Katırcılar – Şerif Gören (1987)

“Namusunu bile temizleyememiş adamdan ne fayda gelir?”

Hazırladığı bir haber dizisi için yöreye gelen bir kadın gazeteci, kaçakçılıkla geçinen üç adam ve onların peşindeki jandarmaların hikâyesi.

Senaryosunu Fuat Çelik’in öyküsünden yola çıkarak Hüseyin Kuzu ve Eyüp Halit Türkyazıcı’nın yazdığı, Şerif Gören’in yönettiği bir film. Zorlu koşullar altında çekilen ve bir “Doğu öyküsü”nü iyi niyetli bir şekilde anlatması ile önemli olan film, ciddi problemleri olsa da ilgiyi hak eden bir çalışma. Büyük bir kısmı sekiz kişinin kar ve tipi altında kasabadan şehire yaptığı yolculukta geçen hikâye karakterlerin hemen tümüne zaman ayırması ve onları bir sadece bir tip olmaktan çıkarmayı başarması ile dikkat çekerken, aynı hikâyenin başka alanlarda önemli problemleri mevcut. Dert edindiği konuları veya daha açık olarak söylersek mesajlarını kabalıktan uzak bir dil ile aktaran film sinemamızın 1980’li yıllardaki kayda değer çalışmalarından biri olarak görülmeyi hak ediyor.

Hikâyenin bir formülden yola çıkılarak oluşturulduğu açık ve karakterlerin hikâye boyunca geçirdiği değişimler de filmin mesajına yönelik olarak oluşturulmuş. Buna rağmen filmin bir propaganda filmi olmaktan uzak kalabilmiş olması bir başarı olarak kabul edilmeli. Bir gazeteci (bir “sivil” bir başka ifade ile söylersek), dört asker ve üç kaçakçının karlı dağlarda yaptıkları yolculuk zorunlu olarak bir araya gelen bu insanların birbirlerini tanımalarını ve anlamalarını sağlarken, hikâye bu “sembolik” karakterler üzerinden Türkiye’nin “doğu sorunu”na göndermelerde bulunuyor sürekli olarak. Erlerden İzmirli ve Diyarbakırlı olanların birbirleri ile sürekli olarak -esprili bir şekilde de olsa- çatışması ama içlerinden birinin trajik bir şekilde ölümü ile yaşanan duygusal an veya askerlerin başındaki komutanın kaçakçılara hep önyargı ile yaklaşması ama içlerinden birinin komutanı rahatsız eden davranışlarına da yansıyan kişisel problemini öğrenince hissettikleri gibi seçimler filmin ülkede barış adına yapılması gerekenler için durmayı seçtiği tarafın iki göstergesi sadece. Evet, bir bakıma hayli sembolik tüm bu karakterler ve hikâyenin akışı da öyle ama Şerif Gören’in filmi sinema dili olarak özel bir çekicilik içermese de tüm bunları kaba mesajların peşine düşmeden karşımıza getiriyor.

Bora Ayanoğlu’nun fazlası ile syntesizer havalı olması ve gereksiz bir yoğunlukta kullanımı ile dikkat çeken ama zaman zaman hikâyeye destek de sağlayan müziği ve Erdal Kahraman’ın karlı dağların çekiciliğini başarı ile kullanan görüntülerinin önemli olduğu film, çay ve türün kaçakçılığı yapan üç adamın bir ihbar sonucu jandarmalar tarafından yakalanmasını ve o sırada bir haber dizisi için yörede olan bir kadının da eşlik ettiği bir yolculukla şehire götürülmelerini anlatıyor bize. Bunu anlatırken de film, kimi klişelerden ustalca sıyrılırken kimilerinin de tuzağına düşüyor hikâyesi ile. Kadın gazetecinin (Ayşegül Aldinç belki aksamadan ama vasatın da üzerine pek çıkamadan canlandırıyor bu karakteri) ortalama bir filmde kaçakçılardan birine (elbette Kadir İnanır’ın canlandırdığına) aşık olmasını beklersiniz ama film bu yola hiç başvurmuyor bile ve zorlama bir aşk yaratmıyor bu zorlu yolculukta. Buna karşılık bu kadın karakterle ilgili ciddi bir sorun da var aynı zamanda: Hikâyeden bu karakteri tamamen çıkarsanız hiçbir şey eksilmeyeceği gibi aksine film daha derli toplu bir hale gelirmiş gibi görünüyor ve onun odağında olduğu kimi anlamsız sahneler de atılabilirmiş böylece. Örneğin ilçenin ileri gelenlerinin (kaymakam, PTT müdürü, müteahhit vs.) kadının onuruna verdikleri akşam yemeğinde gösterilenlerin (masadaki tüm erkeklerin kadını sözleri veya bakışları ile taciz etmesi gibi) filmin hikâyesi ile hiçbir ilgisi yok ve adeta sadece Aldinç’in varlığı nedeni ile çekilmiş gibi duruyor bu sahne. Gazeteci karakterinin bir “tanık” olarak kullanılmasını hedefledi ise hikâye, açıkçası bu da pek başarılamamış ne yazık ki.

Başrol oyuncusu Kadir İnanır, 2013 yılında (filmden 26 yıl sonra) katıldığı Londra Türk Film Festivali’nde bu filmin gösterimi öncesinde, 2011’de Roboski’de kaçakçıların bombalanarak katledilmesini hatırlatarak şunları söylemiş: “Biz bu filmi 1986 yılında yaparken, katırcıların hikâyelerini anlatırken bir gün onların bombalarla yok olacağını hiç düşünmemiştik.” Bugün Kürt sorununda 2013’ten daha geriye gittiğimizi de hatırlayınca, 1987 gibi PKK eylemlerinin henüz yeni olduğu için ayrıca gündemde olduğu bir dönemde çekilen bu hikâye bugün de çekilebilir mi diye de düşünmek gerekiyor sanırım. Dolayısı ile filmin tüm sinemasal değerleri bir yana, sadece bu açıdan bile bir önemi var. Hikâyenin gerçekçilik alanındakiler de dahil olmak üzere kimi problemleri (filme iyi bir görsellik sağlasa da o kötü hava koşullarında yola çıkılması ve üstelik kadın gazetcinin de yolculuğa eşlik etmesine izin verilmesi, gazetecinin yolda karşılaştığı kimi karakterlere (sığındıkları bir evdeki kadın gibi) gazeteci refleksi ile hiç yaklaşmaması, Evet/Hayır oyunu esprisinin fazlaca tekrarlanması, gazetecinin ağzından duyduğumuz “gazetede yoksam evdeyim, evde de yoksam cemiyetteyim” gibi anlamsız kimi sözler) zayıflatıyor filmi kuşkusuz ve her ne kadar asla kabalaşmasa da semboller kimi zaman göze batıyor ama yine de filmi görmeye engel olmamalı bu durum. Üzerinden otuz yıl geçtikten sonra bu hikâyenin hemen hemen aynı şekilde anlatılabilecek olması ve durumun sadece daha da olumsuz biçimde değişmiş olması ise üzerinde uzun uzun düşünmemiz gereken bir acı gerçek.

Share

Derviş Bey – Şerif Gören (1978)

“Biz başımızda bey isteriz, buna alışmışız. Bey olmadı mı, biz şaşırırız, dağılırız, gittiğimiz yeri bilmeyiz. Bey, kavgalarımızda hükümdür; hastalıkta, felakette elleri sırtımızdadır, eksik olmasın”

İki aşiret arasındaki kırk yıllık toprak kavgasını geleneklerin zorladığının dışında bir yolla çözmeye çalışan bir Bey’in hikâyesi.

Safa Önal’ın senaryosundan Şerif Gören’in çektiği bir film. Feodal yapı ve bunun neden olduklarını samimi bir dil ile anlatmaya çalışan, kimi zaman mesajını fazla doğrudan vermek telaşına düşse de en azından bir derdi olması ile dikkat çeken, bir yandan Yeşilçam’ın bazı klişelerini bünyesinde barındırırken öte yandan bu klişelerden sıyrılma çabası içinde olduğu içinde görülen, epey bir kusuruna rağmen ilgiyi hak eden bir çalışma bu. Arzuladığı epik havanın uzağında kalsa da, Safa Önal’ın kaleminden çıktığı açık kimi diyalogları, Cahit Berkay’ın müziği ve Hüseyin Özşahin’in -zaman zaman büründüğü anlamsız kartpostal görüntülerine rağmen- görüntüleri ile de ilgiyi çekebilir bu film.

Tıpkı Kadir İnanır ve Melike Zobu ikilisinden yeni bir İnanır – Türkân Şoray ikilisi çıkmayacağı gibi filmin kendisi de İnanır ve Şoray’ın epik filmlerine erişemiyor ama yine de barındırdığı benzer öğeler ile ilgi çekmeyi başarıyor. Feodal düzene ve onun geleneklerine şiddetli bir karşı çıkışı olan ve anlaşmazlıkların çözümünde şiddetin (ve “kendi adaletini kendin sağla” kuralının) yerine sevgiyi ve uzlaşmayı koyan hikâye temel olarak başarılı, her ne kadar kimi inandırıcılık problemlerine sahip olsa da ve Yeşilçam’ın klişelerinden nasiplense de. Özgürlüklerini değil başlarındaki beyin korumasını tercih eden, filmde ifade edildiği hâli ile söylersek “ilgilenilmemiş ve geri bırakılmış” ve üzerinde yaşadıkları ve beylerinin adına karın tokluğuna çalıştıkları topraklarda bir mal mumalesi gören köylüleri gündeme getiren hikâye gerek bu değinmeleri gerekse -kimi slogana dönüşen- söylemleri ile bir politik içerik taşıyor 70’lerin Türkiye’sinin havasına uygun olarak. Beylerinin kendisine bağışlamak istediği toprağı ret eden ve yine filmdeki bir cümleden yola çıkarak söylersek “başlarında çoban olmadan yaşamaya henüz hazır görünmeyen” köylüler veya beylerden birinin yüzüne haykırılan “düzenlerinin sonunun geldiği” cümlesi Safa Önal’ın kaleminden çıkmış olsa da kuşkusuz Şerif Gören’in bu ve benzeri öğelerde bir payı olsa gerek. Sonuçta Önal’ın gelenek karşıtı senaryoları var ama bu denli doğrudan politik göndermeler onun tarzı değil pek.

Hikâyenin önemli yanlarından biri kahramanına işin o kadar da kolay olmadığını, yüzyıllara dayalı bir düzenin bir sözle, bir kararla değişmesinin pek de mümkün olmadığını göstermesi. İnanır’ın canlandırdığı Derviş Bey’in şiddetle ret ettiği beylik koltuğuna oturmak zorunda kalmasının sembolü olarak gösterilebileceği bu durum, genel olarak toplumsal bir dönüşümün (“devrim”in) peşine düşenlerin karşılaştığı ikilemi de işaret ediyor bize. Adına savaşılan halkın “henüz bilinçli olmadığı için” bu savaşı istemiyor oluşu gerçek hayatta filmdeki gibi bir çözüme pek ulaştırılamıyor elbette ama açıkçası filmi burada kolaya kaçmadığı için kutlamak gerek. Bunun gibi dertleri olan bir filmin, kendisine samimiyetle bağlı onca köylüsü olan bir beyin cenazesinde neden bunlardan hiçbirinin olmadığını, kahramanımızın babasını öldürdüğünü/öldürttüğünü kendisi dahil herkesin bildiği bir adamın kızına neden ilk görüşte gülümseyerek baktığını veya bir genç kızın o muhafazakâr ortamda nasıl iç çamaşırları ile rahatça yüzdüğünü açıklayabilecek bir konumu yok ne yazık ki. Bunların ilkinin nedeni muhtemelen çekim koşulları; ikincisi Kadir İnanır’ın Türkân Şoraylı filmlerden aşina olduğumuz kırılgan ve etkileyici gülümsemesini burada tekrarlama isteğinden kaynaklanıyor olsa gerek; sonuncusu ise edepli de olsa bir erotizme göz kırpmak hedefi ile eklenmiş filme belli ki.

Kadir İnanır’ın parlak bir performans göstermese de aksamadan oynadığı filmde en sağlam oyunu Erol Taş veriyor; bunda çok sık oynadığı bir karakteri tekrarlıyor olmanın verdiği rahatlığın da payı var kuşkusuz. Aliye Rona’nın bir kez daha ağıtlar düzen, intikam peşinde ve geleneklerin temsilcisi bir kadını oynamak durumunda kaldığı filmde, iki baş kadın oyuncu Melike Zobu ve Ahu Tuğba ise bolca aksıyorlar. Henüz on beş yaşındayken oynadığı bu ilk sinema filminde Melike Zobu (hadi yaşının küçüklüğünü ve hikâyeye uygunsuzluğunu “yörenin gerçekleri” nedeni ile görmezden gelelim) vücut dilinde epey acemi bir görüntü veriyor. Özellikle filmdeki ilk sahnesinde hayli dikkat çeken bu problemi Ahu Tuğba da aynen tekrarlıyor. Başkaları tarafından seslendirilmiş olsa da her iki oyuncunun peltek konuştuğunu hissediyorsunuz ve sıkı bir oyunculuğun olmazsa olmazı doğallığı bulamıyorsunuz performanslarında.

Hüseyin Özşahin’in genel olarak başarılı olan görüntülerinin adeta arasına sıkıştırılmış gibi görünen “kartpostal” kareleri veya sahnenin içeriğine uymayan (beylerini çekiştiren iki adam sahnesinde olduğu gibi) tercih edilen “epik” kareler herhalde Gören’in de payının olduğu bir problem olarak dikkat çekiyor. Kadir İnanır’ın kimi şık kıyafetleri (özellikle de yakasında tülden kırmızı bir gülün olduğu ceketi) veya Melike Zobu’nun folklor oyuncusunu hatırlatan bazı giysileri, filmin kostümlerinde de bir problem olduğunu gösteriyor. Bunlara filmin yaratıcılarının Ahu Tuğba ile ne yapacaklarını tam bilememiş olmasını da eklemek gerekiyor. Oyuncuyu bir yandan hayli farklı bir karakterde kullanmışlar ki Ahu Tuğba’yı çağrıştıran klişelerin bir kısmından uzak kalarak takdiri hak etmişler; ne var ki öte yandan onu, büründürdükleri karaktere hiç yakışmayan kimi diyaloglara da mahkum etmişler. Örneğin onca aklı başında sözünden sonra onu “neden aircondition yok” sorusunu soracak kadar “aptal ve seksi kadın” rolüne sokmak veya en aptalının bile yapmayacağı bir şekilde uygunsuz bir yerde bikini ile güneşlenmesini sağlamak (ellerinde Ahu Tuğba olunca, onu soymak dürtüsünden kurtulamamışlar anlaşılan) nasıl izah edilmeli bilimiyorum ama filmin tüm iyi niyetine zarar vermiş bu seçimler.

Konuşmasız anları, yakın plan yüz çekimleri ve karakterlerinin duygu dolu bakışları istenen epik havayı her zaman yaratamamış olsa da, filmi bu çabası için takdir etmekte bir sakınca yok. Beylerden birinin onurunun kırılması ve başını önüne eğmesine yol açan mahcubiyeti gibi Türkiye sinemasında pek alışık olmadığımız ilginç öğeleri de olan film, sinemamızın dikkate değer, ciddi kimi kusurlarına rağem en azından bir kez görülmeyi hak eden çalışmalarından biri, özet olarak.

Share