Reyhan – Metin Erksan (1969)

“Senin gibiler şoförlerle evlenmezler, zengin koca bulup şoförleri ile sevişirler”

Plakçıda çalışan bir kadın ve araba alabilmek için gerekli parayı kazanmak üzere Almanya’ya işçi olarak gitmeyi planlayan bir şoförün kadının şarkıcı olması ile bozulan ilişkilerinin hikâyesi.

Bülent Oran ve Muzaffer Arslan’ın senaryosundan (diyalogların -jenerikte belirtilmeseydi bile- Oran’a ait olduğunu hemen anlayabileceğiniz) Metin Erksan’ın çektiği bir Yeşilçam yapımı. Yönetmenin bu çalışması uzak durduğu bir sinema anlayışı için çekmek zorunda kaldığı filmlerden biri olarak filmografisine bir şey katmazken (ve elbette ona hiç uymazken), klasik Yeşilçamseverlerin ne beklerlerse bulacakları bir film. Fakir ve zengin dünyalar, sevenlerin arasına giren kötü adam, büyümüş de küçülmüş bir çocuk, yanlış anlamalar, büyük bir aşk, ihtiras, bol bol şarkı, yoldan çıkan kadın, kadın üzerinden üretilen namus ve ahlâk anlayışı ve daha niceleri Oran ve Arslan’ın senaryosunda karşınıza gelirken, Yeşilçam’ın tüm klişeleri üzerine boşaltılmış gibi hissedebilirsiniz. Gençlik ve güzelliklerinin doruğundaki Filiz Akın ve Kartal Tibet’in başrolleri paylaştığı filmde onların yanısıra zengin bir yardımcı oyuncu kadrosu da var ve sadece bu oyuncuların yaratacağı nostalji duygusu bile çekici olabilir kimileri için.

İleride seyredeceğimiz sahnelerden alınmış bazı karelere eşlik eden ve film ile aynı adı taşıyan şarkı ile açılıyor film. Filiz Akın’ın söyler gibi yaptığı (çoğunlukla bir senkronizasyon sorunu yaşanmamasını artı puan olarak yazalım ), aslında Kâmuran Akkor’un seslendirdiği şarkılar, filmin 82 dakikalık süresinin oldukça önemli bir bölümünde kulağımıza çalınır ve sık sık da Akın’ın şarkıcılık görüntüleri ile görsel olarak karşımıza çıkarken, sinemasal anlamda olmasa da bir cazibe yaratıyorlar film için. “Dağlar Kızı Reyhan”, “Aşkım Bahardı”, “Laleler”, “Mazideki Aşk” ve “Gizli Aşk” şarkıları kesintisiz bir şekilde çalınırken ve söylenirken, bununla da yetinmiyor film ve “Artık Sevmeyeceğim” şarkısının bir bölümünü enstrümantal olarak kullanmaktan çeşitli yabancı müzik eserlerini (aralarında Stravinsky’nin “Bahar Ayini” de var) -bir Yeşilçam alışkanlığı gereği herhangi bir telifi dert etmeden- hikâyenin çeşitli bölümlerine yerleştirmeye kadar uzanan uygulamalarla müzik açıdan epey “zengin” bir liste sunuyor bize. Müzikten söz etmişken, filme adını veren, daha doğrusu filmin adını aldığı şarkının hikaye ile ilgisizliğini de söylemek gerek. Şarkıdaki kadının adını hikâyesinin kadın kahramanının adı yapmakla yetinmiş film hiç de “dağlar kızı” gibi bir görüntüsü olmayan karakteri ile şarkının sözleri arasındaki uyumsuzluğu hiç dert etmemiş. O dönem hayli popüler olan bu Azerî şarkısının ününü arkasına almak amacını taşıyan ve Yeşilçam kriterleri açısından hayli normal bir uygulama bu elbette.

Açılış jeneriğine eşlik eden görüntüler aslında seyredeceğimiz filmin hikâyesi ile ilgili olarak epey ipucu veriyor bize. Örneğin anlıyoruz ki Kartal Tibet Filiz Akın’a âşık olacak ve evine onun oldukça büyük boy bir fotoğrafını asacak kadar tutkulu bir aşk olacak bu, sonra bir şeyler ters gidecek (o fotoğraf yırtılıyor çünkü), Tibet kötü adamlarla kapışacak, hikâyenin sevimli bir çocuk karakteri olacak vs. Filmin ilk 10 dakikasından sonra final hariç ne izleyeceğinizi tamamen anlıyorsunuz ve geriye sadece sonun mutlu mu yoksa mutsuz mu olacağı kalıyor ki bu sona (sonun farklılığını, daha doğrusu kötü adamın akıbet şeklini bir olumlu puan olarak değerlendirmek gerekiyor) kadar Akın’ın görüntüleri ve Kâmuran Akkor’un sesi ile dinleyeceğiniz şarkılar size yetiyorsa filmi izlemekten keyif de alabilirsiniz.

Hikâyenin -elbette- kadını odağına alan bir namus ve ahlâk anlayışı ile ilgili çatışma üzerinden ilerlemesi üzerinde biraz durmakta yarar var. Adamın araba almak için Almanya’ya gitmesine kadın kaşı çıkıyor ve “Anlatamıyorum korkumu. Garip bir his var içimde” sözleri ile kendisi için yoksulluğun önemi olmadığını söylüyor sevgilisine. Erksan’ın belki de yönetmen olarak tek özen gösterdiği sahne olan bu bölümün hemen tamamı tek bir çekimle gerçekleştirilmiş ve kadının -olması gerektiği gibi!- fedakâr ve anlayışlı karakterine tanık oluyoruz burada. Aslında hiç istemediği gazino şarkıcısı olma teklifini de sırf bu nedenle kabul ediyor ama erkeğin -filmin dile getirmediği ama ne kadar eleştiri konusu yaptığı da tartışmaya açık olan- kıskançlığı yüzünden işler ters gidiyor. Zaten dünya kadınların tek başına ayakta kalamayacağı bir dünyadır ve onu yoldan çıkartmaktan başka dertleri olmayan erkeklerle doludur. “Satın alınmayacak namus yoktur. Bütün mesele fiyatını bilmektir” zihniyetindeki gazino patronu da onlardan biridir sadece. Senaryo, “azla yetinmeyen” kadınları net biçimde eleştirmesinin sembolü olarak kadının annesini kullanıyor. Filiz Akın ve onun dört kardeşine tek başına bakan kadın “Güzelsin, zengin biri ile evlen. Ben de yaptım aynı hatayı.” diyor kızına ve “eskiden güzelken, bak şimdi çöktüm” diye söyleniyor. Ne var ki bu şikâyetleri dile getiren karakteri oynayan kişi Muhterem Nur ve hiç de çökmüş görünmüyor açıkçası!

Senaryonun yine Yeşilçam’a özgü arsız bir çelişkisi var. Tibet’in kadına -gazino şarkıcısı olma kararı nedeni ile- verdiği tepkinin yanında mı duruyor film yoksa karşısında mı anlayamıyorsunuz bir türlü. Kadının şarkıcı olması namus açısından kötü bir şey mi, finali düşünürseniz pek de öyle düşünmüyor film; ama hikâyenin kendisini değerlendirirseniz sanki zaman zaman öyle düşünüyor senaryoyu yazanlar. Her ne kadar sürekli olarak gazino olarak anılsa da daha çok bir gece kulübü olan bir yerde çalışmayı namus kavramı ile yan yana düşünmekte oldukça zorlanıyor film özet olarak. Kaldı ki hikâyede asıl büyük bir ahlâksızlık var ki bunun üzerinde hiç durmuyor senaryo: Kartal Tibet’in intikam planına hiçbir suçu olmayan genç bir kadını alet etmesi tüm olan bitenler içindeki en ahlâksız eylemlerden biri kuşkusuz ama senaryo bunu en ufak bir eleştiri konusu bile yapmıyor; herhalde genç kadının filmin kötü adamının kızı olmasının bir sonucu olarak normal görmüş bunu senaryonun sahipleri Bülent Oran ve Muzaffer Arslan.

Filmin renkli çekilmiş olmasının “hakkını veren” hayli parlak renkli eşyaların ve kıyafetlerin kullanıldığı, müzikle hiçbir ilgisi olmayan Tibet’in evinde koca bir piyanonun olduğu, hikâyenin ikinci bölümünün on yıl sonra geçmesine rağmen karakterlerin hiçbirinde en ufak bir fiziksel değişiklik olmadığı, çocuk karakteri oynayan Ömercik’in yüzündeki yaranın bir görünüp bir kaybolduğu, Tibet’in arkadaşını oynayan Sami Hazinses’in hikâyenin akışındaki doğallık hiç dert edilmeden filme bir girip bir çıktığı bu eserin en önemli problemlerinden biri Ömercik’in karakteri olsa gerek. “Birden öyle çok sevdim ki sizi. Buramda bir şey oldu sanki.”veya “Allah neden onun gibi bir baba vermedi bana?” gibi yapış yapış klişeleri dile getirip duran bu karakter göründüğü her sahneyi -sinema sanatı açısından- mahvediyor. Annesinin boynundaki kolyenin -içine resim konan türden olduğu açık olan bir kolye bu- içinde ne olduğunu yıllarca merak etmemiş bu çocuk karaktere “sokaklarda peydahlamak” gibi yaşına hiç uygun olmayan ifadeleri kullandırtan senaristlerin zihniyetini sorgulamak gerekiyor ciddi bir şekilde.

Yanlış anlama, önyargı, karşısındakini dinlememe ve öfke ile hareket etme hikâyesi olarak da tanımlayabileceğiz film, üzerine kurulduğu bu kavramların derdinde değil elbette. Tek amaçlanan, Akın’ın görüntülerinin ve hiç değişmeyen dans hareketlerinineşlik ettiği şarkılarının fon oluşturduğu romantik dramını dönemin gözde isimleri Akın ve Kartal Tibet’i kullanarak anlatmak ve Ömercik’in “kitch masumiyeti”nden yararlanmak.

(“Dağlar Kızı Reyhan”)

Share

Sensiz Yaşayamam – Metin Erksan (1977)

“Ölümün hem kendi elimde hem kendi elimde olmamasını istiyorum”

Kanser nedeni ile bir yıl ömrü kaldığını öğrenen zengin ve yalnız bir kadının acı çekerek ölmemek ve ölüme karşı cesur olabilmek için yaptığı planın hikâyesi.

Türkiye sinemasının ayrıksılığı tartışılmaz yönetmenlerinden biri (belki de en önde geleni) olan Metin Erksan’ın yönettiği ve senaryosunu Safa Önal ile birlikte yazdığı bir film. Karakterlerinden hikâyesine ve atmosferine çok farklı bir film bu ve sinemamızın en ilginç çalışmalarından biri olarak kesinlikle görülmesi gerekli bir eser. “Yeşilçam dışı” olduğu tartışma götürmez bir çalışma olarak, o tarihlerde belki de sadece Erksan’ın çekebileceği bir filmdi bu ve onun son sinema filmi olarak sinemaya iyi bir veda olması ile de önem taşıyor. Kusurları olan -kimileri rahatsız da eden- bu film, sadece cesareti ve farklı olmaya “cüret etmekten” çekinmemesi ile bile ilgiyi hak ediyor.

Metin Erksan’ın hikâyesi (senaryoya Safa Önal’ın da dokunduğu yerler özellikle ikinci yarıda kendisini hissettiriyor ama seyrettiğimiz temelde bir Erksan senaryosu olarak görülebilir kesinlikle) ve yönetmenliği, kadını ve kendisini öldürmesi için tuttuğu kiralık katili etraftaki diğer herkesten soyutlayarak, nerede ise farklı bir gerçekliği olan, hatta gerçeküstü bir dünyaya taşıyor. Başlarda nerede ise sadece kadını, sonrasında ise yine nerede ise sadece kadını ve yanına çağırdığı katili görüyoruz hikâyede. Uzun ve sessiz planlardan hiç çekinmiyor Erksan ve farklı kamera açıları ve geniş planlarla bu soyutlamayı ve hedeflenen yalnızlık duygusunu artırıyor. Bu, sinemamız için hayli biçimci olarak görülebilecek yaklaşımı hikâyesinde de benimsiyor Erksan; kadının geçmişi ile ilgili hiçbir bilgi vermiyor bize. Bildiklerimiz çok zengin, hasta ve yalnız olduğu sadece. Hizmetçisi, doktoru, şirketindeki yardımcısı ve oteldeki resepsiyonist ile yaptığı zorunlu ve kısa konuşmalar dışında hiç kimse ile bir iletişim kurarken de görmüyoruz onu. Hikâyenin başlarındaki doğum günü partisini de tepeden bir çekimle ve küçük bir yuvarlak masanın etrafında toplananları gösteren bir yabancılaştırma havası ile veriyor Erksan. Katil ile iletişimi başladıktan sonra ise (ki Önal’ın kalemini bundan sonra hissetmeye başlıyoruz ağırlıklı olarak) sadece onunla sınırlı kalıyor bu ilişki. Erksan adeta bu iki karakteri alıp farklı bir dünyaya taşıyor; sadece onlara ait ve diğerlerinin sadece onlarla iletişimi olduğu sürece varlıklarının bir değer kazanabildiği dünya bu. Kaldıkları otelin diskosunda dans eden genç adamın veya iki baş karakterin deniz kenarında yürürken yanlarından geçtikleri, sohbet halindeki gençlerin bu dünyaya ait olmadıklarını (ya da bu dünyada bir önemi olmadıklarını) o kadar güçlü hissediyorsunuz ki nerede ise bir gerilim atmsoferinin içinde buluyorsunuz kendinizi.

Kıbrıs’ta çekilen filmin büyük bir bölümü kadının kaldığı otelin içinde ve çevresinde geçiyor ve bu mekanların ıssızlığı filmin gerçeküstü (veya gerçek dışı) havasına katkıda bulunuyor. Sık sık iki baş karakterinin yakın plan yüz çekimlerini kullanan Erkan, Yeşilçam’ın “duyguları vurgula” klişesini kullanıyor gibi görünüyor ama burada farklı bir etkiye sahip bu çekimler: Seyircisini, fiziksel olarak yaklaştırdığı karakterinden yine de uzak tutuyor bu kareler ilginç bir şekilde. Aslında tam da burada filmin tam olmamış denemelerinden biri kendisini gösteriyor: Bu bir tutku filmi ama Metin Erksan’ın başta “Sevmek Zamanı” olmak üzere başarılı örneklerini verdiği bu tema burada yeterince ikna edici olamıyor. Katil (veya cellat) ve kurbanın ilişkisi gibi önemli bir yan tema ile de beslenmesine rağmen, tutku -belki finaldeki eylem hariç- yeterince geçemiyor seyirciye. Bunda filmin süresinin kısalığının da rolü olsa da, asıl olarak bu yabancılaştırma ve gerçeklikten uzaklaştırmanın payı var gibi görünüyor bu eksiklikte. Kadının geçmişi veya en azından hastalığını öğrendiği andan öncesi ile ilgili bir şey bir bilmiyor olmamızla bağlantılı olarak, karakteri “soyutlama”nın dozununun artmasının tutku gibi yakınlık/tanıdıklık gerektiren bir temanın aleyhine sonuç vermesini de ekleyebiliriz buna.

Açılış jeneriğinde “Planet of the Apes” filmi için Jerry Goldsmith’in hazırladığı müziği ve yine -elbette telif hakkını umursamadan- başka yabancı müzikleri de (“YMCA” şarkısı da var disko sahnesinde) kullanan filmde, Gülden Karaböcek’in hit şarkısı “Bahtıma Yanarım” da kendine bir yer bulmuş (şarkıyı başından sonuna kadar dinliyoruz, kadının görüntüleri eşliğinde) ve şarkıcının bu en dokunaklı parçalarından biri -beklenenin aksine- hiç de eğreti durmamış filmde; kadının yalnız ve sessiz anlarına ve boş mekanlardaki uzun planlara iyi bir eşlikçi olmuş bu şarkı. Kadını oynayan Hülya Koçyiğit’in dublajında Meral Taygun’un seçilmiş olması da doğru tercihlerden biri olarak görünüyor. Oyuncu için onca filmde duyduğumuzdan farklı ve Taygun çok fazla film seslendirmesi yapmadığı için belki de “Yeşilçam dışı” olan bir sesin seçilmiş olması filme bir yenilik katmış. Koçyiğit’in kostümlerinin, karakterinin zengin, şık ve yalnız ruh halime hayli uygun seçilmiş olmasını da ekleyelim filmin başarıları arasına.

Bir sinema filmi için ortalamanın altında görünen diyalog kullanımında psikiyatristle yapılan konuşmadaki “felsefik içerik” bir parça mesaj içeriyor ama yine de karakterin ve hikâyenin derdini anlatabilmekte işe yaramış görünüyor. Birkaç kez kulağımıza çalınan ve tıbbî tahlil/testler için kullanılan “bilimsel araştırmalar” ifadesinin tuhaflığı/yanlışlığı ve özellikle ikinci bölümde Safa Önal’ın kaleminden çıkmış görünen birkaç Yeşilçam diyaloguna rağmen iyi yazılmış bir hikâyesi var filmin. Çoğunlukla, gerçekten gerektiği anlar dışında diyaloga başvurmayan filmde iki baş oyuncu için de (Hülya Koçyiğit ve kiralık katil rolündeki Cemal Gencer) zor bir sınav var aslında: Yakın planların fazlalılığının da zorluk derecesini artırdığı bir gerçekçi performans sunabilmek. Her iki oyuncunun da Yeşilçam dünyası içinde alışık olmadığı karakterler var hikâyede ve Gencer buz gibi soğuk bir profesyonel olan katili seyirciyi rahatsız etmeden gerçek kılmayı başarıyor. Evet, belki bir üstün başarı yok performansında ama hiç alışık olmadığı ve kendisinden de ne daha önce ne de daha sonra talep edilmiş bir oyunculuk biçiminde aksamıyor en azından. Elbette çok daha “cool” bir performans karakterine çok daha fazla yakışırdı ama yine de işini yapıyor bir şekilde. Hülya Koçyiğit ise sıkı bir takdiri hak ediyor. Gerçekten zor bir rolün altından üstün bir başarı ile kalkıyor ve sinemamızın, yıldızlarını nasıl da hep aynı tiplemelere mahkum ettiğini bir kez daha hatırlatıyor bize. Kiralık katilini ilk gördüğü andaki yakın plan çekimden ıssız mekanlarda gezindiği ve düşündüğü tüm o gizemli ve melankolik anlara kadar, her karesinde göründüğü filmde çarpıcı bir performans sunuyor bize. Tek planda çekilen “sancı” sahnesindeki performansı bile yeterli alkışlanması için.

Erksan’ın stilize olarak adlandırabileceğimiz bir üslubu benimsediği filmde bir vitrin mankeni kullanılarak yapılan atış talimi, iki baş karakterin Kıbrıs’ın dar sokaklarında araba ile yaptıkları hızlı gezinti gibi dikkat çekici bölümler var, yine Yeşilçam’da görmeye hiç alışık olmadığımız. Çetin Tunca’nın takdiri hak eden görüntü çalışmasının da atlanmaması gereken film, gönüllü olarak kurban olmayı seçmiş bir insanın trajedisinden yola çıkıp celladın trajedisini de içine alarak gelişen ve sonuçta tutkunun yarattığı bir trajedi ile sonuçlanan hikâyesi ile görülmesi kesinlikle gerekli bir çalışma.

Share