“Tanrı’nın yaptığını yeterince kez yaparsan, Tanrı gibi olursun”
İki ailenin tüm üyelerini vahşi bir şekilde öldüren katilin peşine düşen FBI’ın yardıma çağırdığı ve geçirdiği bir travma yüzünden örgütten ayrılmış eski bir ajanın hikâyesi.
Thomas Harris’in 1981 tarihli romanı “Red Dragon”dan (Kızıl Ejder) uyarladığı senaryosunu yazan Michael Mann’ın yönetmenliğini de yaptığı bir ABD filmi. Bu romandan uyarlanan iki filmden ilki olan yapıt, vizyona girdiğinde gişe geliri bütçesinin altında kalarak ticari açıdan başarısız olan ama sonradan bazı sinemaseverler için kült niteliği kazanan bir çalışma. Burada öykünün ana karakteri olmasa da, Hannibal Lecktor’un sinema seyircisinin karşısına ilk kez çıktığı film, psikolojik gerilim ve polisiye türündeki öyküsü ve Dante Spinotti imzalı görüntüleri ile dikkat çekiyor öncelikle. Mann’ın yönetmenlikte gösterdiği başarısını senaryoda gösteremediği film zaman zaman Hollywood klişelerine yaslanmaktan da geri kalmıyor. Yine de gerilimi yerinde, görsel gücü ile kendisini izlettirmeyi başaran bir film bu.
Will Graham (William Petersen) işinde yaşadığı bir travma yüzünden emekliye ayrılmış eski bir FBI ajanıdır. Oğlu ve eşi (Kim Greist) ile sakin bir hayat yaşadığı, deniz kenarındaki evine gelen eski patronu Jack Crawford (Dennis Farina) iki aileyi yok eden ve eylemlerini dolunay zamanında gerçekleştiren bir seri katili (Tom Noonan) yakalayabilmek için onun zekâsına ve yeteneklerine ihtiyaç duyduklarını söyler ve sadece bu iş için göreve dönmeye ikna eder Graham’i. Genç ajan katili yakalamak için, onun hangi motivasyonlarla hareket ettiğini ve nasıl düşündüğünü anlaması gerektiğine inanmaktadır ve bunun için de kendi geçmişinde önemli bir rolü olan, hapisteki Hannibal Lecktor’la da (Brian Cox) görüşerek işe girişir. Bundan sonrası zamana karşı yarış şeklinde ilerleyecek ve Graham kendi travması ile tekrar yüzleşmek durumunda kalırken, mücadelesi kişisel bir boyut da kazanacaktır geçmişinde olduğu gibi.
Amerikalı yazar Thomas Harris Hannibal Lecktor (Lecter) karakterini dört ayrı romanda çıkardı okuyucunun karşısına. Bunların ilki olan ve 1981’de yayımlanan “Red Dragon” (Kızıl Ejder) bugüne kadar iki kez uyarlandı sinemaya. Michael Mann’ın kendi senaryosundan çektiği bunların ilki oldu. Harris’in 1988’de yazdığı kitaptan uyarlanan ve onunla aynı ismi taşıyan, Jonathan Demme’in Ted Tally’nin senaryosundan çektiği, 1991 tarihli “The Silence of the Lambs” (Kuzuların Sessizliği) filminin kazandığı ticari ve eleştirel başarı Lecter karakterini tekrar gündeme yerleştirince, “Red Dragon” 2002 yılında, yine Ted Tally’nin senaryosu ve Brett Ratner’in yönetmenliği ile tekrar taşındı beyaz perdeye. Lecter’ın sinema yaşamı bu üç filmle sınırlı değil: Harris’in 1999 tarihli romanı “Hannibal” David Mamet ve Steven Zaillian’ın senaryosu ile Ridley Scott tarafından 2001’de, 2006 tarihli ve diğer üç romandaki olayların öncesini anlatan “Hannibal Rising” ise Harris’in kendi yazdığı senaryo ve Peter Webber’in yönetmenliği ile 2007’de hayat buldu sinemada. Romanlarda Lecter olan ismin, ilk uyarlamada neden Lecktor olarak değiştirildiği resmi olarak açıklanmadığı için farklı teoriler üretildi ve örneğin “k” harfinin fonetik olarak daha sert bir tonlamaya sahip olmasını gerekçe olarak öne sürenler oldu.
Thomas Mann’ın filmi görsel başarısı ve Lecktor karakterinin sinemadaki doğuşunu anlatması açısından ilgiyi hak eden bir yapıt öncelikle. Dante Spinotti’nin görüntü yönetmenliği çalışmasıyla bu görsel başarının ana mimarlarından biri yönetmen Mann ile birlikte. Başlarda Graham ve Crawford arasındaki, deniz kenarında geçen ikna konuşmasını izlediğimiz sahne örneğin, “kartpostal güzelliği”nin arkasında imalar içeren bir seçimin sonucu. Görüntü Graham’in yaşamındaki sessizliği ve huzuru anlatırken, aslında onun böyle bir yaşamı özellikle seçtiğini ve bu seçimin arkasında yatan bir şeyler olduğunu ima ediyor. Bu konuşma sahnesinde Graham ile Crawford’un birbirlerinden bir konuşmada normalde olmayacak kadar uzak oturmaları ve öykünün finalinin aynı noktada olması da, Mann’in hikâyesini anlatırken hemen hep görsel unsurlar üzerinden düşündüğünü gösteriyor. Karakterlerin birbirlerine olan mesafelerin veya bulundukları konumların yükseklik farklarının görsel anlatımın unsuru olarak kullanılması, hikâye boyunca sık sık çıkıyor karşımıza. Aralarında Graham’in Lecktor ile görüşmesinden sonra binadan kaçarak uzaklaştığı sahnedeki geometrik tasarım da olmak üzere, pek çok örneği var görsel tercihlerdeki çarpıcılığın.
Seri katil cinayetlerini dolunay gecelerinde işlediği için 25 günde çözülmesi gereken bir davaya, geçmişindeki travmadan sonra çekildiği emeklilik hayatını bırakarak katılan Graham karakteri kesinlikle filmin ilginç unsurlarından biri. Aslında her ne kadar kalıcı olan, sonraki romanlar ve filmlerle de okuyucunun/seyircinin karşısına çıkmaya devam eden Lecktor olsa da, filmin iki ana karakterinden biri olan (diğeri polisin “Diş perisi” adını taktığı katil) Graham’in çalışma yöntemleri ve katilin eylemlerini analiz etme yetenekleri onun filmin çekici unsurlarından biri olmasını sağlıyor. William Petersen’in oyunculuğu da, açıkçası çok özel bir boyut taşımasa da, aksamadan destekliyor bu çekiciliği. Ne var ki senaryonun Graham karakterini defalarca ve adeta iç sesini bize duyurmak için yüksek sesle düşünürken göstermesi kesinlikle yanlış bir seçim olmuş. Michael Mann bir senarist olarak ya bu eski ajanın içinden geçtiği sürecin görsel karşılığını bulamamış ya da belki de romanda da öyle olan ama bir edebî metinde rahatsız etmeyecek bir anlatım yönteminin etkileyici olabileceğini düşünerek yanılmış görünüyor. Öyle ki, bu yöntemin ilk kez kullanıldığı sahne (Graham’in cinayetlerden birinin işlendiği evin görüntülerini videodan izlediği bölüm) oldukça zorlama ve hatta neredeyse komik duruyor. Senaryonun sıkıntılarından söz açmışken, gazeteci Lounds (Stephen Lang) karakterinden de söz etmek gerekiyor. Romanda nasıldır bilmiyorum ama filmde o derece arsız ve antipatik çizilmiş ki bu gazeteci, başına gelen korkunç şeylere sevinebilirsiniz; bu tek başına pek rahatsız edici olmazdı eğer film sürekli olarak sapık katilin korkunçluğunu öne çıkarmasaydı. Graham ve diğerlerinin gazeteciyi kullanmak için yaptığı oyunun kesinlikle suç olması ama sonuç konusunda herhangi bir rahatsızlık duyduklarının gösterilmemesi de bu gazeteci nefretinin sonucu olsa gerek.
Lecktor burada bir yardımcı karakter daha çok ve “The Silence of the Lambs”teki görkeminden uzak; hem onu o filmden tanıyanları bir parça hayal kırıklığına uğratabilir bu durum hem de Graham’in onunla görüşmesinden neden bu derece etkilendiğini anlamalarını zorlaştırabilir. Senaryonun travmatik geçmişi sadece pek de etkileyici olmayan sözel anlatımlara bırakmasının da bunda payı var elbette; ama yine de “Toz kondurmadığım zekâma methiyeler düzerek ikna edemezsin beni” veya “Beni yakalamayı becerdin çünkü birbirimize çok benziyoruz” gibi sözler veya bazı zekâ oyunları Lecktor’u iz bırakacak bir karaktere dönüştürüyor. Brian Cox’un oyunculuğunun da katkısı ile bu karakter, ikili sahnelerinde Graham karakterini gölgede bırakıyor zaman zaman. Oyunculuklardan söz etmişken, “Diş Perisi”ni canlandıran Tom Noonan’ın da zor bir rolün altından güçlü bir biçimde kalktığını ve sapığın potansiyel kurbanlarından biri olan Reba rolündeki Joan Allen’ın da yer aldığı sahnelerdeki oyun gücü ile dikkatleri çektiğini de söyleyelim.
Film 1980’lerin havasını özellikle müzikleri ile getiriyor karşımıza. Michael Rubini’nin filmin tema müziği olarak tanımlayabileceğimiz çalışması ve The Reds grubunun film için hazırladığı özgün eserlerin yanında, çoğu 1980’lerde aktif olan farklı şarkıcı ve grupların eserleri de (The Prime Movers, Shriekback, Red 7, Iron Butterfly, Klaus Schulze ve Kitarō) bolca kullanılmış filmde ve öyküyü zaman zaman fazla öne çıkarak sürekli desteklemişler. Bir süpermarkette Graham ile oğlu arasındaki ikili sahnede sinemanın en açık marka reklamlarının, hatta birinin adı açıkça telaffuz edilerek, yapıldığı görülen filmde katilin seyirciye ilk göründüğü sahnedeki kamera açısı ve görsel tasarım (özellikle de katilin başının üzerinde adeta süslü ve dev bir taç izlenimi yaratan avize) gibi iyi düşünülmüş pek çok unsur var. Mann’ın senaryonun temposuna uygun ve küçük görsel oyunlarla süslü mizansen anlayışı ve Graham’e modern bir Sherlock Holmes havası veren analitik düşünce yetkinliğini de bunlara ekleyince, sondaki Hollywoodvari görüntüyü de affettiren ve görülmeyi hak eden bir sonuç çıkıyor ortaya. David Lynch’in “fazlasıyla şiddet dolu ve tamamen dejenere” bularak, yönetmenlik teklifini kabul etmediği yapıt, yukarıda da belirtildiği gibi sadece görsel atmosferiyle bile önemli çünkü. Görüntü yönetmeni Dante Spirotti’nin romantik sahnelerde maviyi, gerilimli / rahatsız edici sahnelerdeyse mor ve macenta esintileri taşıyan farklı yeşil tonları kullanarak yarattığı görsel atmosfer ve Graham ile Diş Perisi’nin final karşılaşmasını görüntüleyen kameralarda farklı çekim hızları (saniyede 24 kareden 90 kareye değişen hızlar bunlar) tercihi yapıta çekici bir stilize hava katmış kesinlikle.
(“Tuzak”)
“1996… Dindar ve laik Türkler arasındaki siyasi gerilim had safhaya ulaştı… Dini yurtlar, İslami aşırılığın kaynağı olarak görülüyor ve polis tarafından düzenli olarak basılıyor. Öte yandan okullar, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün aşıladığı laik değerlere sıkı sıkıya bağlı. Bazı çocuklar da, bu ikisinin arasına sıkışıp kalıyor”
“Devasa, korkunç bir canavar! Denizdeki tüm balıkları yedikten sonra karaya çıkıp insanları yemeye başlayacak”
“Yüz yıl önce Afrika uçsuz bucaksız, karanlık ve bilinmeyen bir yerdi. Bu toprakların kana bulanmış yollarında sadece birkaç kâşif ve misyoner, fil dişi avcıları ve kötü şöhretli köle avcıları hayatlarını tehlikeye atıyordu. Büyük ödül; parıldayan fil dişleri ve durmaksızın devam eden kabile savaşlarında bizzat kendi kralları ve şefleri tarafından satılan ya da köle tüccarları tarafından ele geçirilen kan ter içindeki kölelerdi. Aslan ve pars, uçsuz bucaksız yaban sürülerinin ortasında vahşice avlanmaktaydı. Hemcinsini anlama iradesinden yoksun kalan insanoğlu ise hayvanlaştı ve onların yaşam tarzı, kendi yaşam tarzı oldu”