Trash – Stephen Daldry (2014)

trash“Hayır, o yakında oturuyor. Uzakta oturan biziz!”

Çöpten satabilecekleri bir şey ararken buldukları cüzdanın peşine polis de düşünce başları derde giren üç çocuğun hikâyesi.

Stephen Daldry’in yönettiği (ve Christian Duurvoort’un “co-director” olarak çalıştığı) bir Brezilya – İngiltere ortak yapımı. Andy Mulligan’ın aynı adlı romanından uyarlanan filmin senaryosunu yazan Richard Curtis romanda adı belirtilmeyen ülkeyi Brezilya olarak belirlemiş ve hayatlarını büyük bir çöp toplama alanında satabilecekleri bir şey arayarak geçiren üç çocuğun hikâyesini getirmiş karşımıza. Hızlı bir kurgu, dinamik bir anlatım, sergilenen yoksulluk manzaraları, yozlaşmanın egemen olduğu bir ülkeden manzaralar ve üç genç oyuncunun başarılı performansları filme çekicilik katıyorlar kesinlikle ve ilgi ile izleniyor film. Ne var ki finalinin de altını çizdiği gibi gereğinden fazla yumuşak/tatlı bir havası var filmin ve pek çok eleştirmenin de vurguladığı gibi bu bakımdan “Slumdog Millionaire – Milyoner” ile benzerlikler taşıyor. Filmin popüler sinemanın karakteristik özelliklerinden pek ayrılmaması da çok olumlu bir puan değil ama yine de filmin biraz zorlama da olsa “devrimci” bir havadan esintiler getirmesi, devletin organlarının çürümüşlüğünü ve iktidarın gücünü korumak için gidebileceği nokta için bir sınır olmadığını çekinmeden göstermesi ve aksiyon ile gereğinden fazla karışmış olsa da trajik hayatları karşımıza getirmesi ile ilgiyi hak ettiğini söyleyebiliriz rahatlıkla.

Çalınan yüklü miktarda para, içinde çok önemli bilgilerin olduğu bir defter ve tüm bunlara giden yolu açan bir cüzdan. Film bu cüzdanı tesadüfen bulan bir çocuk ve iki arkadaşının önce içindeki paranın sevincini yaşamasını ama sonra tüm bir polis örgütünün peşine düşmesi nedeni ile cüzdanın taşıdığı sırrı “doğru olduğuna inandıkları için” çözmeye karar vermeleri sonucu başlarına gelenleri anlatıyor bize. Bir politikacının kirli işleridir bu sırlar ve sadece onun değil ülkenin pek çok kurumunun da başını yakacak türden bilgilerin ele geçmemesi için tüm polis örgütü ayağa kalkar adeta. Film bunları anlatırken iki sıkıntı yaşıyor temel olarak: Asıl olarak -onlar için sert öğeleri olsa da- çocukluktan gençliğe yeni geçenler için yazılmış bir romanı yetişkinler için bir filme dönüştürme çabasının yarattığı zorluklar ve konunun sosyal ve politik önemini zaman zaman aksiyonun gölgesinde bırakmak. Bu iki sıkıntı filmi üç çocuğun bir parça sert macerası konumuna sokuyor zaman zaman ki bu da filmi zayıflatıyor elbette. Romanın yazarı Mulligan’ın gönüllü olarak çalıştığı ve aralarında Brezilya’nın da bulunduğu ülkelerde tanık olduğu yoksulluk ve trajedilerin, ve sokaklardaki sert hayatının izlerinin sindiği filmin bu kusurlarına karşılık çekici yönleri de var elbette.

Çöp boşaltma alanından bölge insanlarının yaşam mekanlarına, Rio de Janerio’nun çatılarından hapishaneye tüm setler üç çocuğun yaşadığı zorlu hayatın ne anlama geldiğini bize hiç yumuşatmadan gösteriyor ki çok doğru bir seçim olmuş bu filme kattığı gerçekçilik duygusu nedeni ile (sıkıntı, bu mekanlarda çocuklar bir maceranın içinden geçerken müziklerle, hızlı kurgu vs. ile hikâyenin gençler için bir macera filmine dönüşerek yumuşaması zaman zaman). Bu trajik hayatları gösterirken bize yönetmen Daldry, üçü de ilk kez bir sinema filminde rol alan oyuncularını da gerçekten başarı ile kullanıyor. Rickson Tevez (Raphael rolünde), Eduardo Luis (Gardo) ve Gabriel Weinstein (Jun-Jun) kendi hayatlarını oynar kadar rahatlar ve filmin fiziksel beceri isteyen sahnelerinde de dramatik anlarında olduğu kadar başarılı olarak kesinlikle göz dolduruyorlar. Daldry daha sonra ne olduğunu anlayacağımız sahnelerde bu üç oyuncuyu zaman zaman doğrudan kameraya/seyirciye doğru konuşturarak da akıllıca bir iş yapmış. Üç oyuncunun bu sahnelerdeki doğallığı ve samimiyeti bize de geçiyor ve hikâyeyi çekici kılmaya yardımcı oluyor. Film bu üç karakteri ne yazık ki her zaman doğru bir sahnenin içine yerleştirememiş görünüyor, çoğunlukla da senaryodan kaynaklanan nedenlerle. Örneğin politikacının evindeki bir çalışanın çocuklara hikâyenin başında neler olduğunu anlatmasındaki rahatlık sadece “aynı sınıf”a mensup olmaları ile açıklanabilecek bir durum değil ve senaryo açısından da kolaya kaçmak gibi görünüyor. Yine bu üç çocuğun bir şifreyi çözebilmek için ihtiyaç duydukları İncil’i para karşılığı satın alma planlarındaki her aşamanın aksaması ve buradan filmin mizaha da kayması -her ne kadar iyi çekilmiş ve oynanmış bir sahne olsa da- işte filme o gereksiz yumuşaklık katan sahnelerden birine dönüşüyor sonuçta.

Finaldeki “servetin paylaşılması” görüntüleri, “İnsanlar sokaklara döküldüğü gün, inanın bana, bizi kimse durduramaz” cümlesi ve üç çocuğun sıkılı yumruklarını havaya kaldırdığı sahne filme bir “devrim” havası katmıyor değil açıkçası ve çocuklardan biri de “kendi küçük devrimlerini” yapmaktan söz ederek bu havanın altını çiziyor. Martin Sheen ve Rooney Mara’nın canlandırdıkları rahip ve gönüllü karakterleri mesaj verme kaygısının uzantıları gibi durduklarından filme bir şey katmazken, bir çocuğa şiddet kullanıldığı sahnede müziğin kullanım şekli de filmin kendisini aksiyona gereğinden fazla teslim ettiğinin anlarından biri olarak dikkat çekiyor. Keşke tüm bunları ticarî havadan uzaklaşıp anlatsaymış film ve tüm o yoksulluk zaman zaman bir aksiyona eşlik eden şıklığa dönüşmeseymiş demek gerekiyor burada. Yine de ilgiyi hak eden ve modern dünyanın yoksulları ile egemen sistemlerin nasıl tam zıt yönde durduklarını göstermesi ile dikkat çeken bir film bu.

(“Umut Kırıntıları” – “Trash:A Esperança Vem do Lixo”)

(Visited 25 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.