Gladiator – Ridley Scott (2000)

Gladiator“Adım Maximus Decimus Meridius, Kuzey Orduları’nın komutanı, Felix Lejyonu’nun Generali ve gerçek imparator Marcus Aurelius’un sadık hizmetkârı. Öldürülen bir çocuğun babası, öldürülen bir kadının kocası. Ve intikamımı alacağım, bu hayatta veya sonrakinde”

Kudretli bir Roma generaliyken, yeni imparatorun gazabına uğrayan, ailesi öldürülen ve gladyatör olan bir adamın intikam hikâyesi.

On iki dalda Oscar’a aday olan ve aralarında En İyi Film’in de olduğu beşini kazanan bir film. David Franzoni’nin orijinal hikâyesinden yola çıkarak, senaryosunu Franzoni, John Logan ve William Nicholson’un yazdığı filmi yöneten isim Ridley Scott olmuş. Hayli zengin bir kadro ve büyük bir bütçe ile çekilen film başroldeki Russell Crowe’un Oscar kazanan “görkemli” oyunu ile özetlenebilecek bir çalışma aslında: Büyük ama bir parça boş bir film bu ve hikâyesinin nerede ise yarısı bu tür filmlerde sıkça gördüklerimizi tekrarlayan ve içerik olarak vasat sahnelerle dolu. Şiddeti ve kanı bolca kullanan, teknik açıdan çok başarılı, bütçesinin hakkını veren görkemli savaş ve gladyatör dövüşleri sahnelerine sahip bir “eğlencelik” olarak ilgiyi hak ediyor kuşkusuz ama sinema değerleri açısından vasat olduğu da bir gerçek.

Russell Crowe filmin en büyük kozlarından biri kuşkusuz ve o da bunu hak ettiğini gösteren bir performans sunuyor baştan sona ve oyunculuğunun fiziksel yanını hikâyenin de gerektirdiği şekilde öne çıkararak filmi sürüklüyor. Çekimler boyunca birkaç kemiğini kıran oyuncu filmin zengin oyuncu kadrosunun da desteği ile bu aksiyon filminin tüm gereklerini karşılıyor ve yönetmen Ridley Scott da aksiyon türünün gerektirdiği teknik ustalığa fazlası ile sahip olduğundan bu açıdan herhangi bir sıkıntı yaşamıyor film. Çekimler tamamlanmadan ölen ve filmin ithaf edildiği Oliver Reed’den Joaquin Phoenix’e Richard Harris’ten Oliver Jacobi’ye ve David Hemmings’e genç ve yaşlı oyuncuları bu tarihî aksiyon filminde bir arada görebilmek hoş bir durum kuşkusuz ve Phoenix’in tutkulu, diğerlerinin de olgun diye nitelenebilecek oyunculukları filmi zenginleştiriyor. Tüm bu ünlü isimleri karşımıza getiren ve Roma İmparatorluğu’nun tarihinden bir kesiti anlatmaya soyunan bir Hollywood filmi olarak tarihi bolca ve acımasızca değiştiriyor ve çarpıtıyor elbette karşımıza gelen eser ve üstelik -kimileri ortaya çıkan senaryodan rahatsız oldukları için isimlerini filmden çeken- onca tarih danışmanının -doğal olarak- engel olamadığı bir şekilde. Gerçek kişiliklerin arasına, üstelik başrolde, bir gerçek olmayan karakter koymak anlaşılabilir bir şey olabilir sinema ticareti açısından ama gerçek kişiliklerin başlarına gelenleri tamamı ile çarpıtmak affedilir bir şey değil kesinlikle. İmparator Aurelius’un doğal nedenlerle gerçekleşen ölümünü cinayete çevirmekle başlayan ve sayıları epey çokca olan bu çarpıtmalar senaryoya “heyecan” katıyor ve Phoenix’in genç imparator karakterinin “şiddetle arzu edilen ama hiç karşılanmayan, baba tarafından takdir edilme isteği” üzerinden psikolojik okumalara da (ensest bir aşkı da eklemeliyiz buna) yol açarak ilginç bir öğe yaratıyor ama tüm bu değişiklikleri -gerçekte bir suikast sonucu öldürülen Commodus’u arenada kahramanımızın karşısına çıkartarak kaderini belirlemek gibi diğer pek çoğu ile birlikte- sinemanın zorunlu kıldığı bir durum olarak değil, tarih ile dalga geçmek diye tanımlamakta bir yanlışlık yok kesinlikle.

Açılış sahnesinden başlayarak epik havada bir “büyük” film ile karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz ve yakışıklı, karizmatik, güçlü, cesur, sevecen, esprili ve askerleri tarafından sevilen ve sayılan generalin yönettiği savaşın görüntüleri de eğleneceğimizin garanti olduğunu söylüyor bize. Görkemli dövüş sahneleri, kopan organlar, fışkıran kan ile film bize “eğlence”sinden kaçamayacağımızı açık açık söylüyor. Scott’ın tartışılmaz teknik becerisi tüm o efektlerle birlikte ortaya karşı konulamaz bir eğlencelik koyuyor, senaryosunun -belki de geniş kitlelerin hiç umursamayacağı bilinen- vasatlığına rağmen. Oysa hikâyenin özellikle bizimki gibi siyasî tarihleri için olan ülkeler için hayli önemli ve burada üzerinde yeterince durulmayan bir yanı var: İmparatorluk taraftarları ile Cumhuriyet taraftarları arasında bir mücadele var burada ve ölen imparator Roma’yı tekrar bir cumhuriyet yapmayı planlarken yerine geçen oğlu senatoyu ortadan kaldırıp tüm yetkiyi kendisinde toplamak istiyor. Babasının, senato görevi devralmaya hazır olana kadar General Maximus’un (ordunun bir başka deyişle) görevi üstlenmesini istemesi karşısında “darbe”yi önlemek için senatörleri ortadan kaldıran imparatora halktan “hırsız” diye bağrılması, “bir diktatörlüğü diğerine mi değişeceğiz” gibi cümleler vs. epey çağrışımlara yol açıyor elbette bugün seyrederken.

Şiddeti açıkça kullanan hatta sömüren, zaman zaman bir reklâm filmi estetiğini tercih eden, kimi klişelerden kaçınamayan, Oscar’a aday olan görkemli müziği ile dikkat çeken film içine trajik bir duygusal hikâye de katılmış aksiyon meraklıları için çok tatmin edici şüphesiz. Ne var ki daha fazlasını bekleyenler için sıradan denebilecek bir yapıt bu ve Hollywood’un o “hoş ama boş” filmlerinden, ama onların gösterişli olanlarından, bir diğeri sadece. Seyredip, üzerinde pek durmadan eğlenmek için görülmeye değer yine de.

(“Gladyatör”)

Body of Lies – Ridley Scott (2008)

body of lies“İnternette kafamın kesilmesinin görüntülerinin yayınlanmasını istemiyorum. Bir şey olursa, vur beni!”

Orta Doğulu İslâmcı bir terör örgütünün peşine düşen bir CIA ajanının hikâyesi.

David Ignatius’un aynı isimli romanından William Monahan tarafından uyarlanan ve Ridley Scott’ın yönettiği bir Amerikan – İngiliz ortak yapımı. Başrollerdeki Leonardo DiCaprio ve Russel Crowe’a Mark Strong’un zaman zaman onların önüne geçen bir performansla eşilk ettiği film, Hollywood’un Orta Doğu cangılına göz attığı ve aksiyon ile düşünceleri birlikte götürmeye çalıştığı türden bir çalışma. Bu iki hedeften ilkinin nispeten tutturulduğu film, düşünsel alanda ise epey bir yalpalıyor. Sadece Fas ve ABD’de çekilmiş olsa da pekçok ülkeyi dolaşan hikâye eğreti duran romantizminin yanısıra büyük bir bölümünde kahramanını tam anlamı ile doyurucu bir heyecanın parçası yapamamak gibi bir soruna da sahip. Yine de Scott’ın profesyonel anlatımı, güçlü oyuncuların varlığı ve Orta Doğu sorununun ne denli karmaşık ve bir o kadar da çözülemez olduğunu göstermesi ile ilgiyi hak eden bir film bu.

Film W. H. Auden’ın İkinci Dünya Savaşı’nın ilk günlerinde, savaşın çıkışı üzerine yazdığı “September 1, 1939” adlı şiirinden bir bölümle açılıyor: “Ben ve herkes bilir / Okulda çocukların öğrendiğini / Kendisine kötülük yapılanların / Kötülükle karşılık verdiğini”. Orta Doğulu “İslâmcı teröristler”le 11 Eylül 2001’de kendileri hedef alınana kadar pek ilgili görünmeyen Amerikan halkının bu örgütlere olan korkulu merakını gidermeye yönelik çalışmalardan biri olarak görebileceğimiz bu Ridley Scott filmi açılıştaki sözler ve hemen girişteki kısa bir işkence sahnesi dışında şimdinin kötülerine zamanında yapılmış kötülüklere pek değinmemeyi tercih ediyor açıkçası. Öyle ki intihar bombacılarının, kafa kesenlerin, masum insanları hiç gözünü kırpmadan yok edenlerin nereden çıkıp geldiğini keşfetmeyi tamamı ile seyirciye bırakıyor hikâye ve aksiyonu da içine alan çok başka kanallarda akmayı tercih ediyor.

Senaryoya kaynak olan romanın yazarı ABD’li gazeteci ve yazar David Ignatius Washington Post’un editörlerinden biri ve bizim için ayrı bir “önem”i var. 2009 yılında Davos’taki meşhur “one minute” olayının gerçekleştiği oturumun moderatörlüğünü yapan kişiydi Ignatius. İşte bu gazetecinin romanından uyarlanan film açılıştaki iddialı girişin aksine farklı bir yönde ilerliyor daha sonra. Orta Doğu’nun bir cangıl olduğunu, Batı uygarlığını yok etmeye kararlı teröristlerle dolu olduğunu ve karşılıklı anlayışın ve sevginin olayları çözeceğini söylüyor bize kaba bir özetle. Kahramanımızın film boyunca takındığı “hümanist” tavır ve sondaki kararı da filmin bu naif yaklaşımının örnekleri oluyor sadece. Öyle ki film sahada çalışan CIA ajanları ile merkezdekiler arasındaki gerilime (böylelikle DiCaprio ve Crowe arasındaki ikili sahnelere, daha doğrusu diyaloglara daha çok yer verme fırsatı da elde ediyor film kurnaz bir şekilde) asıl hikâyesinden daha çok yer veriyor. Batı’nın sistemini, siyasi politikalarını ve emperyalizmin kendisini hedefine koymayan bir filmden daha fazlasını beklemek de naiflik olur zaten. Elbette hikâyemiz Batı’ya küçük eleştirilerini yapıyor ama övgüden de geri kalmıyor. Örneğin Ürdün istihbarat şefinin “Siz Amerikalılar, gizililiği beceremezsiniz çünkü demokrasi ile yönetiliyorsunuz” iddiası filmin hikâyesi tarafından doğrulanır gibi olsa da, filmdeki bir unsur demokrasi ile gizlilik arasındaki “ters ilişki”yi pek de doğrulamıyor açıkçası. Hikâyede birkaç kez adı geçen NSA film boyunca istihbarat bilgilerinin kaynağı olan kurum olarak yer alıyor filmde ama bugün Amerikan hükümetince vatan haini ilan edilen ve Rusya’da sığınmacı olarak yaşayan Edward Snowden’ın sızdırdığı belgeler NSA’nın küresel çapta nasıl bir bilgi toplama, gözetleme vs. kurumu olarak çalıştığını, ABD’nin diğer ülke hükümetlerini nasıl gizlice dinlediğini, internet üzerindeki bilgi akışlarının tümünü nasıl kontrolü altında tuttuğunu, kısacası NSA aracılığı ile Amerikan hükümetinin her birimizi bir “Big Brother” olarak nasıl gözetim altında tuttuğunu ortaya koymuştu. Snowden bu belgeleri 2013’te sızdırdı, yani filmden beş yıl sonra. Dolayısı ile filmi NSA örgütünü, bu bilgiye rağmen masum gösterdiği için eleştirmek mümkün değil elbette, ama sonuçta filmin “doğrucu” bir konuma yerleştirdiğinin doğası gereği masum olması mümkün olmayan bir kurum olduğunu belirtmek gerek.

CIA’nin merkezinden Orta Doğu’daki her bir sokağın, bu sokaktaki bireylerin vs. adeta televizyondan seyeder gibi gözlendiği filmde Leonardo DiCaprio’nun bağlı olduğu CIA ile çatışmasında işini sorgulayan ajan filmlerinde daha önce defalarca gördüklerimize yeni bir şey eklenmiyor ve bu sahneleri kurtaran daha çok DiCaprio’nun varlığı oluyor. Ne var ki Ürdün’deki bir İranlı hemşire ile arasındaki romantizm başta olmak üzere film onu bir türlü seyircinin tam anlamı ile özdeşleşebileceği bir karaktere büründüremiyor ve akıbeti hakkında doyurucu bir ilgi yaratamıyor hikâye. Onun hikâye sonundaki tercihi de dahil olmak üzere Orta Doğu’ya bakışı bir parça naif bir hümanizm içerse de ve bu sempatisinin kaynağının ne olduğu anlaşılamasa da, yine de hikâyenin tutumunu olumlu karşılamak gerek. Buna karşılık film Hollywood’dan bekleneni de yapıyor elbette. Örneğin Ürdünlü istihbaratçı Batılı kadınlarla beraber olmayı tercih ederken, Ürdünlü mimar da Rus kadınlara düşkünlüğü ile anılıyor. Halbuki kahramanımız “beyaz bir Amerikalı” olmasına rağmen Doğulu bir kadının aşkına kapılıyor ve muhatabının elini bile tutamadığı bu masum aşk dışında hiçbir ilişki peşinde koşmayan birisi olarak gösteriliyor seyirciye. Tuzağa düşürdüğü Ürdünlü mimarı canı pahasına kurtarmaya çalışan kahramanımıza karşılık, Ürdün istihbaratının mimarı kolayca temizleyivermesi de Batı’nın profesyonel hümanizmine karşılık, Doğu’nun acımasız profesyonelliğinin örneği oluyor sanırım. Ajanımızın amiri rolündeki ve Russel Crowe’un canlandırdığı karakter ise oyuncuya 22 kilo almak zorunda kalmak dışında pek bir yük getirmemiş görünüyor onca sahnesine rağmen. Günün yirmi dört saatinde kulağında kulaklıkla CIA’nın operasyonlarını yöneten karakterin bu denli yüzeysel çizilmiş olması hayli ilginç film adına.

İncirlik üssünde geçen sahnede bina üzerinde Arapça yazı olması ve sahte bir patlama için kullanılan cesetlerin Türk’ten çok Araplar’a benzemesi gibi garipliklerin olduğu filmin politika alanındaki yüzeyselliğini gösteren ve hayli sıradan bir “şeyh ile yüzleşen Amerikalı ajan” gibi sahnelerinin Scott’ın ustalığına yakışmadığını da belirtmek gerekiyor ama başta Hollanda’daki patlama anı olmak üzere aksiyon sahnelerinin ustaca çekildiğini ve hikâyesinin Orta Doğu’ya anlayışlı bakan görüntüsü ile çelişen kimi çatışma sahnelerindeki fışkıran kan görüntülerinin ustalıklı olduğunu da eklemek gerekiyor. Özet olarak, arzu ettiği kadar heyacan yaratamıyor olsa da eli yüzü düzgün anlatımı ile ilgi gösterilebilir statüsünde bir Hollywood örneği var karşımızda ve üstelik Mark Strong’un usta performansı gibi tek başına ilgi çekecek bir cazibe kaynağına da sahip. Filmin Amerikalılar’ın karıştığı işkenceyi karanlık ve flu bir sahne ile gösterirken, Ürdünlüler’in ve teröristlerin yaptığı işkenceleri epey net göstermesi ise kötü bir kurnazlık oyunu olarak yerini alıyor sinema tarihinde.

(“Yalanlar Üstüne”)