The Duellists – Ridley Scott (1977)

“Düellocu tatmin olmak ister. Onur, onun için, arzu gibidir. Bu hikâye de tuhaf bir arzuyla ilgilidir. Gerçek bir hikâyedir ve Napoleon Bonapart’ın Fransa hükümdarı olduğu yıl başlar”

İki Fransız subayının 1800’lü yıllarda on altı sene süren düellolarının hikâyesi.

Polonya asıllı İngiliz yazar Joseph Conrad’ın “The Duel” adlı kısa öyküsünden uyarlanan bir Birleşik Krallık yapımı. Senaryosunu Gerald Vaughan-Hughes’un yazdığı filmin yönetmenliğini sinemadaki ilk uzun metrajlı filminde Ridley Scott üstlenmiş. 1800 yılında Strasbourg’da başlayan ve farklı şehir ve ülkelere uğrayan hikâye 1816’da Paris’te sona eriyor. Cannes’da En İyi İlk Film ödülünü kazanan bu filmin kaynak aldığı hikâyeyi Conrad gerçek bir olaydan esinlenerek yazmış. Birbirleri ile yıllar içinde defalarca düello yapan iki askeri Keith Carradine ve Harvey Keitel’ın canlandırdığı film öncelikle ilginç konusu ile dikkat çeken, çok da yüksek olmayan bütçesine rağmen set (Peter J. Hamton) ve kostüm (Tom Rand) tasarımları ile çarpıcı bir başarı yakalayan ve iki baş karakterinin yıllarca süren düello takıntısının arkasındaki psikolojiyi gerektiği kadar güçlü anlatamasa da kesinlikle ilgiyi hak eden bir sinema eseri. Düello kavramının arkasındaki boş gururu ve erkeklik kavramını da anlatan ilginç bir çalışma bu.

Temel olarak soylu sınıftan erkeklerle özdeşleştirilen ve kökeni çok eskilere dayanan düello geleneği zamanla üst sınıfın diğer üyeleri arasında da yaygınlaşmış. İnsanlık tarihinde “erkek” olmakla özdeş tutulan “onur” kavramını onun uğruna hayatını riske atmakla anlamlı kılan ve amacın rakibini öldürmekten çok, bu riski almak yolu ile kendini kanıtlamanın sağladığı tatmin duygusu olduğu işte bu tuhaf geleneğin tuhaf iki karakterini anlatıyor hikâye bize. Joseph Conrad’ın 1908 tarihli hikâyesi iki Fransız subayı olan Pierre Dupont ve François Louis Fournier’in gerçek hikâyelerinden esinlenmiş. Söylenene göre iki subay arasındaki ölümüne didişme onlarca yıl sürmüş ve bu subaylardan ilkinin aldığı emir üzerine diğerine tutuklanacağını bildirmek için onun önemli bir kadının yanında misafir olduğu eve gitmesi ve kendisinin bu kadının yanında utanç verici bir duruma sokulduğunu düşünen subayın habercisini düelloya davet etmesi ile başlamış. Tam bir düello çılgını ve sonuna kadar gitmeye kararlı hırslı Gabriel Feraud (gerçek hikâyedeki Fournier) ile yıllarca bu dülleodan kaçınmaya çalışsa da onuruna düşkünlüğü nedeni ile her zaman -kaçınılmaz olarak- evet diyen Armand d’Hubert (gerçek hikâyedeki Dupont) arasındaki düello dizisini, Fransa’daki iktidar değişiklikleri ile paralel olarak anlatıyor film ve Napoleon’un yükseliş ve çöküş hikâyeleri iki ana karakterin de hayatını olumlu ve olumsuz yönde etkiliyor sürekli olarak.

Armand d’Hubert’in doktorunun kendisine söylediğine göre Feraud ile düellodan kaçınabilmesinin üç yolu var: Farklı yerlerde olmak (dülelloyu fiziksel olarak olanaksız kılacaktır bu), farklı rütbelerde olmak (bu durumda düello disiplin suçuna neden olacaktır, astın üstü ile dövüşmesi nedeni ile) ve ülkenin savaşta olması (düşmanla çarpışmak düelloda vatandaşınla çarpışmanın önüne geçecektir). Ne var ki kader bu üç yolu da kapatacaktır sık sık: Hayat iki subayı sık sık aynı yerde buluşturacak, benzer anlarda terfi edecekler ve Avrupa’nın karışık yıllar içinde olmasına rağmen aralarda barış dönemi de yaşanacaktır. Eleştirmenlerce Stanley Kubrick’in 1975 tarihli başyapıtı “Barry Lyndon” ile karşılaştırılan (ve bu kıyaslamadan doğal olarak yenik çıkan) film çok ilginç bu iki karakteri ile ilgi topluyor öncelikle. Keith Carradine’ın üzerine düşeni yaptığı, Harvey Keitel’ın ise oyunculuğu ile onun önüne geçtiği filmde iki aktörün can verdiği karakterler, hayatlarını esir alan düellonun iki tarafı olarak seyirci için ciddi bir cazibe kaynağı oluşturuyorlar. Biri tutkulu bir düello çılgını olan, diğeri ise ondan kaçınmasının imkânsız olduğuna inanan iki adamın yaşadıkları “onur”un nasıl çoğunlukla altı boş bir kavram olduğunu ve onun uğruna yapılanların nasıl aptalca olabildiğini sık sık hatırlatıyor bize dikkat çekici bir şekilde. Özellikle Feraud karakterinin aptallığın çok daha sağlam bir örneği olduğu bu durum açılış sahnesindeki ilk düelloda çarpıcı bir şekilde sergileniyor. Kılıcını rakibine saplayan Feraud dönüp rakibine ne olduğuna bakmaz bile; önemli olan onun ölmesi değil, dülleo yolu ile kendi onurunu korumasıdır çünkü.

Stacy Keach’ın konuştuğu anlatıcının çok kısa cümlelerle zaman zaman açıklamada bulunmasının sinemasal açıdan gereksiz bir tembellik kattığı filmde düello etmelerinin ilk ve asıl nedenini kimseye söylemeyecek kadar onurlarına düşkün iki adamın özellikle üçüncü düellolarındaki kan revan içindeki halleri ve sonunda ikisinin de bitkinlik içinde sefil bir hale düşmelerinin iyi bir kanıtı olduğu aptallıklarını daha güçlü sergileyebilirmiş Ridley Scott. Burada temel sorun senaryonun iki subayın psikolojilerine pek dayanmadan ilerliyor olması. Bunun yerine onları çoğunlukla eylemleri üzerinden tanımlayan ve takip eden senaryo sinemaya çok daha derin ve ilginç iki karakter hediye etme fırsatını da kaçırmış bu yüzden. Senaryonun hemen hep d’Hubert’in açısından bakması ve hep onu izlemesinin, Feraud’nun ilginçliğinin etkisinin azalmasına ve onun hırsının zaman zaman yüzeysel görünen bir resminin çizilmesine yol açmış.

Frank Tidy’nin olağanüstü görüntü çalışması (o da tıpkı Scott gibi ilk kez bir sinema filminde çalışmış) filmin en önemli kozlarından biri. Ridley Scott’ın Kubrick’in “Barry Lyndon” filmindeki John Alcott imzalı anlayışından yararlandıklarını söyledikleri görsel atmosfer başarısı ile göz kamaştırıyor gerçekten. Tüm iç ve dış çekimler, Moskova’daki kar altındaki sahneler ve bütün düello bölümleri başta olmak üzere, kesinlikle çok başarılı ve senaryonun önemli problemlerini affettirecek güzellikte. İç ses kullanımı bir parça zedelese de, son düelloya tanık olduğumuz final bölümü ise Scott’ın yönetmenlikteki ustalığının çok iyi bir kanıtı oluyor ve bu sahne gerilimi ile göz dolduruyor. Hikâyenin finali de kesinlikle doğru ve seyirciyi tatmin edecek bir içerikle oluşturulmuş. Son karede karakterlerden birini hayatının artık sürgünle geçeceği gerçeği ile yüzleşirken ve ufka doğru bakarken gösteriyor Ridley Scott bize. Bu görüntü Napoleon’u beş yıl boyunca sürgün kaldığı ve hayatını orada kaybettiği Saint Helena adasında gösteren Fransız ressam Franz Josef Sandmann’ın ünlü “Napoléon à Sainte-Hélène” adındaki tablosundan esinlenerek yaratılmış ve filme de doğru, yaratıcı ve şık bir kapanış sağlamış. Özetle söylemek gerekirse, problemleri bir yana bırakılarak, görülmeyi kesinlikle hak eden ilginç bir film bu. İki Fransız’ı anlatan ama Amerikalı oyuncuların başrollerinde olduğu ve İngilizçe çekilen film bu “ihanet”ini gerçekçi ve güçlü setleri (bütçe sıkıntısı yüzünden özel setler inşa edilememiş ve var olan mekanlardan yararlanılmış olmasına rağmen ve belki tam da bu sayede) ile affettiren film Scott’ın ifadesi ile söylersek, “Kendi nefretinin mahkûmu olan” bir adam ile “Düellodan onuru nedeni ile kaçamayan” bir diğeri üzerinden “insanın kendi içindeki şiddeti” ele alan bir çalışma. Son bir not olarak, ünlü hard rock grubu Iron Maiden’ın bu filmden esinlenen ve onunla aynı adı taşıyan bir şarkı yaptığını ve burada “onur, ihtişam, zevk ve hayat” için dövüşen düellocuları anlattığını da hatırlatmış olalım.

(“Düellocular”)

American Gangster – Ridley Scott (2007)

“Bu dünyada insan ancak iki şeyden biri olabilir: Ya önemli biridir ya da esamesi bile okunmayan biri”

Uyuşturucu baronu Harlemli bir gangster ve kimliğini bilmeden onun peşine düşen bir polisin hikâyesi.

Marc Jacobson’ın New York dergisinde yayımlanan ve uyuşturucu baronu Frank Lucas’ın (Mayıs 2019’da hayatını kaybetti) yükselişi ve çöküşünü anlatan makalesinden yola çıkan senaryosunu Steven Zaillian’ın yazdığı ve Ridley Scott’ın yönettiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Gerçek iki karakterin gerçek hikâyelerinden yola çıkan film bu gerçekliği -doğal bir şekilde!- Hollywood usulü büken, teknik ustalığı yerinde, kendisini ilgi ile seyretttiren ama öte yandan ne yeterince derinleşebilen ne de yeni bir şeyler söyleyebilen bir çalışma. Başrollerde yer alan Denzel Washington ve Russell Crowe’un oyunlarının, hikâyesinin ve yönetmen Scott’ın sinemasının filmi amaçlanmış görünen epik düzeye taşıyamadığı açık olsa da popüler sinemanın belli bir kaliteyi tutturmuş ve kendisine ayrılan zamanı eğlenceli kılan örneklerinden biri bu çalışma.

Hollywood’un daha önce defalarca karşımıza getirdiği ve kötü bir adam ile peşindeki bir polisin hikâyesini anlatan filmlerden biri bu. Diğerlerinden en önemli farkı ise iki baş karakterinin filmin nerede ise son yirmi dakikasına kadar hiçbir ikili sahnelerinin olmaması ve ondan önce de sadece tek bir sahnede birinin ötekini uzaktan gözetlemesi dışında birlikte görüntülenmemeleri. Hikâyenin gerçekliğine uygun olan bu durumu -bunun dışında film gerçekte olan biteni çok da takmayıp başka şeyler anlatıyor pek çok sahnede ama yine de- takdir etmek gerekiyor. Ne var ki bu tercih filmin bir başka tercihi ile çelişiyor: Bir epik hikâye olma hedefi. İki güçlü karakter ve onları canlandıran iki güçlü oyuncunun bir araya geldiğinde yaratacağı çatışmadan uzak kalıyor film ve hep yeterince güçlü olmadığını hissediyorsunuz anlattığı hikâyenin büyüklüğüne rağmen. Sonlardaki uzun ikili sahne ve yüzleşme bölümü de bu açığı kapatmaya yetmiyor.

Sert bir sahne ile açılan film bu sertliğini açılıştaki kadar doğrudan olmasa da koruyor genellikle ve bunun önemli bir kaynağı da hikâyenin kendisi oluyor. Devam eden Vietnam savaşı sırasında oradaki askerleri kullanarak ve aracıları ortadan kaldırarak saf eroin getirten ve bu “iki kat kaliteli malı piyasanın yarı fiyatına” satan gangsterin ve peşindeki polisin macerası uyuşturucu kullananları ve bu alışkanlığın kurbanlarının görüntülerini sık sık karşımıza getirirken epey kan da dökülüyor pek çok sahnesinde. Ayrıca rüşvet başta olmak üzere farklı yozlaşmaların içinde olan bir polis teşkilatını ana temalarından biri yapması da bu sertliğe bir katkı sağlıyor. Özellikle Amerikalılar için ek bir sertlik kaynağı olarak da, Vietnam’da hayatını kaybeden gençlerin tabutlarının uyuşturucu nakli için kullanılıyor olmasını gösterebiliriz ki bu zaten şeytanî bir kötülük olarak niteleyebileceğimiz ticareti daha da ahlâksız kılıyor. Bir sahnede dönemin başkanı Nixon’ın “Ülkenin bir numaralı düşmanı” olarak tanımladığı uyuşturucunun bir gangsteri ortadan kadırmakla çözül(e)meyeceğinin dile getirilmesini ve mafyanın zenginler ve ünlülerle iç içe yaşayışlarını da eklemek gerekiyor filmin “sert ve olumsuz” havasına. Bu sertliğin karşısına koyulan polis (akşam okuluna giderek hukukçu ve savcı oluyor sonradan ve hatta ardından avukatlığa başlayarak, daha önce peşinde olduğu gangsteri müvekkili olarak da kabul ediyor) ise işini iyi yapmaya çalışan, arkadaşlarının aksine rüşvet almayan ve yasa dışı işlere bulaşmayan bir adam. Onun bu dürüstlüğü teşkilat içinde kendisine karşı tepkilere neden olduğu gibi, bir olay sırasında el koydukları parayı herkesin aksini beklemesi ve bunu normal de görmesine rağmen devlete teslim etmesi de işini zorlaştırıyor. Bu adamın filmde ve gerçek hayatta, yüzlerce ve belki binlerce insanın hayatına mal olan uyuşturucunun ticaretini yapan, insan öldüren ve öldürten bir adamla sonradan samimi olması ve hatta -filmde gösterilmese de- çocuğunun vaftiz babası olmasını ise görmemezlikten gelmemiz gerekiyor!

Gerçek hikâyedeki savcılardan birinin “%1 gerçek, %99 Hollywood” olarak nitelediği ve her ikisi de prensipleri olan ve bu prensiplere sonuna kadar bağlı iki adamı anlatan filmde Marc Streitenfeld’in başarılı ve hikâyenin geçtiği dönemin (1960’lı ve 70’li yıllar) ruhuna çok uygun orijinal müziklerinin yanında çok zengin müzik seçimi de dikkat çekiyor. Russell Crowe’un bir parça sıradan bir performans gösterdiği filmde Denzel Washington öne çıkıyor ama o da bazı kritik sahnelerde (Örneğin “Karımı da vuracaklardı!” sahnesinde hayli zorlama bir oyunculuk gösterisi var) aksıyor açıkçası ve her iki oyuncunun bu performansları filmin bir epik olamamasının bir diğer nedeni olmuş gibi görünüyor. Polisin ekip arkadaşı rolündeki Josh Brolin’in performansının bu iki oyuncudan daha fazla dikkat çektiği filmde aksayan başka unsurlar da var: Hikâyede neden yer aldığını anlamadığımız ve zaten pek gerçek de olmayan bir “bozulan yuva” problemi zorlama bir dramatik öge gibi görünürken, uzun uzun tanıtılan “kahramanımızın ekip arkadaşları” daha sonra hayli silik çiziliyorlar bu tanıtımla ters bir şekilde. Bir yandan Harlem’le de ilgili bir film olmasına rağmen bölgenin sosyolojisi ve halkın suç dünyası ile iç içe yaşamasının nedenleri ile ilgilenme gereği duymamasını da senaryonun önemli bir eksikliği olarak görmemiz gerekiyor.

Gerçek bir hikâye anlatmasına rağmen bir türlü yeterince orijinal görünmeyi başaramayan film, Scott’ın teknik becerisinin öne çıktığı sahnelerle (sonlardaki baskın sahnesi gibi) bir suç filmi olarak kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor genel olarak. Klasik iyi ve kötü çatışmasının ötesine geçmesini ve polis kuvvetlerindeki yozlaşmayı net bir şekilde ve altını çizerek (ve hatta neredeyse hikâyenin tek saf kötü kahramanları olarak göstererek) sergilemesini de filmin artıları arasına ekleyebiliriz rahatlıkla.

(“Amerikan Gangsteri”)