In Bruges – Martin McDonagh (2008)

“Londra’da bir yerde altındaki noel hediyelerinin hiç açılmayacağı bir yılbaşı ağacı var. Ben de düşündüm ki, eğer buradan sağ çıkarsam, o eve gideceğim, oradaki anneden özür dileyeceğim, benim için seçeceği ceza ne olursa olsun kabul edeceğim. Hapis… ölüm… hiç önemli değil. Çünkü biliyorsunuz, hapiste veya öldüğümde bu kahrolası Bruges’da olmayacağıma emin olabilirim. Ve birden fark ettim ki belki de cehennem budur: Hayatını sonsuza kadar Bruges’da geçirmek. Ve gerçekten ama gerçekten hayatta kalmayı istedim. Gerçekten ama gerçekten ölmemek istedim”

Ters giden bir işten sonra, acımasız patronlarının Bruges’a gidip, orada kendisinden gelecek emirleri beklemesini istediği iki tetikçinin hikâyesi.

Senaryosunu yazdığı ve yönetmenliğini üstlendiği bu Birleşik Krallık ve ABD ortak yapımı Martin McDonagh’ın ilk uzun metrajlı filmi. Dramı, komediyi ve polisiyeyi eğlenceli bir şekilde bir araya getiren film sağlam diyalogları, oyuncuları ve politik doğruculuktan uzak duran yaklaşımı ile dikkat çekiyor öncelikle. Guy Ritchie gibi bir yönetmenin elinde çok daha çılgın bir hâl alacak bir filmi sakin ama yine de etkileyici bir dille anlatan film eğlenmek ama aynı zamanda da heyecanlanmak ve biraz da hüzünlenmek isteyenler için ideal örneklerden biri.

Belçika ve Bruges ile sık sık dalga geçen bir film bu. Baş karakterlerden biri olan Ray’in ilk kez geldiği ve nefret ettiği bu şehirle ve ülke ile ilgili sözleri (“Peki ya 2 hafta boyunca telefon gelmezse ne olacak? İki hafta mı? Kahrolası Bruges’da mı?”, “İnsanlar Belçika’ya neden gider ki?”) üzerinden Martin McDonagh’ın senaryosu Bruges’u da Belçika’yı da sert esprilerin konusu yapıyor sık sık. Hikâyesi de aynı ölçüde sert ve aynı ölçüde esprili bu filmin. Trajik bir cinayetten özellikle ikinci yarısında patlayan silahlara ve eğlenceli bir kara mizaha konu olan intihara kadar hikâye hem sertliğini hem mizahını hep koruyor ve bunu yaparlan de özellikle mizahında rahatsız edici olmaktan çekinmiyor. “Fuck” kelimesinin dakikada ortalama 1,18 kez kullanıldığı diyaloglarında kendisini hemen hiç sakınmıyor film ve özelllikle Ray karakteri üzerinden politik doğruculuğu hemen hiç umursamıyor. Cüce sinema oyuncusu, şişman Amerikalı turist veya eşcinselliği ima edilerek aşağılanan serseri gibi karakterler McDonagh’ın -bir parça pervasız bir şekilde- her şeyi mizahının konusu yapmaktan sakınmadığının örneklerinden birkaçı sadece.

Biri genç, tedirgin ve öfkeli, diğeri orta yaşlı ve sakin görünen iki tetikçinin Bruges’daki bu maceraları şehrin güzelliğini ve onunla ilgili tüm klişeleri akıllıca bir şekilde kullanıyor hikâye boyunca. Yaptıkları işle hiçbir ilgisi olmayan bir havası olan şehirde bu iki adamın yaşadıklarını ve aralarındaki farklılıkları eğlencesinin ve heyecanının temel dayanak noktası yapan film özellikle onların ikili sahnelerindeki başarısı ile dikkat çekiyor ki bu başarıda McDonagh’ın kaleminden çıkan diyaloglar önemli bir kozu oluyor filmin. Cennet ile cehennem arasındaki Araf’ın İngiliz futbol takımı Tottenham’a benzetilmesi (“Ne çok şahane ne çok feci, Tottenham gibi”), Hieronymous Bosch’un “Son Yargılama” adlı ünlü tablosunun önünde iki arkadaşın yaptığı konuşma (özellikle bu tablonun seçilmesinin nedeni ikilin kaderlerinin de Bruges’da belirlenecek olması olsa gerek) veya cüce aktör ile Ray karakteri arasındaki tüm konuşmalar sanat hayatı asıl olarak oyun yazarlığı ile başlayan yönetmenin geçmişinin sağlam izlerini taşıyor perdeye ve filmin de en önemli unsurlarından biri oluyor. Diyalogların yanında, McDonagh çarpıcı anlar yaratmakta da ustalığını gösteriyor. Örneğin parktaki eş zamanlı intihar ve cinayet denemesi tam bir kara mizah ânı olarak parlıyor hikâye içinde. Bu başarısına karşı, genç tetikçinin suçluluk duygusunun elinde esir durumda olmasını tutarlı bir biçimde gösteremiyor film. Daha göründüğü ilk karede vücut dilinin çok iyi vurguladığı bu durum zaman zaman adeta unutuluyor hikâyede ve örneğin adamın bir film setinde gördüğü genç kadına yanaşma çabasında olduğu gibi onun ruh hali ile hiç örtüşmeyen eylem ve düşünceleri anlatıyor film bize. Prensiplerin eylemlerindeki temel faktör olduğu üç temel karakteri (tetikçiler Ray ve Ken ile patronları Harry) hikâyenin önemli yan karakterleri ile finalde bir araya getiren film buradan etkileyici bir sonuç çıkarıyor genel olarak ama bazı tesadüfleri bir parça zorlayarak elde etmiş. Neyse ki sahnelerin başarısı bu zorlamaların rahatsız ediciliğini azaltıyor.

İlginç bir soundtrack’i olan film için Carter Burwell’in hazırladığı orijinal müzikler bilinçli bir şekilde bir suç filminden çok, bir dram ve hatta aşk filmine uygun olarak oluşturulmuş. Evet, tetikçileri ve cinayetleri ile bir suç dünyası filmi bu ama eser bu ögeleri daha çok mizahı için kullanıp bir suçluluk duygusu ve dostluk hikâyesi anlatıyor bize. Ken’in Ray için yapmaya soyunduğu fedakârlık ilkinin ikincisine olan sevgisinden ve onun iyi bir insan olabileceğine ve bir yeni şansı hak ettiğine yürekten inanmasından kaynaklanıyor ve sonuç açısından bakıldığında göz yaşartan bir dostluğun sonucu kesinlikle. Sadece final bölümünde hem hikâyenin hem müziğin temposunun yükseldiği film Bruges şehrinin de katkısı ile görsel bir estetiği de başarı ile yaratmış görünüyor. Yine bu final bölümünün bir örneği olabileceği bu görsel estetik ile birlikte üç oyuncunun başarısını da anmak gerek. Tetikçileri canlandıran Colin Farrell ve Brendan Gleeson ile zalim patronlarını oynayan Ralph Fiennes filmin sertliğine de yumuşaklığına gerekli tüm katkıyı sağlarken, Farrell senaryonun da ona sağladığı avantaj sayesinde bir adım öne çıkıyor ve performansı ile göz dolduruyor.

İnandırıcılık problemleri de yaşayan ve finaldeki etkileyici ama zorlama tesadüfün örneği olduğu gibi bir parça fazla “planlı” gözüken bir hikâyeye sahip olan film ne komedinin ne de suç sinemasının en önemli örneklerinden biri belki de. Ne var ki her iki türün de kayda değer çalışmalarının arasına girmeyi başaran ve bu iki türü organik bir uyum içinde bir araya getirmeyi beceren film kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Share