’ın kendi izini nerede ise hiç göstermediği bir film.

(“Özgürlük Tuzağı”)