Malkoçoğlu-Ölüm Fedaileri – Remzi Jöntürk (1971)

“Bütün Avrupa bir olsanız, vuramazsınız Türkleri. Altı tanesi seni ve köpeklerini paramparça ettiler; çünkü onların imanı seni boğar”

Toronto Prensi Arnold’un Sırp Prensesi Elza ile evlenerek Sırp Krallığı ile Osmanlıların arasını bozma planına karşı mücadele eden Malkoçoğlu ve arkadaşlarının hikâyesi.

Yeşilçam’ın yedi ayrı macerasını beyazperdeye taşıdığı Malkoçoğlu’nun bu altıncı filmininin senaristliğini ve yönetmenliğini Remzi Jöntürk üstlenmiş. Jenerikte adı geçmese de Süreyya Duru’nun da yönetmen olarak katkı sağladığı filmde kahramanımızı Cüneyt Arkın altıncı ve son kez canlandırırken (serinin son filminde bu rolü Serdar Gökhan devralmış ondan), Prenses Elza rolünde ise İranlı oyuncu Leyla Selimi yer alıyor ve filme erotizm katan isim oluyor. Yeşilçam’ın tarihî aksiyonlarının belli başlı örneklerinden biri olan çalışma, bu filmlerin tüm özelliklerini ve kusurlarını bünyesinde taşırken, diğerlerinden farklılaştığı nokta ağırlıklı olarak nerede ise gerçek zamanlı bir kaçma ve kovalama hikâyesi anlatması bize. Sadece meraklılarının değil, Yeşilçam’ın absürt örnekleri ile eğlenmeye düşkün olanlarının da keyif alacağı bir film bu ama hikâyesi ile günümüz Türk toplumundaki -üstelik altı da yüzeysel cümlelerle doldurulmuş- milliyetçi/dinci damarın kaynaklarından biri olarak eleştirilmesi de gerekiyor.

İktidarın başının sıkıştığının veya en azından dikkatleri bir takım problemlerden uzaklaştırmak istediğinin en şaşmaz göstergelerinden biri, ülkedeki milliyetçi damarları besleyecek söylemlere girmesi olsa gerek. Ülkemizde de hem bu nedenlerle hem de hedeflenen bir rejimi oturtmak çabası ile bu söylemlerin dozu (bol bol dinsel ifadelerle de desteklenerek) gün geçtikçe yükselirken, sinema ve televizyonda da bu söylemlerin karşılığı olan dizi ve filmlerin sayısı artıyor sürekli olarak. Bu söylemlerin peşine düşen geniş kitlelerin -çoğunlukla iktidarın yarattığı veya en azından işaret edip durduğu- “iç ve dış düşmanlar”a bakışının izlerinin sinemadaki karşılıklarından biri de işte bu film olsa gerek. Cesareti, kahramanlığı, imanı, vatanseverliği ve -elbette- yakışıklılığı (ve “gâvur” prenseslerinin karşı koyamadığı cinsel cazibesi) ile Malkoçoğlu ve maceralarının bir parça şekil değiştirerek ama karakteristik özelliklerinden hiçbir değişikliğe gidilmeden bugünün zihniyetinin temsilcisi olabilmeleri acı ve çarpıcı bir durum olsa gerek.

Kuşkusuz tüm tarihî gerçekler bir yana itilerek yazılmış olan senaryoda Fatih’in temsilcileri Sırp Kralı’na kızını Toronto Prensi ile evlendirmemesini, prensin niyetinin bu evliliği ve ona eşlik edecek drahomayı kötü niyetleri için kullanmak olduğunu söylerler. Sırp Kralı da bu uyarıyı dikkate alacağını söyler (bu tür filmlerde genellikle “hain düşman” olarak resmedilen Sırplar için çizilen bu olumlu (en azından düşmanca olmayan) görüntü hikâyenin ilginç yanlarından biri) ama Arnold hem kralı ortadan kaldıracak hem de diğer hedeflerine ulaşmasını sağlayacak bir plan hazırlar. Neyse ki Malkoçoğlu (ve arkadaşları) duruma müdahale ederler ve ortaya saf bir aksiyon filmi olarak tanımlayabileceğimiz bu macera çıkar. Saf bir aksiyon diyorum; çünkü filmin çok büyük bir kısmı kaçma, kovalama ve çatışma/çarpışma sahnelerinden oluşuyor. İranlı oyuncu Leyla Selimi’nin aracı olduğu erotizm (sudan çıplak çıkma sahnesi ve onu dönen bir tekerleğe bağlayarak atılan bıçak ve baltalar başta olmak üzere) ve “evinden uzaktaki yiğitler” sahnesi dışında oyuncular at biniyor, vuruyor, vuruluyor, kaçıyor, kovalıyor vs. sürekli olarak. Yeşilçam ortalaması dikkate alınırsa vasatı tutturan ve zaman zaman da geçen bir kalitesi var bu aksiyon sahnelerinin ve Cüneyt Arkın’ın fiziksel performansı bu tür filmlerinde hep olduğu gibi hayli etkileyici. Atlıyor, zıplıyor, tırmanıyor ve hatta koşmakta olan iki at ile hayli tehlikeli bir akrobasi gösterisinde de bulunuyor ve sinemamızın bu konudaki en cesur ve başarılı ismi olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Senaryo açıkçası Cüneyt Arkın’a bu fiziksel gösterisi dışında bir oyun sunma şansı da vermiyor pek. Prensesin denizde yüzdüğü ve çıplak bir şekilde sudan çıktığı sahnede “Türkün namus ve ahlâkı”nın kanıtı olarak gözlerini kadından uzaklaştırıp hüzünlü bir şekilde ufka bakmak dışında üzerinde düşünülmüş bir sahne yok oyuncuya bir performans fırsatı tanıyan.

Jöntürk’ün senaryosu Malkoçoğlu üzerinden elbette bol bol övgü düzüyor Türklere. Yukarıdaki namus gösterisine, Malkoçoğlu’nun kendisine “Hiç bırakma beni, ne olur Malkoçoğlu, hiç! Bir an bile sensiz olmak istemiyorum. İnanıyor musun bana?” diye yalvaran kadına adeta “seks çağrısının zamansızlığı”nı ima edercesine “Yoldayız, anla beni” demesindeki “fedakârlığı”da eklemeliyiz örneğin. Bazıları dakikalarca süren kılıçlı, oklu ve bıçaklı savaş sahnelerinde Malkoçoğlu ve arkadaşlarının cesaretleri ve becerileri; başta kendisinden nefret eden prensesin hikâyenin “doğal” gelişimi içinde Malkoçoğlu’na aşık olup, nerede ise seks için yalvarmasının örneği olduğu cinsel cazibe ve yakışıklılığı; kendisi de bir Türke aşık olan yardımcısının prensese söylediği “Bunlar şerefli, yiğit Türk akıncıları, prensesim” gibi sözler; bu yardımcıya aşık olan ama padişahın kendisine verdiği görev uğruna bu aşkını feda eden Polat karakteri; Malkoçoğlu’nun uğruna “ser verip, sır vermeyen” adamları veya -herhalde dünya barışı ve adeleti için- Sırp Krallığı’nı yok etmek yerine, çocuk yaştaki Sırp Prensi’ni tahta geçiren Türkler gibi örneklerle idealize edilmiş bir Türk devleti ve tebaası pek çok sahnede karşımıza çıkıyor.

Hikâyenin absürtlüklerini de atlamamalı: Kartondan yapıldığı belli olan dekorlar; yabancı filmlerden çalınmış ve spagetti western havalı müzikler; etrafta sadece iki kadın olduğu ve o kadınlardan birinin de yolda kalan arabayı ittiği sahnede “kadınlarla uğraşacak vaktimiz yok” cümlesinin söylenmesi; prensesin bir önceki sahnede “tanrı” derken ortadan kaybolan küçük kardeşine kavuşunca “Allahım” demesi (ya bilinçsiz bir hata bu ya da “gâvur ahlâksızlığından ahlâklı olmaya geçişin işareti olarak kullanılmış), parmağında yara bandı olan bir savaşçı; Samsa adlı savaşçı ile küçük Sırp Prensi’nin birbirleri ile hiç temas kurmadan ve hatta göz göze bile gelmeden bir oyun planlayabilmeleri ve elbette bugün artık bir kült olarak kabul edilen hata: Devam eden bir çatışma sırasında görüntünün kenarında beliriveren bir otomobil. Özetle bu tür ögelerle eğlenenler için bolca malzeme var filmde ama şunu da söylemek gerek: Yeşilçam’ın imkânları içinde yine de elden gelenin yapıldığı açık ve örneğin bir sahnede kameranın karakterlerin suya yansıyan görüntülerinden kayarak oyunculara geçiş yapması gibi bir “çaba”nın izini taşıyan örneklere de sahip bir film bu.

Remzi Jöntürk’ün senaryosu Malkoçoğlu’nun yanısıra adamlarına da -en azından tüm o dur durak bilmeyen aksiyonun içinde- bir yer ayırması ile dikkat çekiyor. Gökçe, elinde sürekli olarak gülle atan bazuka gibi bir silah taşıyan Samsa (“Avrupa’da ancak yüz yıl sonra icat edilecek bu silah” diyor Samsa), Polat ve İlbey ile Zorbey kardeşler nefes almayan hikâyenin elverdiği ölçüde (ve açıkçası hikâyenin bu kısıtına rağmen dolu bir şekilde) getiriliyorlar karşımıza. Hızlı (ve zaman zaman da yoran) temposunun nadiren soluk aldığı deniz kıyısındaki türkü sahnesinin melankolik havası (“Yiğit olan sevdasından ağlamaz / Kavgası yok, sefası çok gurbetin”) gibi çekici bölümleri de olan bir Malkoçoğlu filmi bu ve ne beklerseniz onu bulacağınız ve aksiyonun dur durak bilmemesi gibi ekstraları da olan bir çalışma özet olarak. Filmin kötü adamı olan prensin ülkesi Toronto’nun neresi olduğu (Kanada olmasa gerek) ise herhalde ancak Jöntürk’ün bildiği bir sır olarak kalacak!

Malkoçoğlu-Akıncılar Geliyor – Süreyya Duru / Remzi Jöntürk (1969)

“Kartal, yuvasına yakışıyor, prensim. Ülkemin tahtından yatak odama ve kalbime kadar her yer sizin yuvanız olacaktır”

Akıncı Beyi Malkoçoğlu’nun Bizanslıların kaçırdığı, Fatih’in topçu ustası Macar Urban’ı kurtarmasının hikâyesi.

Ayhan Başoğlu’nun aynı adlı çizgi roman karakterinin sinemadaki dördüncü uyarlaması. Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk’ün birlikte yönettikleri ve senaryonun oluşturulmasında kendilerine Bülent Oran’ın da katıldığı film, başroldeki Cüneyt Arkın’ın bu tür filmlerinin tüm özelliklerini bünyesinde toplayan bir çalışma. Arkın’ın dublörsüz aksiyon sahnelerindeki performansı, Başoğlu’nun karakterine verdiği alaycı üslubu koruması ve hafif dozdaki erotizmi ile meraklılarının ilgi göstereceği bir film karşımızdaki. Elbette senaryonun ciddi problemleri var ve bol bol milliyetçilik ve din propagandası ile “gâvurlar”ın hakkından gelen bir Türk kahramanı ile karşı karşıyayız ama bu filmi izliyorsanız hikâyenin tüm bu yüzeyselliklerine hazır olmanız gerekiyor zaten.

Toplam yedi kez “resmî” olarak sinemaya aktarılmış Ayhan Başoğlu’nun çizgi roman karakteri. 1966 ile 1973 yılları arasında çekilen bu filmleri Süreyya Duru ve Remzi Jöntürk (bazen birlikte) yönetmişler. Bir de Mehmet Aslan’ın yönettiği 1967 yapımı “Akbulut Malkoçoğlu ve Karaoğlan’a Karşı” filmi var ama hem serinin “resmî” bir parçası değil bu çalışma hem de üç ayrı kahramanı bir araya getirirken hem tarihsel hem coğrafî kaydırmaları ile hayli fantastik bir noktada durması ile ayrılıyor diğerlerinden. Yedi filmin sadece sonuncusunda Serdar Gökhan’ın oynadığı seride Cüneyt Arkın altı kez canlandırmış bu karakteri ve hakkını da fazlası ile vermiş. Atlıyor, zıplıyor, uçuyor; aynı anda onlarca düşmanı deviriyor; görev aşkı ile gâvur prensesleri ile yatmaya itiraz etmiyor, sadece kısa bir konuşma yaptığı kadını bile kendisine aşık edip hiç dokunmadan şehvetle titremesine neden oluyor… Bu nedenle film bir Malkoçoğlu filmi olduğu kadar ve belki ondan da çok bir Cüneyt Arkın filmi. Oyunculuktan çok fiziksel becerilerin ön plana çıktığı ve hedeflenenin de zaten bu olduğu filmde, Arkın’ın sinemada hemen hiçbir oyuncunun cesaret etmeyeceği sahnelerin altından başarı ile kalkması filmin en büyük kozlarından biri ve onsuz film çok da “çekici” olmazmış açıkçası. Karakterinin alaycılığına da iyi uymuş Arkın ve bir yandan sevişir, bir yandan dövüşürken hikâyeyi türünün çerçevesi içinde seyredilir kılmış.

1960 ve 70’li yılarda çekilen bu filmler bir bakıma bugünkü Türkiye’nin din ve milliyetçiliğin -üstelik en ucuzundan ve yüzeyselinden- hâkim olduğu havasını anlamaya da yardımcı olabilir. İlk beş on dakikası bile çok şey söylüyor filmin bize: Gâvurların müslümanları kafasını toplu olarak kesme işlemini özellikle yortuya denk getirmelerinden mehter marşına bağlanan bir din, bayrak, millet ve şehit güzellemesine (evet bir “ver mehteri” sahnesi bu, günümüzün moda deyimi ile söylersek), hristiyan prensin karikatürize oyunundan Malkoçoğlu’nun onu onca adamının içinde ve üstelik silahsızken tokatlamasına, propaganda adına yapılabilecek ne varsa yapıyor film. Bizanslı prensin Sırp prensesi ile evlenme çabasını engellemeye çalışıyor Cüneyt Arkın “kâfirin yeni bir Haçlı ittifakı kurması”na engel olmak için ve neyse ki sadece yumruklarını değil, tatlı dilini ve seksî cazibesini de kullanarak bunu başarıyor. Filmde iki karakter hariç tüm yabancılar korkak, seks düşkünü, zalim, sarhoş ve aptal gibi sıfatlarla anılabilecek kişiler; Esen Püsküllü, anlaşılan bir dönem Türk sinemasının kadın oyuncularının hep benimsediği bir biçimde peltek konuştuğu (seslendirmesini Gülen Kıpçak yapsa da anlıyorsunuz bunu) filmin masum prensesi ve sadece bir kez gördüğü Türk erkeğinin kendisinde hiç dokunmadan “orgazm” olarak nitelenebilecek titremelere neden olduğu bir kadın olarak bu kötü olmayan karakterlerden biri. Diğeri ise her ne kadar kötü olmasa da daha çok kendi planının gereği olarak Malkoçoğlu ile işbirliği yapıyor.

Dövüş sahnelerinde -sahnelerin gerçek dışılığını ve saçmalığını hafifletecek şekilde- mizaha da başvuran ama bu tür sahnelerin bazılarında birden bire karşımıza hayli kanlı bir görüntü koyan yönetmenlerin kafasının karışıklığına da tanık olduğumuz filmin senaryosu üç ayrı senariste sahip olmasına rağmen epey problemli. Hayli -ve nedeni açık bir şekilde- uzun tutulmuş bir sahnede on beşinci yüzyıldaki bir dansözün Ravel’in 1928 tarihli Bolero’su ile dans ettiği filmde, bir kaçmayı deneme sahnesi var ki hem gereksiz bir uzunluğa sahip hem de hikâyeye hiçbir şey katmıyor. Kendi içinde bakıldığında vasatın üzerinde olduğunu rahatça söyleyebileceğimiz “çıldırarak ölme” sahnesinde kralın gördüğü ve duyduğunu zannettiği unsurların kaynağının ne olduğunu bize anlatma zahmetine bile katlanmamış senaristler ve sadece sahnenin kendisini dert etmiş gibi görünüyorlar. Su kenarındaki “seven her şeye katlanır” sahnesi ise filmin anlamsız ve gereksiz bir başka sahnesi ve anlaşılan Feri Cansel’in “kötü kadın”ı üzerinden üretilen erotizmin karşısına Esen Püsküllü’nün masumiyeti koyulmak istenmiş burada. Tüm kostümlerin terzinin elinden yeni çıktığını gösteren temizliği veya Esen Püsküllü’nün anlaşılan bir western filmindeki salon kadınından kopyalanmış kıyafeti gibi tipik Yeşilçam özensizliklerinin elbette karşımıza çıkıp durduğu filmin hikâyesinin, tüm sorunlarına karşın bir “kompleks”liğe sahip olmasını takdir etmek gerekiyor yine de.

Birden duyulan bir mehter sesi ile birlikte tüm Bizans askerlerinin başını çevirdiği yönde yavaş yavaş görüntüye giren on akıncının olduğu sahneyi de atlamamak gerek. Başların o yöne çevrilmesinin nedeni duyulan mehter marşı olsa gerek çünkü ortada bir akıncı yok henüz ama bu marşın kaynağı olacak bir mehter takımı da yok ortada! Askerlerin kıyafetlerinin altına okların saplanması için yerleştirilen materyalin kendisini açıkça belli ettiği filmde, Cüneyt Arkın’ın bir sahnede kameraya dönerek ve göz kırparak “Kadın milleti bu; prenses de olsa fark etmez: Hep olmayanı ister, kaçanı kovalar” diye konuştuğu (sinema ve tiyatrodaki deyimi ile söylersek, “dördüncü duvarı yıktığı”) sahne gibi ilginç yanları ve yetersiz koşullar altında çekilmiş olsa da ve top hiç de hedeflendiği gibi görkemli görünüyor olmasa da esirlerin topu taşıması gibi başarılı sahneleri de olan film en azından bir göz atılmayı hak eden bir Malkoçoğlu (veya bir Cüneyt Arkın) filmi özet olarak.