Piano Piano Bacaksız – Tunç Başaran (1991)

“Sevgisiz hiçbir şeyin asla yaşayamayacağı bir dünya içinde var olmak ne mutluluktu!”

1940’lı yılların başında İstanbul’da eski ve büyük bir konağın odalarında kiracı olarak yaşayan yoksul insanların bir çocuğun gözünden anlatılan hikâyesi.

Kemal Demirel’in “Evimizin İnsanları” adlı anı kitabından uyarlanan bir film. Senaryosunu Kemal Demirel, Tunç Başaran ve Ümit Ünal’ın yazdığı filmin yönetmenliği Tunç Başaran üstlenmiş. Hikâyenin gözünden anlatıldığı çocuğun yetişkin halinin anlatıcı rolünü üstlendiği hikâyede Müşfik Kenter’in sesinden duyduklarımız ve gördüklerimiz yoksul ama dayanışma ile ayakta durmayı başarabilen bir grup insanı tanıtıyor bize. Zengin bir oyuncu kadrosunun yer aldığı film önemli eksiklikleri olsa da, 1990’lı yılların başında zor bir durumda olan Türkiye sinemasının eli yüzü düzgün çalışmalarından biri olarak ilgiyi hak ediyor. Çocuğu canlandıran Emin Sivas’ın performansının önemli kozlarından biri olduğu film, bir anı kitabının “hikâyesizliği”nin sıkıntıları yeterince giderilemese de, hissettirmeyi başardığı dayanışma ruhu ile önemli bir çalışma.

Film Yunus Emre’nin bir dörtlük ile açılıyor: (Jenerikte yazıldığı hali ile)“Gelin tanışık edelim / İşin kolayını tutalım / Sevelim sevilelim / Bu dünya kimseye kalmaz”. Eski bir konağın odalarında kalan yoksul kiracıların bir komün hayatı olarak tarif edebileceğimiz yaşamlarını sevimli bir çocuğun gözünden anlatan film gerçekten de Yunus Emre’nin şiirine uygun bir şekilde sevgiyi ve dayanışmayı yüceltiyor tüm hikâyesi boyunca. İyi niyetli ama sinemasal açıdan pek de önemsiz olmayan problemleri olan film çocuğun anlatıcı olarak sesinin de yarattığı nostaljisi ve eski “zor ama güzel” günlerin özlemi ile de ilgi çekebilir. “Geriye dönüp bakıyorum da, biz elli yıl önce açtık ama açlığımızı adam gibi yaşıyorduk, mutluyduk” cümlesinin de bir özeti olabileceği gibi tüm yoksulluklarına rağmen yaşamlarına bir mutluluk duygusu da katabilen insanları getiriyor karşımıza film. İkinci Dünya Savaşı yıllarındayız; geceleri hava saldırılarına karşı karartma uygulamasının yapıldığı, ekmeğin karneye bağlanacağının konuşulduğu bir dönem bu. Zaten zor günlerden geçen bir ülkede yoksullukları ile daha da zorlaşan yaşamları var bu insanların. Birbirleri ile sıkı bir dayanışma içindeler ve konağın ortak bahçesinin ve tuvaletinin de desteklediği bir ortak yaşamı sürüyorlar.

Senaryonun kaynak kitabın anı formatını bir film hikâyesine yeterince dönüştürememiş olması filmin en temel sıkıntısı; böyle olunca da, final hariç, film bir karakter sergisi havasında ilerliyor çoğunlukla. Teknik sorunları da var senaryonun: Açılış sahnesinde çocuğun -büyümüş halinin- sesinden duyduğumuz “Küçükken ne zaman canım sıkılsa gözlerimi kapar, “Geçti işte, geçti. Şimdi gözlerimi açacağım ve hepsi bitmiş olacak” derdim. Gerçi benim çocukluğumda geçmesini istediğim zamanlar çok olmadı ama o gece nedense vakit geçmek bilmiyordu” sözlerinin hemen ardından o gece bir şey olmasını bekliyorsunuz ama olan şeyin önemini hemen hiç hissettiremiyor film ve bu sözler de boşa düşüyor örneğin. Babanın öfke ile bıçakladığı kuş tüyü yataktan havaya fırlayan tüylerle yaratılan düşsel (veya bir yere bağlan(a)mayan kuyudaki ışığın da desteklediği gibi masalsı) hava da filmin geneli içinde düşünüldüğünde ayrıksı bir fantezi gibi duruyor. Bir lastik çizme sahibi olmayı hayal eden ve bunun umudu ile bile mutlu olabilen çocuğun çalıştığı yazlık sinemanın potansiyelini de kullanmıyor senaryo ve onun arkadaşlarına bir filmi canlandırdığı ve zorlama görünen sahne dışında hiçbir ilişki kurmuyor sinema ile.

Film adını dayısının çocuğa söylediği “Piano piano, bacaksız” (“Yavaş yavaş”) sözlerinden alıyor. Tüm hayali İtalya’da yaşamak olan ve konaktaki herkesin hayatını az da olsa değiştirmeye çalışan bu adamı canlandıran Rutkay Aziz’in -özellikle tüm konak halkına başarısını anlattığı sahnede rahatsız eden bir şekilde- bir parça tiyatro havasında oynadığı filmin karakterlerini yargılamaması ve bu yoksul insanları idealize etmemesi önemli. Pazarda küçük hırsızlıklar yapan (“Biz namuslu hırsızız; iki taneden birini çalarız”), dayının yasadışı planına toplu halde destek veren ve dertlerini birbirleri ile açık yüreklilikle paylaşan bu yoksul insanlar üzerinden ne zorlama bir isyankârlığa ne de bir yoksulluk güzellemesine başvurması filmin sahici görünmesini sağlamış ki hikâyenin önemli kozlarından biri bu. İlerledikçe havasına girdiğiniz film, bir hikâye beklentinizi düşürerek seyretmeniz gereken ve nostalji ile sarılı bir anılar dizisinin havasına kendinizi bırakmanız gereken bir çalışma.

Caz müzisyeni Can Kozlu’nun bir film müziği olarak başarı olan çalışması filme ne dönem ne de içerik olarak uygun düşüyor ve özellikle hikâyenin sıcaklığına hayli zıt bir yerde duruyor ilginç ve rahatsız edici bir şekilde. Hitler’in Fransa’ya girmek üzere olduğu dönemde geçen ve bu faşist liderin temsil ettiğinin tam karşıtı bir yönde duran bir çocuğun masumiyet ve umut ile örülü dünyasını anlatan film kendisine yakışan naif havası ile de ilgiyi hak ediyor. Set tasarımları ve kostümlerdeki başarısı da takdiri hak eden film Kemal Demirel’in şu satırlarını sinema perdesine taşıması ile de önem taşıyor: “İnsanın yoksulu, hele çocuksa bir de benim gibi; barıştan yanadır, umuttan yana”.

Share

Abuzer Kadayıf – Tunç Başaran (2000)

abuzer-kadayif“Atasözü, tekerleme çok kullanacaksan. Halk böyle konuşanı çok seviy, biliin mi? Hee, araya din iman lâfları da sıkıştır; iyi gider”

Sokak çocukları için gerçekleştirmeyi planladığı bir projeye para bulmak üzere arabesk şarkıcı kimliğine bürünen bir üniversite hocasının hikâyesi.

Kandemir Konduk’un senaryosu ve Tunç Başaran’ın yönetmenliği ile bir popüler kültür eleştirisi; bir başka ifade ile söylersek popüler kültürü simge olarak kullanarak toplumun kültürel, siyasal ve sosyal açıdan yozlaşmasının hikâyesi. Metin Akpınar’ın, karakterinin birbirine taban tabana zıt iki kişiliğini ustalıkla olarak oynadığı film komedi ile dramı -her zaman olmasa da- dengeleyebilmesi ve bir derdi olan hikâyesi ile ilgiyi hak ediyor. Hikâyeyi daha yalın kılacak ve bunun sonucu olarak filmin derdini daha iyi ve daha üst düzeyde anlatacak sadeleştirmelere ihtiyacı olduğu görünen çalışma, Türkiye’nin geçirdiği değişimler ve nereye doğru gittiği konusundaki tartışmalara ilişkin pek yeni bir şey söylemiyor aslında ve senaryo da kimi zamanlar fazla doğrudan iletiyor mesajını açıkçası. Yine de gündeme taşıdıkları ile önemli bir çalışma bu.

Bir sosyoloji profesörü olduğunu düşündürten derslerinde öğrencilerine anlattıklarını ve tezlerini adeta toplum üzerinde deneyen bir karakter Metin Akpınar’ın canlandırdığı üniversite hocası. Arabesk/fantezi türünde şarklılar söyleyerek büyük bir yıldız olan adamın iki farklı hayatı üzerinden toplumdaki halk ve entelektüel çatışmasına göndermede bulunan hikâye, -bir parça fazla uzatılmış olsa da- sonlardaki “aynada kendisi ile yüzleşme” sahnesinde bu çatışmayı daha görünür kılıyor ve pek de umut vaat etmeyen bir gelecek öngörüyor toplum için. Talat Bulut’un çok başarılı bir biçimde canlandırdığı ve nerede ise Metin Akpınar kadar öne çıktığı menajer karakterinin yönlendirmeleri ile yaratılan bir yıldız kahramanımız. Zenginlik içinde yaşarken yoksulluk edebiyatı yapan, ahlâktan söz ederken ahlâksızlıkların peşinde koşan, o konularla hiç ilgisi olmadığı halde din, iman ve Allah sözlerini dilinden düşürmeyen bu adam kuşkusuz sadece bu hikâyedeki gibi şarkıcıları değil, toplumun “popüler tüm kahramanlar”ını da temsil ediyor. Hikâye boyunca adamın şarkıcı kişiliğindeyken söylediklerinin, yaptıklarının tümünü popüler olmuş herhangi bir siyasetçide de aynen görmek mümkün örneğin. Dolayısı ile filmin toplumdaki yozlaşmaların sadece kültürel olanını değil, her alandaki dejenere eğilimlerin derdini taşıdığını söyleyebiliriz rahatlıkla. Evet, tüm toplumlar için geçerlidir kolay/yüzeysel/basit olanın kaliteli olanın önüne geçmesi ama bizde dozu hızla artan bir şekilde gerçeğimiz haline dönüşmüş bir resim bu ve finalin de vurguladığı gibi aksi bir yönde gelişim için herhangi bir işaret yok ortada. Kandemir Konduk’un çeşitli problemleri olan senaryosunun sanattan siyasete ve medyaya pek çok farklı alandaki yozlaşmayı sergiler ve mafya gibi unsurları da gündeme getirirken -çoğu tanıdık gelse de- etkili değinmelere sahip olduğunu söylemek mümkün. Dile getirdiği sorunun gerçek nedenleri ve çözümleri konusunda fazla derinlikli değil ne var ki bu senaryo ve kimi klişelere de kendisini teslim etmiş görünüyor. “Halka doğrunun, güzelinin, iyinin gösterilmiyor olması” tek nedeni olamaz kuşkusuz gittikçe artan bu düzeysizliğin.

Senaryonun birkaç problemi var ve bunlardan biri de klişe tiplemeler: Örneğin eşcinsel yardımcı ve roman çalgıcılar konuşmaları ve vücut dilleri ile kaba bir güldürüden kopyalanmış gibi duruyorlar. Bunun yanında, senaryonun kimi bölümleri rahatlıkla atılabilir, hatta atılmalıyımış gibi görünüyor. Örneğin film çekme sahnesi tamamı ile gereksiz ve üstelik de komik olmadığı için temponun düşmesine neden oluyor. Bu sahne muhtemelen, popüler olanın yeteneğinden bağımsız olarak istediği her alanda rahatlıkla top oynatabildiğini göstermek için eklenmiş hikâyeye ama filme herhangi bir katkısı olmamış. Gösterime girdiği sıralarda baş karakterin İbrahim Tatlıses’ten esinlendiği iddia edilmişti ki açıkçası karakterin tüm özellikleri de bunu işaret ediyor. Onun da yönetmenlik geçmişi olduğunu düşününce bu sahnenin belki buna da bir gönderme olduğu söylenebilir ama yine de sahnenin anlamsızlığını açıklamıyor bu durum. Senaryonun karakterin akla getireceği her şeyi barındırmaya çalışması filmin gereksiz yükler taşımasına ve bir süre sonra tekrara düşmesine de neden olmuş ki bu da zayıflatıyor hikâyeyi.

Kahramanımızın kendisine yeni bir kimlik edinmsi için gerekçe olarak gösterilen, sokak çocukları ile ilgili hikâye pek inandırıcı değil açıkçası ve bunun yerine örneğin bir “sosyal deneme” çok daha ikna edici olabilirdi. Bu nedenle filmin geneli içinde sokak çocukları da bir yama gibi duruyor çoğunlukla. Filmin bu ikna edicilik sorununda en büyük yardım kaynağı ise Akpınar ve Bulut’un oyunculukları. Akpınar şarkıcı olarak göründüğü sahnelerde çok inandırıcı ve Zeki Alasya – Metin Akpınar filmlerinde gösterdiği oyunculuğu tekrarlıyor olmasına rağmen karakterini eğlenceli kılabiliyor. Sanatçının asıl başarısı profesör olarak göründüğü sahnelerdeki performansı: Sade bir oyunculukla onlarca kez tekrarladığı mimiklerini bir kenara koyuyor ve sıkı bir karakter oyuncusu tadında bir gösteri sunuyor bize. Onun bu sadeliğine Talat Bulut da eşlik ediyor ve abartmaya çok müsait bir rolde -günümüzün sulu yerli komedilerinde defalarca olduğunun aksine- yalın performansı ile karakterini hayli sağlam bir şekilde çiziyor.

Özkan Turgay’ın bestelediği ve sözlerini Kandemir Konduk’un yazdığı şarkıları (özellikle filmle birlikte popüler olan “Çak O zaman” şarkısı sadece melodisi ile değil, sözleri ile de dikkat çekiyor) Metin Akpınar kendisi seslendiriyor başarılı bir şekilde ama keşke zaman zaman ortaya çıkan senkronizasyon problemine bir çözüm bulunsaymış. Gerek bu şarkı gerekse hikâyenin tümü üzerinden düzeysizliğin/cahilliğin/kabalığın iktidar olduğu bir toplumu anlatmaya soyunan film ne yazık ki bugün düzeyi daha da artmış olan bu yozlaşma için herhangi bir umut vaat etmiyor seyircisine; bunu filme bir eleştiri olarak değil bir gerçekçi saptama olarak kabul etmek gerekiyor. Tunç Başaran’ın minzanseni genel olarak doğru görünürken bir biçimsel tercihinin aksadığını söylemek gerek: Talat Bulut’un karakterinin bir iki sahnede seyirciye hitap ederek konuşması filmin genel üslubu içinde sırıtıyor çünkü film seyirci ile bu tür bir “iletişim”e sadece bu bir iki sahnede giriyor ve sonuç da sırıtan bir deneme oluyor sadece.

Share