“1996… Dindar ve laik Türkler arasındaki siyasi gerilim had safhaya ulaştı… Dini yurtlar, İslami aşırılığın kaynağı olarak görülüyor ve polis tarafından düzenli olarak basılıyor. Öte yandan okullar, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün aşıladığı laik değerlere sıkı sıkıya bağlı. Bazı çocuklar da, bu ikisinin arasına sıkışıp kalıyor”
Özel bir okula devam eden ama bir cemaate katılan babasının isteği nedeniyle bu dinci örgütün yurdunda yatılı olarak kalan bir oğlanın hikâyesi.
Nehir Tuna’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye – Almanya – Fransa ortak yapımı. Kazandığı ya da aday gösterildiği pek çok ödülün yanında, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Altın Lale’yi alan ve Tuna’nın ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt, Venedik’te ilk veya ikinci filmlerini çeken yönetmenlerin eserlerinin yarıştığı Orizzonti bölümüne seçilmiş, aynı festivalde eleştirmenlerce verilen Bisato d’Oro ödüllerinde de senaryosu ile ödül kazanmıştı. 1996’da geçse de, aslında çok daha önce başlayan ve günümüzde de süren bir hikâyeyi anlatan ve o bağlamda, 2026’daki Türkiye’nin durumu için çok şeyler söyleyen film Tuna’nın zarif, yalın ve güçlü sinema dili ve Florent Herry’nin çekici bir görsel dünya kuran görüntü yönetmenliği ile kesinlikle önemli bir yapıt. Öte yandan senaryodaki kimi tercihler öyküyü politik açıdan çok tartışmalı bir yere yerleştiriyor ki filmin bu tartışmadan hayli yara alarak çıktığını söylemek gerekiyor.
Ahmet (Doğa Karakaş) özel bir koleje giden, 14 yaşındaki bir çocuktur ve bir cemaate katılan varlıklı babasının zorlaması ile bu cemaatin yurdunda yatılı olarak kalmaktadır. 1996’nın sonbaharındayız ve Türkiye 28 Şubat 1997’de gerçekleşecek “postmodern darbe”ye giden yolda ilerlemektedir ve gittikçe artan bir gerilimin içindedir. Bir tarafında Erbakan’ın başkanlığındaki sağcı hükümetin din odaklı icraatları diğer tarafında ise darbeci geleneğini koruyan ordunun bulunduğu bu gerilim, ergenlik sürecinin doğal sorunlarını yaşayan Ahmet’in hayatını daha da zorlaştıracak ve delikanlının annesi (Didem Ellialtı), babası (Tansu Biçer) ve başta yurttaki arkadaşı Hakan (Can Bartu Aslan) olmak üzere yaşıtlarıyla ilişkileri de bu gerilimden payını alacaktır.
Nehir Tuna filmi babasına ithaf etmiş ve kendi yaşam öyküsünden yola çıkmış senaryoyu yazarken birkaç yıl zorunlu olarak kaldığı filmdeki gibi bir yurtta geçirdiği yıllara dayanarak. Kişisel bir boyutu olan bu hikâyeyi belki tam da bu nedenle, öncelikle politik alanda durduğu nokta açısından değerlendirmek zorunlu bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Doğru ve sağlam tespitlerin yanında, 1990’lı yılların sonunda bile tartışmalı olacakken, filmin çekildiği 2023’te “liberal saflık”la açıklanabilecek kolaycı ve yanlış bir yerde duruyor Tuna’nın senaryosu. Bu yazının girişinde yer alan ve öykü başlamadan önce görüntüye gelen cümleler bile Tuna’nın, anlattığıyla anlatır görünmek istediği (ya da anlattığını düşündüğü) arasında önemli bir tutarsızlık olduğunu gösteriyor bize. Evet yurdu denetim için basan askerler, yurt yönetiminin bu denetimler öncesindeki önlemleri (Atatürk fotoğrafları asma, Arapça yazıları ortadan kaldırma vs.), yurdun önünde şeriat karşıtı eylem yapan birkaç kişi vs. var filmde ama öykünün aslında asıl, hatta filme genel olarak baktığımızda tek, odak noktası genç bir oğlan çocuğunun ergenliğinin kaosunu yaşarken kendini bir tarikat yurdunda bulmasının yarattığı sorunlar. Ne var ki Tuna, filmi 20 yıl önce çekse kabul edilebilir ve hatta gerekli olacak iddialarını 2023’teki çalışmasında önümüze koyuyor ve özet bir ifade ile, “Kemalist/laik baskı” ile “dinci baskı”yı eşitliyor yanlış bir şekilde. Bu eşitleme telaşı 2023 yapımı için bir film için ancak ülkemiz liberallerinin “yetmez ama evet”le çok iyi anlatılabilecek saflığının/kötülüğünün sonucu olabilir.
Yukarıda anılan eşitleme telaşı önemli ve, çok fazla sayıda ve kimileri zorlama örnekleri var bunun filmde. Örneğin Ahmet’in gittiği özel kolejdeki tüm sınıf sahneleri sadece ve defalarca İngilizce dersinde geçiyor; bu tercihin nedeninin bir yabancı dil olarak İngilizceye gösterilen teşvik edici yaklaşımın yurttaki Arapça yazılara gösterilmediğini vurgulamak kuşkusuz. Filmin adı da bu bağlamda sorunlu. Türkiye’de dinci örgütler tarafından yönetilen/işletilen ve yatılı kalınan öğrenci mekânları için günlük hayatta “yurt” değil, “tarikat yurdu” ifadesi kullanılır genel olarak. Tuna’nın tercihinin bir belirsizlik yaratarak sanatsal bir tercihte bulunduğu söylenebilir ve bir şekilde yine de mekânı doğru tanımladığı söylenebilir ama bu ismin İngilizce karşılığı olarak seçilen “dormitory” sözcüğünün yabancılar için herhangi bir dinsel çağrışım içermemesi problemi daha açık kılıyor. Ahmet’in, gittiği okuldaki diğer öğrencilerin seküler ailelerden gelmesinin baskını hissetmesini, okul servisinden yurdun önünde inmemesi ve “okuldaki Aczmendi çocuğu duydun mu?” gibi diyaloglarla hissettiriyor ve doğru bir saptamada bulunuyor senaryo ama Ahmet’te kafa karışıklığı yaratan asıl unsurun onun içinden gelenlerle, babasının onu zorladığı yaşam şekli arasındaki çelişkiler olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Böyle olunca da sanki Tuna senaryosunu baştan bu çelişkiler üzerine kurmuş ama sonradan -nedense ya da anlaşılabilir bir şekilde- “katı laiklerle katı dinciler arasındaki”ni de eklemeye karar vermiş gibi görünüyor. Oysa bir delikanlı olarak Ahmet ile cemaatin yaşam biçimi arasındaki çelişki yeterince güçlü ve Türkiye’nin bugünkü durumuna bakıldığında, 2023’te asıl ve tek anlatılması gereken buydu filmde. Odasının duvarlarında Bon Jovi posterleri olan bir oğlanın “Duvarlarda poster olan eve melek girmez” diyen bir babanın dikte ettikleri karşısında yaşadıkları ve hissettikleri çok önemli, özellikle de oğlan ile babası arasında -filmde incelikle anlatılan türden- bir sevgi varsa. Bir babanın dinsel inançları nedeniyle oğluna “Sen benim kefaretimsin, kurtuluşumsun” diyerek onun yaşamını kendi günahlarının kefareti hâline getirmesinin korkunçluğu ortada çünkü. Yurtta eşlik edilen dinsel törenleri okulda okunan Andımız ile veya 10 Kasım törenleri ile eşleştirmek gibi ilk bakışta doğru görünen ama -tekrarlamak pahasına söyleyelim- aslında farklı güçleri benzetme tehlikesi doğuran seçimlerden bolca var filmde ve Tuna’nın, senaryosuna “Anne, kim daha büyük? Atatürk mü Allah mı?” gibi bir cümleyi eklemesi sürekli bir dengeleme gayretinin uzantısı olarak rahatsız edici.
Senaryonun -anlaşılan kaçış sahnesi için gerekçe olabilsin diye eklenen ama gereksiz görünen- define avcılığı gibi tartışmalı unsurlarına karşılık, “herşey sınıfsaldır” sözünü doğrulayan bir sınıf meselesi teması da var ki öyküyü kesinlikle zenginleştiriyor. “Aynı yurtta tıkılıp kalmasak, yüzümüze mi bakarsın sen bizim?” sorusu ile finaline ulaşan bu sınıf sorgulamasına giden yolda, dikkatli gözlerden kaçmayacak, az ama önemli ipuçları veriyor film. Bir örneği çocukların ayakkabıları arasındaki yenilik ve temizlik arasındaki fark olan bu tür ince buluşlar filmin en güçlü yanlarından biri. Buradan cemaat yurtlarının zengin ve fakirin bir arada ve eşit koşullarda olabildikleri bir yer olarak tanımlandığı düşünülebilir ama Ahmet’in babasının hesap sorma gücünün ve finalde aldığı ünvanın ana kaynağının zenginliği olması bu ihtimali siliyor açıkçası. Eğer film bu konuda eleştirilecekse, özel okula sadece zengin çocukları gidebilirken, yurda zengin veya fakir herkesin alınabilmesini göstermesi olmamalı eleştiri nedeni; neden özel okulların var olabildiği bir düzende yaşadığımız ve neden devletin anayasal görevini, layıkıyla yerine getirmeyip, eğitimde tam bir eşitliği sağlayamadığı olmalıydı asıl mesele. Liberal bir bakışa sahip filmden bunu beklemekse anlamsız elbette.
Filmin önemli bir bölümünü siyah-beyaz çekmiş Tuna ve çok doğru bir sahnede renkliye dönmüş, sadece renklenmekle kalmamış ve el kamerasına geçerek kamera açılarını da farklılaştırmış. Özgürlüğün, gençliğin ve kendin olmanın tadının ilk kez alındığı bu sahnenin gücünü ve sahiciliğini artıran bu renklenme çok doğru bir oyun olmuş kesinlikle. Baştaki siyah-beyaz tercihini “Benim o döneme dair anılarımın renksizliği ve karamsarlığı en büyük sebep aslında. O atmosferin gözümde öyle canlanması…” sözleri ile açıklayan Tuna’nın öyküsü birden fazla sahnede eşcinsellik imasında da bulunuyor: bir tuvalet kabininden ayrı ayrı çıkan iki delikanlı, bir yakınlaşmaya dönüşecekken yarıda kesilen bir kavga, çıplak bir erkek heykeli ile hayal edilen sevişme vs. Tüm bu örnekleri zarafatle ve kesin bir yargıda bulunmadan sergiliyor Tuna ve bu eşcinsel yakınlaşmaların kaynağının bir parça da “yurt yaşamı” olabileceği düşüncesini uyandırıyor.
Avi Medina’nın müziklerinin, öykünün gerilimini ve kahramanının trajik çelişkilerini, bazen daha büyük bir öyküye aitmiş gibi hissettirse de, başarıyla yansıttığı filmdeki şarkı seçimleri de anlamlı. Öykünün geçtiği dönemin popüler şarkılarından Burak Kut’un “Heyecanlıyım” ve bizde önce TRT’de sonra özel kanallarda gösterilen “Manuela” adlı pembe dizinin açılış jeneriği görüntülerine eşlik eden ve Julio Iglesias’ın seslendirdiği “Manuela”nın yanında, Nehir Tuna’nın ilginç bir seçimi daha olmuş: İtalyan şarkıcı Nada’nın sesinden dinlediğimiz, 1969 tarihli şarkı “Ma Che Freddo Fa”. Tuna şarkının öykünün geçtiği dönemle hiç ilgisi olmadığını ama kendisini “çocukluğuna götüren bir tarafı” olduğunu ve sözlerinde geçen “Yüzümdeki gülümsemeyi çaldın ki bir daha geri gelmeyecek” ifadesinin kendisine babasının Ahmet’in yüzündeki gülümsemeyi çalmasını hatırlattığı için kullandığını söylemiş. Öyküdeki olayların yaşandığı dönemde, en azından ülkemizde gündemde olmayan bir şarkının seçimi ve bu gerekçe bir parça sorunlu; çünkü ne Ahmet ne de Hakan’ın yaşamında bu şarkının yer alabileceği bir öykü değil seyrettiğimiz. Müzik açısından asıl önemli olansa Vivaldi’nin “Dört Mevsim” eserinin “Kış” bölümü olsa gerek; Ahmet’e bu eserin CD’sini hediye eden kız anlaşılan Nehir Tuna için seküler dünyanın sembollerinden biri ve öykünün bir kısmındaki dinsel müziklerin karşısına yerleştirmiş onu yönetmen. Bu CD’nin yanmasına neden olan olayları “katı laikler”in başlatmış olmasıysa (bu hayli eğreti duran sahnenin gerçekliği bir parça belirsiz kalmış nedense ve filmin tümünden farklı duran bir amatörlüğü de var) bu sekülerliğin sembolü olma yorumunu boşa düşürüyor bir parça.
Yukarıda anlatılan tüm dengeleme, eşitleme çabasına ve gösterilen özene rağmen 2023’te böyle bir film çekmek cesaret isteyen bir iş kuşkusuz. Bakanlığın destek sağlamadığı film Venedik Festivali’ne katıldığında Yeni Şafak gazetesindeki haberin başlığı “İslam’ı hedef gösterdi, LGBT propagandası yaptı” olmuştu. Nasıl bir Türkiye’de yaşadığımızın iki basit örneği bunlar sadece ve her iki tarafın da dogmalarını eleştireyim yaklaşımının yukarıda da belirtildiği gibi, maalesef yanlış/zamansız bir tavır olduğunun da göstergesi; çünkü bugün Türkiye’de biri her türlü gücü eline geçirmiş olan iki karşıt dogmayı aynı anda eleştireyim dediğinizde, sonuç güç sahibi olana yönelik eleştirinizin zayıflaması, hatta kaybolması oluyor sadece.
Tüm o içerik sorunlarına ve yanlış politik duruşuna rağmen kesinlikle önemli ve başarılı bir ilk film bu ve sinemamızın son yıllardaki en iyi örneklerinden biri. En küçük bir eleştirinin bile şu ya da bu şekilde tehlike yarattığı bir ülkede ve tüm o eşitleme gayretine rağmen, cesur bir yapıt da aynı zamanda. Doğa Karakaş ve Can Bartu Aslan’ın gerçek yaşlarından belirgin olarak küçük olan iki karakteri canlandırırken sergiledikleri performanslar inceliklerle yüklü ve sinemamızda pek görülmeyen türden doğallıkları ile yapıta önemli bir katkı sağlıyorlar. Ahmet ile Hakan’ın son ikili sahnesinde kendisini dışa vuran sınıf farkının, tartışmanın iki tarafınca nasıl görüldüğü, daha doğrusu taraflardan birinin bunun farkına bile varmamasıysa, öykünün önemli çağrışımlarından biri ve sinemamızın ihmal ettiği bir alan hakkında düşündürmesiyle de ayrıca önem taşıyor. 2018’de çektiği ve Can Bartu Aslan’ın da rol aldığı kısa filmi “Ayakkabı”da Ahmet ve Hakan’ın hikâyelerini burada da yer alan çalıntı ayakkabılar üzerinden anlatan Nehir Tuna, bu kişisel öykü üzerinde uzun süre düşünmüş anlaşılan ve ortaya başarılı bir sonuç koymuş. Bir söyleşisinde “Ben çocukların kalplerini ve beyinlerini ele geçirmeye çalışan sistemlere dair eleştirimi taraf tutmadan, iki tarafa da aynı mesafede kalarak göstermek istedim” demiş Tuna ve prensipte doğru bir ifade kurmuş ama bu ifadenin zamanlaması hayli sorunlu. Finalini “özgürleşme ve pozitif bir son” ifadeleri ile tanımlaması da bunun kanıtı olarak görülebilir. Nehir Tuna babasına boyun eğerek 5 yıl filmdeki gibi bir yurtta yaşamış, kardeşiyse karşı çıkmış babasının isteğine. İşte o kardeşin öyküsünün anlatılmasıysa bir o kadar gerekli ve çok daha cesaret gerektiriyor kesinlikle.
“Devasa, korkunç bir canavar! Denizdeki tüm balıkları yedikten sonra karaya çıkıp insanları yemeye başlayacak”
“Yüz yıl önce Afrika uçsuz bucaksız, karanlık ve bilinmeyen bir yerdi. Bu toprakların kana bulanmış yollarında sadece birkaç kâşif ve misyoner, fil dişi avcıları ve kötü şöhretli köle avcıları hayatlarını tehlikeye atıyordu. Büyük ödül; parıldayan fil dişleri ve durmaksızın devam eden kabile savaşlarında bizzat kendi kralları ve şefleri tarafından satılan ya da köle tüccarları tarafından ele geçirilen kan ter içindeki kölelerdi. Aslan ve pars, uçsuz bucaksız yaban sürülerinin ortasında vahşice avlanmaktaydı. Hemcinsini anlama iradesinden yoksun kalan insanoğlu ise hayvanlaştı ve onların yaşam tarzı, kendi yaşam tarzı oldu”
“Ama domuz seni kesmez değil mi, amirim? Sen insan avlamaya alışmışsın”