The Big Night – Joseph Losey (1951)

“İşçi sınıfının adına gözünün üzerine çaktın yumruğu, değil mi?”

Dövülen babasının intikamını almaya çalışan bir gencin hikâyesi.

Hollywood’un komünizm paranoyası zamanlarında kara listeye alındığı için ülkesini terk etmek zorunda kalan Joseph Losey’nin ABD’de çektiği son filmi. Stanley Ellin’in “Dreadful Summit” adlı romanından uyarlanan film “kara film” havası taşımakla birlikte çoğunlukla melodrama kayan ve zaman zaman tiyatro havası taşıması ile Losey standartlarının altında kalan bir çalışma. Yine de melodramına ısınılırsa, baş roldeki John Drew Barrymore’un belki parlak denemeyecek ama dikkat çekmeyi başaran oyunu ve üzeri örtülü olsa da sosyal duyarlılığı olan yaklaşımı ile ilgi toplayabilir.

Losey filmin senaryosunu romanın yazarı Ellin ile birlikte yazmış ama jenerikte isimleri yer almasa da iki isim daha katkıda bulunmuş senaryoya. Hugo Butler ve Ring Lardner Jr. tıpkı Losey gibi Hollywood’dan dışlanan isimler ve bu üç ismin varlığı filmin –doğal olarak- pek üzerine git(de)mediği kimi sosyal unsurlarını da açıklıyor. Gencimizin dinlediği ve şarkı söylemesine hayran olduğu siyah şarkıcıya söylediği hayranlık dolu sözlerin arkasından gelen ve ağzından öylesine çıkıveren “Çok güzelsiniz, bir (zenci) olsanız bile” cümlesinden sonra duyduğu dehşetli mahcubiyet, polisin çıkarları gereği, sıradan insanların ise korkularından dolayı güçlü olana boyun eğmesi veya işçi sınıfı ile ilgili gerisi gelmeyen cümle bu sorumlu sanatçıların ellerinden geldiğince ve elbette hem sansür hem de dönemin Hollywood’undaki korku atmosferi nedeni ile daha ileriye taşıyamadıkları duyarlılıklarının göstergesi oluyor filmde. Losey yılar sonra verdiği röportajda iki önemli konunun altını çizmiş. İlki, filmde baş rolde oynayan ve kendisinin de yakın arkadaşı olan Barrymore’a FBI tarafından kendisini izlemesi ve faaliyetlerini raporlaması için para ödenmiş olduğu iddiası. Diğeri ise yapımcıların filmin kurgusuna müdahele edip bazı sahneleri çıkararak ve geriye dönüşle anlatılan hikâyenin akışını kronolojik bir anlatıma çevirerek filmine ciddi zarar verdiği düşüncesi. Bu müdaheleler olmasaydı ortaya ne kadar bilinmez ama elbette farklı ve kesinlikle daha iyi bir film çıkardı kuşkusuz; sonuçta kameranın arkasındaki isim Joseph Losey.

Bir gencin büyüyüp bir “erkek” olmasının da hikayesi olarak okunabilecek film babasının düştüğü durumdan utanan ve bu durumun sorumlusuna öfke duyan gencin bir gecede geçen hikayesini anlatırken özellikle ikinci yarısında hayli melodramatik bir hal alıyor. Açığa çıkan sırlar, oluşan veya biten ilişkiler, yanlış anlamalar vs. filme hayli zarar veriyor ve Losey’nin de nedense bir tiyatro havasında çektiği film yeterince ilginç olamıyor. Genç Barrymore’un sürüklediği film büyüdüğünü intikamını gerçekleştirerek kanıtlama yoluna giden gencin hikâyesine seyircisini ortak etmeyi başarıyor ama sinemasl bir tadı çok fazla barındırmıyor bu macera. Çocuğun sevecenliğini (bebeklerle arasının iyi olmasından bar çıkışında gördüğü bir köpeği sevmesine) ve “zayıflığını” (açılışta arkadaşları tarafından itilip kakılması) vurgulayan senaryo böylece onun kişiliğini bulmasını intikam hikâyesi ile örtüştürmeyi başararak akıllı bir iş yapıyor. Senaryonun bir başka başarısı da hemen açılıştaki birkaç dakika içinde kahramanının, babasını, aralarındaki ilişkiyi vs. seyirciye aktarabilmesi ve bunu bol diyalogla yapmasına rağmen seyirciyi rahatsız etmemeyi başarması. Hikâyedeki karakterlerin kimi sembolik yanları da var. Örneğin soyadı “Judge-Yargıç” olan kötü karakter kendi adalet anlayışı olan ve yargısız infazla işlerini halleden bir gücü simgelerken, gencin boks maçında tanıştığı felsefe doktoru entelektüellerin pasifliğinin, özellikle de kaba güç karşısındaki pasiflik söz konusu burada, örneği oluyor.

Barrymore bir şekilde işini yapıyor ama yan roller için bunu söylemek pek mümkün değil. Hollywood’un genelde B sınıfı filmlerinden gelen oyuncular ve özellikle hayli durgun bir performans sergileyen baba rolündeki Preston Foster hikâye boyunca sık sık aksıyorlar. Melodramı ağır basıp kara film özellikleri ikinci plan düşen hikâye yine de içerdiği suç öğeleri, karanlık dış mekanlardaki gölgeleri ve alçak gönüllü yapım özelliklerine rağmen baş karakteri üzerinden ruhsal bir karanlığın içine yaptığı yolculuk ile bu türün de kimi güzelliklerini perdeye taşımayı başarıyor. Baba ile oğul arasındaki ilişkinin bilinçsiz bir hayranlıktan nefrete ve sonra finalde akıl dolu bir sevgiye dönüşmesini anlatması ile de ilgiyi hak eden film Losey’nin en önemli eserleri arasında olmasa da 50’lerin Hollywood’undan farklı olmaya çalışan ve bunu her anında olmasa da başaran bir film olarak ilgi çekebilir. Aslında siyah şarkıcının gencin “sıradan ırkçı” cümlesinden sonraki yüz ifadesi ve Losey ve diğer isimlerin bu sahnedeki cesur yaklaşımları bile filmi görmek için bir neden olabilir.

(“Büyük Gece”)

Share

2010 Festival Notları 3

Genç Hizmetçiler (The Servant) – Joseph Losey :  Tek Losey filmi ile yetinmek doğru olmamış. Usta bir sinemacının uygun bir senaryo ile yarattığı büyü. Harika bir Bogarde. Bir parça eski mi? Belki? Sezdirilenlerin doğrudan gösterilenlerden daha etkileyici olabilmesine bir örnek. Nefis kadrajlar, siyah beyazın çarpıcılığı. Kötü bir yönetmenin elinde tiyatroya dönüşebilecekken sinemanın başyapıtlarından biri olmuş. Sonuca bakınca, sağolasın McCarthy.

 

Doronship 77 – Pablo Agüero : O minimalist filmlerden; nefret etmesi kolay, sevmesi zor. Geçen yıl Liverpool, bu yıl Doronship; her seneye bir adet Arjantin minimalist sinema örneği. Dış sesin başarılı kullanımı; hem vurgu hem içerik açısından. Her bağımsız filmde olduğu gibi bir “garip” baş karakter. Gidip dönmeyenlerin geride bıraktığı hüzün, devam etmenin kaçınılmazlığı ve küçük şeyler üzerine.

 

Gözleri Tamamen Açık (Einaym Pkuhot) – Haim Tabakman :  Netameli bir ikili; eşcinsellik ve din. Bastırılmış duygular, farklılık, yalan, özgürlük, aşk, aşkın serbestleştiriciliği (veya kısıtlayıcılığı) ile dinin kısıtlayıcılığı (veya serbestleştiriciliği), mahalle baskısı ve bir mucizeye dokunup sonra kaybetmek üzerine. Eksiklik gibi görünebilecek henüz olgunlaşmamış bir anlatım biçiminin bir yandan da sağladığı uçarılık. Hüzünlü. Türk seyircisinin eşcinsel aşklara verdiği garip tepki; utanma veya öfke değil, bıyık altından gülümseme. “Onlar” da seksten sonra sigara içermiş “gerçeğine” verilen garip tepki.

(“Açık Eyes Wide Open”)

Share