Suddenly, Last Summer – Joseph L. Mankiewicz (1959)

“Oğlum Sebastian ve ben günlerimizi inşa ederdik. Her bir günü bir heykel yapar gibi oyardık, günlerin izini arkamızda bir heykel galerisi gibi bırakarak… ta ki geçen yaz birdenbire…”

Tek çocuğu tatilde ölen zengin bir dul kadın, ölüm sırasında tatilde onun yanında olan ve tanık oldukları nedeni ile travma geçiren kuzeni genç kadın ve onu beyin ameliyatı yaparak iyileştirmesi için çağrılan doktorun hikâyesi.

Senaryosunu Tennessee Williams’ın aynı adlı oyunundan Williams ve Gore Vidal’ın yazdığı, Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği bir klasik. Sadece yönetmen ve senarist koltuklarında değil, oyuncu kadrosunda da güçlü isimler var bu filmin: Zengin dulu oynayan Katharine Hepburn, doktor rolündeki Montgomery Clift ve genç kadını oynayan Elizabeth Taylor. Hepburn ve Taylor’ın Oscar’a aday olduğu film, sanat yönetmenliği dalında da aynı ödüle aday gösterilmişti. İlginç bir şekilde Williams, Vidal ve Mankiewicz’in üçü de ortaya çıkan film ve/veya kaynağı olan oyunla ilgili ciddi serzenişlerde bulunmuşlar ve çekimler de sorunlu geçmiş. Sonuç ise kesinlikle ilginç, tuhaf (hem iyi hem kötü anlamda), Hollywood kalıpları içinde kalan ama o kalıpların epey dışında bir şeyler anlatan ve ilgiye kesinlikle değen bir yapım. Senaryonun verdiği imkânları bolca kullanan Taylor ve Hepburn’ün birer oyunculuk gösterisi sergilediği film, orijinal oyunun içeriğinden epey farklılıklar taşısa da ve genellikle “uzun ve az sayıda sahne” ile çekilmiş olması nedeni ile yeterince sinema havasına bürünemese de hikâyenin “gücü” ve oyuncuların performansı bunu unutturuyor çoğunlukla.

İki baş kadın oyuncusunun (ve onlarla birlikte, genç kadının annesini oynayan Mercedes McCambridge’in de) döktürdüğü bir film bu. Tutku ile bağlı olduğu oğlunu yitirmiş olmanın trajik acısını taşıyan ve onun ölümü ile ilgili tuhaf bir hikâye anlatan genç kadının delirdiği için “tedavi edilmesini” isteyen dul kadın rolünde Katharine Hepburn ve anlattığı hikâyeyi hatırlamak istemeyecek kadar travmatik bir olayın tanığı olan genç kadın rolündeki Elizabeth Taylor klasik Hollywood oyunculuğunun güçlü izlerini getiriyorlar karşımıza hikâye boyunca. Senaryonun -adeta onların oyunculuk gösterisine imkân verecek şekilde düşünülmüş- kurgusu da çok yardımcı oluyor iki oyuncuya: Tennessee Williams’ın, adının jenerikte sadece kaynak oyunun yazarı olarak değil, senaristlerden biri olarak da geçmesine rağmen herhangi bir katkısının olmadığını söylediği hikâyede uzun tutulmuş sahneler yer alıyor ve oyuncuların, bazıları uzun süreli tek çekimle gerçekleştirilmiş bu sahnelerde sıkı bir performans göstermeleri gerekiyor ve bu gereklilik doğal olarak güçlü oyuncular için de bir fırsat oluyor. İşte bu fırsatı iki oyuncu da çok iyi değerlendirmişler. Örneğin Taylor final sahnesinde hikâyeyi herkese anlatırken adeta Oscar ödülü için bağırıyor! Sahnenin sonunda gözyaşlarına boğulan oyuncu bu performansı sırasında -kendi ifadesine göre- bir süre önce kaybettiği eşinin acısını düşünerek oynamış ve ortaya gerçekten de “Oscarlık” bir performans çıkmış. Sinema tarihinin en güçlü oyuncularından biri olan Hepburn de benzer bir başarı gösteriyor filmde ve içinde fırtınalar kopan “güçlü” kadının davranışlarını ve duygularını vücut diline ve mimiklerine de yansıttığı, olağanüstü detaylı bir şekilde getiriyor karşımıza.

Taylor ve Hepburn’e eşlik eden Montgomery Clift ise ikilinin gölgesinde kalıyor bir parça. Bunun bir nedeni elbette senaryo; çünkü senaryo, onca sahnesine rağmen doktor karakterini daha çok gerçeklerin ve diğer karakterlerin duygularının ortaya çıkması için aracı olarak (bir çeşit katalizör de diyebiliriz) kullanıyor. Buna ek olarak, Clift’in o dönemdeki alkol ve uyuşturucu sorununun neden olduğu rahatsızlığı ve bunun sonucu olarak oyununa da yansıyan bitkinliği de var dikkat çeken bir şekilde. Belki onun her zamanki kırılgan (çekici bir kırılganlık olmuştur bu her zaman) performansı ile birleştiğinde bu yorgunluğun bir avantaja dönüştüğü bile söylenebilir ama adeta yaylanarak yürüyen oyuncu sonuç olarak iki kadın oyuncunun gerisinde kalıyor rolünde. Clift filmdeki rolünü Elizabeth Taylor’ın yapımcılara ısrarı ve diretmesi üzerine alabilmiş ve çekimler sırasında yapımcı Sam Spiegel ve yönetmen Mankiewicz oyuncuya o denli kötü davranmış ki bundan çok rahatsız olan Hepburn son çekilen sahnesinden sonra Mankiewicz’in yüzüne tükürerek seti terk etmiş!

Williams’ın senaryonun oyundan “midesini bulandıracak kadar uzaklaşması”ndan rahatsızlığını ifade ettiği, Mankiewicz’in filme kaynak olan oyunun kötü kurgusundan şikayet ettiği ve Vidal’ın da finali değiştirmesi nedeni ile Mankiewicz’e öfkelendiği filmden rahatsız olan bir isim daha var: Filmin müziğini yapan Malcolm Arnold. Besteci hikâyeyi o denli rahatsız edici bulmuş ki ana temayı besteledikten sonra filmden çekilmiş ve yerini bir başka besteci, Buxton Orr almış. Peki nedir hikâyedeki bu rahatsız edici öğeler diye sorarsak, ilk cevap filmde hiç yüzü görünmeyen, trajik sonuna tanık olduğumuz sahnede sadece sırtından görebildiğimiz ama hikâyenin odağında yer alan Sebastian karakterinin eşçinsel olması ve buna “yamyamlık” temasını eklememiz gerekiyor ardından. Dönemin sansür kuralları nedeni ile Sebastian’ın eşcinselliği adı ile hiç söylenmiyor ama çok açık bir durum bu ve filmin senaryosunun sansürden geçebilmesinin nedeni de temel olarak filmin eşcinselliğin “sefilliğini ve olumsuz sonucunu” göstermesi olmuş söylenene göre. İspanya’daki sahnelerde Sebastian’ın “arkadaş” edinebilmek ve genç erkeklere yaklaşabilmek için yaptıklarını yönetmen Mankiewicz etkileyici bir şekilde anlatmış, filmin pek çok bölümünde aynı katkıyı göstermemiş olsa da. Hikâyenin gerilimine ciddi bir katkı sağlayan bu bölümlere ek olarak, senaryodaki (ve aslında oyundaki) kimi diyaloglar da tedirgin havanın sürekli olarak canlı kalmasını sağlıyor. Örneğin Hepburn’ün, yumurtalarından çıkıp denize ulaşmaya çalışan yavru kaplumbağaların ve onların peşindeki vahşi kuşların hikâyesini anlattığı anlar oyuncunun da müthiş performansı ile adeta bir korku filmi sahnesini andırıyor. Taylor’ın akıl hastanesinde yanlışlıkla girdiği erkekler koğuşunda yaşadıkları ve elbette Sebastian’ın sonuna tanık olduğumuz “yamyamlık” sahnesi de yine bu gerilim/korku havasını destekliyor filmin.

Senaryonun gerçeklerin adını malum nedenlerle koyamamasından kaynaklanan ciddi problemleri olan film (örneğin İspanya’da olan şeyin sadece genç erkeklerin ve çocukların “açlığı” ile izah edilemeyeceği açık), zaman zaman tüm o klasik Hollywood kalıpları içinde kalmaya çalışması nedeni ile absürt bir görüntü de veriyor. Bu, beraberinde doğal olarak, bir zıtlık da yaratıyor kendisini özellikle oyuncuların performansı ve filmin mizanseni üzerinden gösteren. Bu nedenle arada şu hisse kapılıyorsunuz: “Bir B Filmi için yola çıkılmış ama ana akım sinemanın kuralları ile ilerlenmiş.” Kimileri epey başarılı yazılmış, oldukça bol diyaloglu bu filme zaman zaman yakışan zaman zamansa sırıtan bir ucuzluk havası katmış bu çelişki ama belki de filmin özellikle de zamanında eleştirmenler nezdinde pek tutulmamasına neden olmuş. Başta Sebastian’ın bahçesi olmak üzere set tasarımlarının dikkat çektiği film, odağındaki bu karakter üzerinden özellikle eşcinsel ağırlıklı bir okumayı da hak ediyor. Michael D. Klemm’in 2008 tarihli yazısı (http://www.cinemaqueer.com/review%20pages%202/suddenlylastsummer.html) başta lobotomi olmak üzere, filmin pek çok unsurunu Clift, Williams ve Vidal’ın eşcinselliğini de dikkate alan bir şekilde ilgi çekici bir biçimde inceliyor. Başta oyunculukları olmak üzere her öğesi ile yoğun, tuhaf bir film bu ve sesli çekilmiş bir sessiz film gibi olması ile de ilgiyi hak ediyor kesinlikle. Görülmeli!

(“Bir Yaz Tatili”)

Guys and Dolls – Joseph L. Mankiewicz (1955)

“Babam her zaman derdi ki bir erkeğin acele edeceği tek zaman polisin baskın yaptığı zamandır”

Bir kumarbaz ve girdiği iddia nedeniyle baştan çıkartmaya çalıştığı dindar kadının hikâyesi.

ABD’li yazar Damon Runyon’un farklı hikâyelerinden Joe Swerling ve Abe Burrows tarafından Frank Loesser’in söz ve müzikleri ile önce müzikal olarak sahneye uyarlanan ve 1955 yılında Joseph L. Mankiewicz ve -jenerikte adı geçmese de- Ben Hecht’in senaryosu ile sinemaya aktarılan bir eser karşımızdaki. Kariyerindeki ilk ve tek müzikal rolü ile Marlon Brando, nispeten ikincil bir rolde karşımıza gelen Frank Sinatra, Jean Simmons ve Vivian Blaine’den oluşan zengin kadrosu, kimi hayli parlak şarkıları ve özellikle anlatımın dansa dönüştüğü ve koreografisi ile dikkati çeken müzikal sahnelerinin zenginliği ile seyirciye keyifli anlar yaşatan filmin gereğinden fazla uzun olması, hemen tüm Mankiewicz senaryolarında olduğu gibi konuşmalarının bir parça fazlalığı ve zaman zaman temposunun düşmesi de dikkat çekiyor.

Michael Kidd’in çarpıcı ve dansların/dansçıların çekiciliğini arttıran koreografisi ile dikkat çeken film sadece danslardan oluşan bir sahne ile açılıyor. Film boyunca dinleyeceğimiz şarkılar açısından uvertür de diyebileceğimiz bu bölüm hayli eğlenceli olsa da hikâyeye doğrudan bir katkı veya giriş sağlamıyor ve filmin gereksiz uzunluğunu açıklayan örneklerden de biri oluyor. Benzer şekilde Havana’da geçen sahne de hayli uzun tutulmuş. Ne var ki bu sahne romantizmi, Brando ve Simmons’ın oyunları ve Mankiewicz’in zarif yönetmenliği ile o denli başarılı ki bu uzunluk rahatsız etmiyor kesinlikle. Çapkın kumarbazımızın saf bir bakireyi baştan çıkarma hikâyesi elbette tam da tahmin edileceği gibi sonlanıyor ve film ne Amerikan muhafazakar değerlerine ne de eğlenceli karakterlerinin keyifli hayatlarına zarar veriyor ama 1955 yapımı bir müzikalden aksini beklemek elbette gerçekçi olmazdı. Kaldı ki iki “kötü” karakterimizden asıl öne çıkanın Marlon Brando olduğunu unutmamak gerek. Evet, Brando! Sinema tarihinin en usta oyuncularından biri olan sanatçı bu tek müzikalinde en güçlü oyunlarından birini göstermiyor ve zaten filmin de ondan böyle bir beklentisi yok gibi görünüyor ama filme kattığı cazibenin hakkını teslim etmek gerek. Örneğin Simmons ile ilk öpüşmelerinden sonra kapının önünde şapkasını taktığı andaki hınzır gülümsemesi ve bakışı unutulmayacak bir güzellikte. Bu gülümsemenin hemen öncesinde Simmons ile birlikte söyledikleri “A Woman in Love” şarkısı ve aslında tüm bir sahne hem filmin hem genel olarak tüm müzikal sinemanın doruk noktalarından biri olarak unutulmazlar arasına giriyor.

Filmin bir tutarlılık sorunu olduğunu söylemek gerek. En keyifli iki müzikal an filmde bir revü sanatçısını canlandıran Vivian Blane’in parlak performansı ile keyif veren, koreografisi ve müzikale yakışan renk ve cümbüşü ile dikkat çeken sahnelerde yaşanıyor ama bu sahnelerin filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok. Benzer bir tutarsızlık da yine çekicilikleri hayli yüksek ve sadece müzik ve danslardan oluşan açılış, kapanış ve yer altındaki kumar sahnelerinde geliyor karşımıza. Bu çok başarılı anlardaki atmosfer ve üslup filmin zaman zaman düşen temposuna ve klasik müzikallerdeki konuşma-dans-konuşma anlayışına çok zıt düşüyor açıkçası. Mankiewicz’in senaryosunu gereğinden fazla konuşma ile doldurması nedeni ile de oluşan tempo düşüklüğü karşısında yine de bu dans anlarının filme epey enerji sağladığını söylemek gerek. Kısa bir sahnede de olsa dans eden ve en ideal müzikal şarkıcısı olmasa da şarkı söyleyen bir Brando ve belki ondan da çok rolü bir parça geride kalan Sinatra, tam bir müzikal oyunculuğu -hem dramı hem müzikaliteyi ıskalamayarak- sergileyen Simmons ve hikâyeye epey eğlence katan Blaine’in varlıkları da filmin arada düşen temposunun rahatsız edici olmamasını sağlamışlar kesinlikle.

Sinema tarihçileri Sinatra’nın filmde ikinci planda kalmaktan çok rahatsız olduğunu ve aslında Brando’nun oynadığı rolü istediğini yazıyorlar. Bu durumun ne kadar etkisi var bilmiyorum ama senaryo bu iki ünlü oyuncuyu beklenenden çok daha az bir araya getiriyor hikâyede ve zaman zaman farklı filmlerde oynadıklarını düşünmenize bile neden olabilir bu tercih. Belki de bu nedenle Sinatra aksamıyor ama kendisinden beklenen katkıyı da pek yapamamış görünüyor açıkçası. Kaldı ki Brando’nun sadece varlığı ile aydınlattığı sahneleri düşününce Sinatra’ya hak vemek pek de mümkün değil. Özetle, Havana’daki romantik, dans ve şarkılı, kavgalı ve baştan çıkarmalı sahne başta olmak üzere, müthiş koreografili dansları, Brando’nun akıllıca düşünülmüş hafif oyunu ve o dayanılmaz masum çapkın bakışı ve kimi şarkıları ile seyredilmesi gereken bir müzikal bu film.

(“Gönül Yolu”)

Sleuth – Joseph L. Mankiewicz (1972)

“İşte, sen ve ben oyun oynamanın ne demek olduğunu biliyoruz. Oyun oynayarak hayatın anlamsızlığı ve korkuları ile yüzleşecek ve hayatı kalıcı bir parlak hayaller oyunu olarak yorumlayacak cesaret ve yeteneklere sahip, eşit güçte iki insanın bir araya gelmesi… Çok nadir olan bir şey bu”

“Oynamayı” seven bir polisiye yazarının karısının sevgilisini evine davet ederek başlattığı ölümcül oyunun hikâyesi .

Anthony Shaffer’ın aynı adlı tiyatro oyunundan yine Shaffer tarafından sinemaya uyarlanan ve Joseph L. Mankiewicz tarafından yönetilen bir klasik. Seyirciyi şaşırtmak için açılış jeneriğinde listelenen başka isimler olsa da sadece iki oyuncudan oluşan bir kadrosu olan film, Shaffer’in güçlü metni/senaryosu, kariyerindeki son filmini çeken Mankiewicz’in klasik sinemanın kokusunu taşıyan yönetimi ve Laurence Olivier ve Michael Caine’in parmak ısırtacak performansları ile sinema tarihinin görülmesi gerekli örneklerinden biri. 2007’de Harold Pinter’ın senaryosu ile Kenneth Branagh tarafından yönetilen ve ilk yapımda Olivier’ın üstlendiği rolü bu kez Caine’in aldığı ve yerini de Jude Law’a bıraktığı bir tekrar çekimi de olan film, bir parça uzun ve yoğun diyaloglara sahip olsa da iki oyuncusunun performansları ile hemen hiç enerjisini yitirmiyor ve özellikle ikinci yarısında –hikâyenin sürprizlerini bilmeyenleri daha da fazla olmak üzere- seyirciyi avucunun içine alıp “oynuyor” onunla.

Shaffer’ın kendi oyunundan uyarladığı senaryosu orijinal metnin gücünü perdeye başarı ile taşımış. Hem kendini “oyun oynamaya kaptırmış” ve tam bir İngiliz centilmeni görünümündeki yazar ile yarı İngiliz yarı İtalyan olan işçi sınıfı kökenli kuaför arasında geçen tüm diyaloglar hem de hikâyenin seyirciyi ve karakterleri sürekli şaşırtarak takip ettiği yol kesinlikle filmin başarısına ciddi katkıda bulunmuşlar. Sadece iki erkeğin karakterleri arasındaki bir savaşa değil bu karakterlerin temsilcisi olduğu sınıfların arasındaki savaşa da keyifle değinen film, bu özelliği ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor. Ve her iki sınıfın da “para” söz konusu olduğunda nasıl benzeşebildiğini göstermesi filmin eleştirel boyutunu desteklerken belki film kelimenin basit anlamı ile “politika” yapmıyor ama karakterlerinin davranışları ile sınıflarının karakteristiklerini örtüştürüyor bir bakıma. Açılış sahnesindeki labirent bahçe hikâyenin seyirciyi ve karakterlerini şaşırtarak alacağı bir yolun bir sembolü olarak filmin sıkı bir giriş yapmasını sağlarken, yönetmen Mankiewicz bu hikâyeyi tiyatro havasından -orijinal havasını zedelemeden- gerektiği kadar uzaklaştırıp seyredene bir sinemasal tat da armağan ediyor. Gerektiği kadar diyorum çünkü filmin gücü bir yandan da bu sıkı tiyatro havasından geliyor kesinlikle. “Seks bir oyundur, evlilik de cezası” veya “Birisinin özüne inebilmenin en kestirme yolu onu aşağılamaktır. Nasıl biri olduğunu hemen anlarsınız” gibi sözleri ile metin/senaryo gerçekten etkileyici çünkü. Tom Smith’in makyaj çalışması film seyredildiğinde değeri çok iyi anlaşılacak bir kalitede ve seyircinin de düştüğü tuzaklardan birinin baş sorumlusu(!) olarak takdiri hak ediyor. Diyalogların bazen teatral bir hava taşıdığını ve sinema perdesinde tiyatro sahnesinde yaratacağı kadar etkili olmadığını belirtmek gerek ama bu durumun filmin tadını kaçırmadığı rahatça söylenebilir.

Olivier yaşlı ve üst sınıftan polisiye yazarını oynarken her zamanki ustalığını, yine hiçbir anında aksamadan ustalıkla konuşturuyor. Karakterinin “oyun” düşkünlüğünü, karısını elinden alacak olan genç adamı aşağılarken ve onu tuzağa düşürürken hissettiği nerede ise şehvetli diye anlandırılabilecek duygularını seyirciye bire bir geçiriyor. Caine de bu usta oyuncunun karşısında, işçi sınıfı kökenli karakterini aynı başarı ile canlandırıyor ve her iki oyuncu kedi-fare oyunu diye nitelendirebileceğimiz hikâyeyi hem inandırıcı hem de çekici kılıyorlar. Bu iki oyuncuya eşlik eden başka “oyuncular da” var filmde ama onlar romancının tutku ile bağlanmış göründüğü oyuncaklar. Kimi insan boyutunda kimi daha küçük tüm bu oyuncaklar, iki adamın iradesi ile zaman zaman canlanırken adeta onlar kadar önemli bir parçası oluyorlar hikâyenin.

Mankiewicz ve oyuncular filmin her anına zaten damgalarını vurmuşlar ama örneğin “delilleri arama” sahnesi gibi anlar gerçekten heyecan verici bir düzeyde keyifli bir biçim ve içerik ile oluşturulmuş ve seyircinin de -tamamen bir övgü olarak söylüyorum- bir oyunu canlı olarak seyrediyormuş gibi hissetmesini sağlayacak bir gerçeklik duygusu ve dinamizm içermeleri ile dikkat çekiyorlar. Oswald Morris’in stilize ve özellikle evin içindeki cansız objeleri hızlı bir kurgu ile karşımıza getiren kamerasını, John Addison’ın filme yakışan ve zaman zaman barok bir gerilimi çağrıştıran müziğini ve dinleme fırsatı bulduğumuz üç klasik Cole Porter şarkısını da anmadan geçmeyelim.

İki saati aşkın süresi ve sadece iki oyunculu kadrosuna rağmen zamanın su gibi akıp geçtiği ve değme gerilim filmine taş çıkartacak bir sonuç ortaya koyabilen bir film kesinlikle görülmeli elbette. Agatha Christie’den Joanne Woodward’a Vivien Leigh’den “Rebecca” filmine sanat dünyasına yaptığı kimi göndermelerle de bulmaca meraklılarına ayrıca bir keyif vereceğini de söyleyelim, bu artık bir klasik olan çalışmanın.

(“Kanlı Şaka”)

The Honey Pot – Joseph L. Mankiewicz (1967)

“Parayı çok iyi tanırım; asla yeteri kadar yoktur”

Zengin bir adamın eskiden ilişkisi olduğu üç kadını ölmekte olduğu yalanı ile yanına çağırması sonucu gelişen olayların hikâyesi.

Amerikan sinemasının başarılı ve bol ödüllü yönetmeni Joseph L. Mankiewicz’den komedisi de olan bir polisiye. Rex Harrison, Susan Hayward, Cliff Robertson, Capucine, Edie Adams ve Maggi Smith’den oluşan ana kadroya İtalyan oyuncu Adolfo Celi de eşlik etmiş ve ortaya Venedik’te geçen, belki pek de önemli olmayan ama seyri hoş bir film çıkmış. Hikâyesi ve gelişimi ile Poirot karakterinin geri planda kaldığı bir Agatha Christie romanını çağrıştıran filmin senaryosunu, Mankiewicz üç ayrı eserden uyarlamış; Shakespeare ile aynı dönemde yaşamış ama onun gölgesinde kalmış İngiliz sanatçı Ben Jonson’ın “Volpone” adlı oyunu, “Wait Until Dark” ve “Dial M for Murder” gibi filmlere de kaynaklık etmiş tiyatro oyunlarının sahibi ABD’li yazar Frederic Knott’un “Mr. Fox of Venice” adlı oyunu ve Thomas Sterling’in “The Evil of the Day” adlı romanı gibi üç farklı kaynağı birleştirmiş Mankiewicz ve biraz gereğinden uzun olsa da seyircinin ilgisini çekebilecek bir film çıkarmış.

Senaryonun kaynakları olan tiyatro oyunlarının havasından gelen bolca diyalog ve kısıtlı mekan kullanımı ile dikkat çeken film, kadronun başarılı takım oyunu ve seyirciyi peşinden sürükleyecek “kim yaptı/nasıl yaptı” soruları ile olası bir monotonluğu kırmayı başarıyor. Her ne kadar Cliff Robertson’ın ciddilik veya “cool” bir tavır ile donukluğu karıştırmış görünen oyunu bir kenara bırakıldığında kadronun oyunculuğu belki çok parlak olarak nitelendirilebilecek bir düzeyde değil ama kesinlikle tam bir takım oyunu veriyorlar ve karakterlerinin yerine kendimizi koyabilmemizi sağlıyorlar; olan biteni, ölümleri ve kimin neyi neden yaptığını kendileri ile birlikte bizim de sorgulamamızı sağlıyorlar ki bu filmin hikâyesi için gerekli olan tam da bu. Mankiewicz usta senaristliğini karakterlerin diyaloglarında da gösteriyor ve özellikle ikili sahnelerde konuşmaların fazlalığını unutturacak zenginlikteki içerikleri ile seyircinin sıkılmamasını sağlıyor. Herkesin birbirinden kuşkulandığı hikâyelerden biri karşımızdaki ve öyle çok da ahım şahım değil belki ama kendisini sıkmadan izletmeyi başarıyor.

Ölmekte olduğunu düşündükleri adama üç kadının da hediye olarak saat alması ve gençliğinde dansçı olmayı hayal etmiş ama başaramamış adamın Ponchielli’nin “La Gioconda” operasından “Saatlerin Dansı” adlı bölümün müziği eşliğinde film boyunca sık sık dans etmesi filmin zaman kavramı ile bir derdi olduğunu gösteriyor ama açıkçası bu derdin ne olduğunu, bunun sadece öylesine bir espri olarak mı filmde yer aldığını anlamak pek mümkün değil. Fellini ve Antonioni filmlerindeki çalışmaları ile tanınan usta görüntü yönetmeni Gianni Di Venanzo ve onun çekimler sırasında ölmesi üzerine işi devralan bir başka usta isim Pasqualino de Santis’in başarılı görüntüleri de atmosferi destekliyor. Fazla uzun olması, hikâyedeki şaşırtmaların bir süre sonra fazlalığı ile yorması ve kafa karıştırması ve aynı mekan içindeki karakterlerin yüzleşmelerinin gerek senaryodan gerekse mizansenlerden dolayı yeterince güçlü ve etkileyici olmaması filmi zaman zaman sıradanlaştırıyor belki ama bu tür polisiyelerden hoşlananlar için ilgi çekebilecek bir çalışma özet olarak. Sondaki romantizme dayalı tuzak biraz zorlama olsa da genel olarak finalin yeterince sürprizli olduğu da söylenebilir. Capucine’nin güzelliği ve günümüzün usta ismi Maggie Smith’in genç hali de ilave bir ödül olacaktır seyredenler için.

(“Bal Kutusu”)