All the King’s Men – Robert Rossen (1949)

“Herkesin aleyhine kullanılabilecek bir şeyi vardır. İnsan rahme günahla düşer ve ahlâksız doğar. Daima bir şey vardır”

Bir adamın yozlaşmış politikacıları eleştirerek girdiği politikada yükselişi ve eleştirdiklerine benzemesinin hikâyesi.

Tüm sinema kariyeri boyunca çoğunun senaryosunu da kendisinin yazdığı toplam on film yöneten ve başarılı senaristliği ile de tanınan Robert Rossen’dan başarılı bir politik dram. ABD’li yazar Robert Penn Warren’ın Pulitzer ödüllü romanından uyarlanan film 1950 yılında aralarında en iyi filmin de olduğu üç Oscar ödülü kazanmıştı. Temiz bir dille anlatılan ve özellikle başroldeki Broderick Crawford’un oyunculuğu ile dikkat çeken film kimi Hollywood filmlerinin aksine düzenin temel sorunlarını görmezden gelip tüm kusurları birey(ler)in üzerine yüklemiyor ve düzenin doğası gereği bu bireyleri kendisinin yarattığını gösteriyor.

Bu filmdeki rolü ile pek çok ödül kazanan Broderick Crawford’un tam bir oyunculuk şovu yaptığı filmde oyuncu pek çok sahneyi kendi başına sürküleyip götürüyor. Başlardaki dürüst insanı ve o insanın iktidarın kokusunu aldıkça dönüştüğü kişiyi adeta iki ayrı oyuncu imiş gibi inanılmaz bir çarpıcılık ile canlandırıyor. Yardımcısı rolündeki Mercedes McCambridge de ilk sinema deneyiminde kendisine ayak uyduruyor ve sert ama bir yanda da tutkuları olan kadın rolünde Crawford ile birlikte filmin öne çıkan isimlerinden biri oluyor. Haksızlıklara karşı çıkmak ve halk için savaşmak düsturu ile yola çıkan bir adamın “amacıma faydası varsa, şeytanla bile anlaşırım” prensibini nasıl benimser hale geldiğini aslında pek de şaşırmadan izliyorsunuz ama bunun nedeni filmin bu değişimi anlatmakta yetersiz kalması değil günümüz dünyası için bunun hiç de şaşırtıcı olmaması. Dünya üzerindeki başka hangi meslek sahibinin insanın içindeki en kötücül duygulardan biri olan iktidar duygusunu bu kadar rahatça dışarı çıkarmasına izin verir ki? İktidarın o tatlı kokusunu alan bir insanın bu gücü bırakın artırmayı korumak için bile yapamayacağı şey olmasa gerek. Gerçi filmin senaryosunun yine de yeterince işleyemediği bir iki konunun olduğunu belirtmek gerek. Her ne kadar doğal (!) olsa da kahramanımızın değişimi bir parça ani oluyor ve örneğin Crawford’un yakın plan bir yüz çekimindeki bakışı, oyuncunun bu sahnedeki başarısına rağmen, bu değişimi anlatmaya yetmiyor. Benzer bir biçimde politikacının yardımcılığına geçen gazeteciyi yine hayli başarılı bir biçimde canlandıran John Ireland’ın karakteri ile uyuşmayan bir tavra sahip bir adamın yanında neden bu derece uzun sürede kaldığı da ikna edici bir biçimde aktarılamıyor seyirciye. Son bir eleştiri olarak da filmin beklenmedik ve ani bitişini, özellikle de gazetecinin hikâye devam ediyor izlenimi yaratan sözlerinin hemen ardından olmasını bunun, yadırgatıcı bulmamanın mümkün olmadığını söylemeli.

İş yapan, halkı yanına çekecek popülist politikalar takip eden ama bir yandan da tüm güç kaynaklarını ve medya dahil araçlarını kendi elinde toplayan ve boyutu ne olursa olsun tüm muhalif unsurları yok etme kararlılığındaki bir poltikacı bize kimi fazlası ile yakın pek çok ismi çağrıştırıyor olsa gerek. Kimi yerlerde stadlara, üniversitelere isimleri verilir bu politikacıların, kimi yerlerde ise bu filmde de olduğu gibi otoyollara. Kimi robdöşambrların önüne işletir isimlerinin baş harflerini, kimi çoraplarına. Ve işte filmdeki gazetecinin kimliğinde olduğu gibi her devirde ve her yerde iktidar sahibini haklı bulmak ve yanında olmak için kendine gerekçeler bulabilen ve gücün/proje üretenin yanında olmayı tercih eden insanlar olacaktır. Bunlara bir de adına halk veya çoğunluk denen kalabalığın nasıl kolayca bir yerden bir yere sürüklenebileceğini ekleyin ve elbette iktidarın sadece sahibini değil yönetileni de büyüleyebileceğini. Filmimiz tüm bunları akıllı bir kurgu, temiz bir sinema dili ile anlatıyor ve 1949 yapımı bir film olmasına rağmen ve örneğin 2006’daki zengin kadrolu tekrar çevrimi ile kıyaslandığında ne kadar modern duruyor. Üstelik bir klasiğin tadını da taşıyan bir modernlik bu.

Siyah beyaz görüntülerinin de çok şey kattığı bir film bu. Seçilen kamera açıları çoğunlukla klasik bir sinema dilinin uzantısı ama bir yandan da zaman zaman dozunda tutulmuş bir farklılığın takipçisi oluyor ve böylece hem güvenli hem yaratıcı bir atmosfer oluşturuyor film için. Hollywood’un klasiklerinden ama söyleyecek bir şeyleri de olanlarından. Görmeli.

(“Kralın Bütün Adamları” – “Saltanat Hırsı”)

Alexander the Great – Robert Rossen (1956)

alexanderthegreat

“Sadece kralın adı değişir”

 

Robert Rossen’ın yazdığı, yapımcılığını üstlendiği ve yönettiği bir epik. Makedon kralının tüm hayatının biraz fazla klasik, biraz fazla biyografik bir özeti.

 

Makedon/Yunan tartışmasını bir kenara bırakıp, batının doğuyu ele geçirmesi diye de görebiliriz bu hikâyeyi. 31 yaşındaki Richard Burton’ın İskender’in 16 yaşından 33 yaşında ölene kadarki halini canlandırmasını, sarı peruğun Burton üzerinde oldukça yapay bir görüntü vermesi gibi problemleri bir kenara koysak da yine de filmde aksayan pek çok nokta var.

 

Bir epik olarak ve bu nedenle de “doğal olarak” sinemaskop formatında çekilen film, ne yazık ki savaş sahnelerinde rol alan onca figürana rağmen bir türlü o epik duygusunu veremiyor. Filmin diğer zayıf yanlarını belki de dengeleyebilecek bu alanda da başarısız olması iyice zayıflatmış gücünü. Savaş sahneleri görkemli değil, sanki gizli bir el hem savaş sahnelerinde hem de diğer bazı yerlerde hoyrat bir şekilde kurgulamış filmi; sahneler kesik kesik ve sürekli bir yarım kalmışlık duygusu yaratıyor.

 

Belki fazla düz bir anlatım göstermesi, filmin ele almaya çalıştığı karakter ve olay analizlerini de olumsuz yönde etkilemiş. İskender’in baba kompleksi, Tanrılaşmaya çalışması ve elbette tüm krallıklarda olduğu gibi saray entrikaları herhangi bir sürpriz yaratmadan beliriyor perdede ve düşünülenden daha öteye gitmiyor. Yine beklendiği gibi filmin kötü kadınının bir Fransıza (Danielle Darrieux) oynatılması ve bu Fransızlığın jenerikte özellikle belirtilmesi de tipik bir Hollywood pratiği.

 

Burton’ın oyununun zaman zaman filmin diğer oyuncularından geride kalması ve müziğin sıklıkla klişe ifadesinin de ötesine geçen kullanım şekli filmin diğer eksileri. Yönetmen Rossen çok az film çekmiş ama bu kısa filmografisinde “Body and Soul”, “Hustler” ve “All the King’s Men” gibi çok parlak örneklerin yer aldığı bir isim. Bu filminde, saydığım bu diğer filmelerin bence oldukça gerisinde kalmış.

 

Yine de unutulmaması gereken ve elbette filmin de lehine olan bir şey var; filmin Hollywood’un elinden çıkması. Ne olursa olsun Amerikalılar en sıradanı bile cazip kılmayı bilirler ve bu filmi de her şeyi bir kenara koyup ve belki de “bir parça kısa olsaydı daha iyi olurdu” diyerek rahatça seyredebilirsiniz.

 

Bu film hayatıma üçüncü Roxane karakterini de sokmuş oldu. Önce Edmond Rostand’ın Cyrano de Bergerac oyununda Bergerac’ın aşık olduğu kuzeni, sonra The Police grubunun şarkısında bir hayat kadını ve şimdi de Pers kralı Darius’un kızı.

(“Büyük İskender”)