Tiamat – İhsan Oktay Anar

İhsan Oktay Anar’ın 2022 tarihli romanı. Yazarın şimdilik son kitabı olan ve 1915 yılında Port Said Limanı’nı ablukaya almakla görevlendirilen bir Osmanlı denizaltısında (tahtelbahirde) yaşanan tuhaf olayları anlatan roman güçlü bir kalemden çıkan ve yoğunluğu ile dikkat çeken bir eser. Olan bitenleri gerçek zamanlı anlatan kitap, olayların -hemen tamamının- tek bir mekânda geçmesi ve fazla sayıdaki karakterin her birine aynı önemi vermesi ile okuyucuyu hep avucunda tutuyor. Anar’ın dönemin denizaltı yaşamını, bu deniz aracının tüm donanımını ve kullanılan terminolojiyi ustalıkla araştırdığı ve kitabına yerleştirdiği dili, zengin sözcük dağarcığının yanında, korku ve kara mizahı çekici bir başarı ile bir araya getirmiş olmasıyla da dikkat çekiyor.

İlk romanı olan ve 1995’te yayımlanan “Puslu Kıtalar Atlası” ile büyük ve haklı bir beğeni toplayan İhsan Oktay Anar bu -şimdilik- son romanını kim olduğunu açıklamadığı Emine Çetinel’e ithaf etmiş. Bu anmadaki gizemle başlayan roman denizaltıda yaşayanların başına gelen tuhaf ve olağanüstü olayları gerçek zamanlı olarak anlatıyor okuyucuya. Denizaltının mürettabatı bir yandan İngiliz destroyerleri ile mücadele ederken, tahrip ettikleri bir düşman şilebindeki tuhaf durumdaki cesetlerle başlayan ve oradan getirdikleri bir sandıktan çıkan “şey”le daha da garipleşen bir ölümcül bir tehditle karşı karşıya kalır. Bundan sonrası hayli sert, olağanüstü ve kanlı bir mücadeledir ve mürettebat birer birer yaşamını kaybederken, okuyucu dilin zenginliğinin ve tüm hikâyenin tek bir bölümde kesintisiz anlatılmasının da sağladığı yoğunluk ile zengin, karanlık ve hatta eğlenceli bir dünyanın içinde bulacaktır kendisini.

Tiamat Mezopotamya mitolojisinden gelen bir isim ve kitapta adı dışında hiç geçmiyor. “Tatlı Su Tanrısı” ile çiftleşerek genç tanrılar üreten “Tuz Denizinin İlkel Tanrıçası” ve “İlkel Yaratılıştaki Kaosun Sembolü” olarak kabul ediliyor Tiamat. Britanya’nın Mısır’dan asker sevkini önlemekle görevli olan tahtelbahir mürettebatının muhtemelen on saate yakın süren hikâyesi de bu deniz aracında yaşanan müthiş bir korkunun ve kaosun anlatımı temel olarak.

Kitabın çekiciliği üç ana noktadan kaynaklanıyor: İhsan Oktay Anar’ın gizem, korku ve hatta mizahı bir araya getirebilme becerisi, kullandığı dilin zenginliği ve çok sayıdaki karakterin her birini okuyucuya yeterince derinlik ve eğlence içeren bir şekilde anlatabilmesi. Tüm bunlara tek ve dar bir mekân kullanımının sağladığı klostrofobiyi ve tek bir hikâye seçiminin sağladığı konsantrasyonu da ekleyince, ortaya okuyucuyu -iyi anlamda- yoran güçlü bir sonuç çıkıyor.

Kitaptaki olağanüstü varlığın ve tuhaf olayların Batı değil, Doğu kültürünü hatırlatması hayli önemli; böylece Osmanlı askerlerinin şahit olduklarına verdikleri tepkiler kültürel açıdan çok daha sağlam bir yere oturuyor. Örneğin Gulyabani ne kadar Doğu’ya aitse, kitaptaki “yaratık” da o kadar bizden görünüyor. Anar’ın farklı karakterlerin başlarına gelen dehşetli olayları karşılama biçimlerini hem söz hem eylem bağlamında yerli kılmasının da katkısı ile önemli ve değerli bir tutarlılık sağlanmış. Oluşan gizemli ve korkulu havanın zaman zaman mizaha göz kırpan bir içerik ve dille desteklenmesi de önemli; olağanüstülüğü dengeleyen ve yapıta eğlence katan bu mizah hem fiillerde hem diyaloglarda gösteriyor kendisini. Kuşkusuz Anar’ın zengin söz kullanımı, dönemin deyim ve sözcüklerini metne doğru yerleştirmesi ve mizahı sözlere de yansıtabilmesi benzer bir katkı sağlıyor kitaba. 1915’deki bir Osmanlı denizaltısındaki teçhizata, aletlerin işleyişine ve terminolojiye hâkim olabilmek konunun uzmanı olmayan birisi için hayli zahmetli bir uğraş olsa gerek. Anlaşılan çok araştırmış ve çalışmış Anar ve 2014 tarihli romanı “Galîz Kahraman”dan sonraki sekiz yıllık arayı iyi değerlendirmiş. Dışarıda destroyerlerin, içerideyse korkunç bir katliama girişen bir “yaratığın” neden olduğu dehşetle baş başa kalan karakterlerin metne zenginlik katan farklılıkları ve tümünün kısa bir an için gittikleri şilep dışında, hep denizaltının klostrofobik ortamında kalmaları, gerçek zamanlı anlatımla birlikte bizi “boğucu” bir metnin ortasına bırakıveriyor.

Tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun kitap için özel olarak hazırladığı ve kapakta yer alan çizim ayrıca anılmaya değer bir güzellikte ve adeta metni özetliyor bir bakıma. Bir tuğrayı, hatta bir hat yazısını da hatırlatan çizimin çok başarılı olduğu kitaptaki tuhaf olayların, denizaltı personelinin bulduğu bir sandığı para hırsının da sonucu olarak denizaltıya getirmesi ile başlaması ve canavarın birer birer onların bedenlerini, ruhlarını ve akıllarını ele geçirmesi, sonunda da tamamen tüketip yok etmesi farklı okumaları hak ediyor kuşkusuz. Tiamat kavramı dışında da sembolik unsurlar var kitapta; örneğin yedi çivinin yedi ölümcül günahı çağrıştırdığını söylemek mümkün. Okuyucuda “bundan çok iyi bir çizgi roman çıkar” ya da “vurucu bir orta metrajlı filmle sinemaya uyarlanabilir” düşüncesini yaratması da muhtemel olan kitap kesinlikle farklı ve ilginç bir örnek modern Türk edebiyatında.

Kuolleet Lehdet – Aki Kaurismäki (2023)

“Babam içkiden öldü, kardeşim de. Annem onların kederinden öldü. Senden hoşlanıyorum ama bir sarhoşla olamam”

Helsinkili iki yalnız emekçinin talihsizlikler ve engellerle karşılaşan aşklarının hikâyesi.

Aki Kaurismäki’nin yazdığı ve yönettiği bir Finlandiya ve Almanya ortak yapımı. Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan yapıt Kaurismäki’nin filmografisinin en başarılı örneklerinden biri ve, onun özgün sinema dilini ve hikâyelerini bir kez daha karşımıza çıkardığı başarılı bir çalışma. Yönetmene has dram, komedi ve romantizm ile örülü olan film sinemacının Proleterya başlığı altında grupladığı yapıtlarının dördüncüsü ve şimdilik sonuncusu. Sıradan insanların hikâyelerini yalın, samimi ve hümanist bir bakışla anlatan film sadece Kaurismäki hayranlarının değil, tüm sinemaseverlerin görmesi gereken bir çalışma ve sinemanın asıl gücünü insanların gerçek hikâyelerine samimiyet ile odaklandığında gösterdiğini hatırlatması ile ayrıca önemli.

Kaurismäki’nin Proleterya başlığı altında grupladığı filmlerin ilki 1986 tarihli “Varjoja Paratiisissa” (Cennetteki Gölgeler) olmuştu; bunu 1988’de “Ariel” ve 1990’da “Tulitikkutehtaan Tyttö” (Kibritçi Kız) izledi. 2023 tarihli bu filmse serinin şimdilik son filmi ve serinin adına uygun olarak kahramanlarını yine işçi sınıfından seçmiş yönetmen. Ansa (Alma Pöysti) bir markette çalışan ve büyükannesinden kalan evde yaşayan yalnız bir kadındır; Holappa (Jussi Vatanen) ise küçük bir fabrikada çalışmaktadır, alkole düşkündür ve Ansa gibi o da yalnızdır. Kadın marketteki son kullanma tarihi geçtiği için çöpe atılacak ürünleri evine götürdüğünden, adamsa bozuk olduğu konusunda önceden uyardığı bir hortumun neden olduğu iş kazasının, o sırada içkili olduğu için, suçlusu ilan edilerek işten atılır. Bu iki yalnız ve talihsiz insan bir karaoke gecesinde karşılaşacak, aralarındaki arkadaşlık ve sonrasında gelişen aşk pek çok şanssızlık ve engelle karşılaşacaktır.

Oyuncuların karakterleri tüm Kaurismäki filmlerinde olduğu gibi duygulardan arınmış bir şekilde canlandırdığı ve hislerini gösterdikleri nadir anlarda da sahneyi aydınlattıkları filmi 2019’da hayatını kaybeden Fin müzisyen Harri Marstio’ya ithaf etmiş Kaurismäki. Yönetmenin iki filminde küçük rollerde karşımıza çıkan bu müzisyen, yine onun farklı filmlerinin soundtrack’lerinde de yer almıştı şarkıları ile. Bu ithaf sadece yönetmenin Marstio’ya olan hayranlığının değil, tüm filmografisinde olduğu gibi burada da şarkıların yapıtın ana öğelerinden biri olarak kullanılmasının da sonucu. Filmin adı da çok ünlü bir şarkıdan geliyor: sözlerini Fransız şair Jacques Prévert’in yazdığı, Joseph Kosma bestesi “Les Feuilles Mortes”. Lale Belkıs’ın da “Bizim Şarkımız” adı ile Türkçe söylediği bu klasik şarkıyı filmde Fin popüler müziğinin önemli isimlerinden Olavi Virta kendi dilinde söylüyor. Şarkılardan söz etmişken, Kaurismäki’nin bu filmde de yine bolca şarkı kullandığını ve başta karaoke sahnesi olmak üzere her birini öykünün içine doğal bir şekilde yerleştirebildiğini söyleyelim; öyle ki bu şarkılar olmaksızın hikâye bir parça eksik kalırdı sanki.

Filmin proleterya serisinin bir parçası olmasını sadece iki kahramanının emekçi sınıfından olması sağlamıyor elbette; bu iki kişinin işten atılma sahneleri ve bazı diyaloglar, Kaurismäki’nin kapitalizm karşıtlığını ve hep emekçinin yanında saf tutuşunu gösteren pek çok örneği getiriyor karşımıza. Sigara yasağı tabelasının altında sigarasını içen Holappa’ya iş arkadaşı “Ölümün sigaradan olacak” dediğinde, kahramanımızdan “Hayır, akciğerlerimi önce kömür tozu bitirecek” cevabını alıyor örneğin. Ansa ise market yöneticisinin tarihi geçmiş ürün için “Bu, çöpe ait!” uyarısına “Galiba ben de öyle” tepkisini veriyor çaresizce. Yine Anna’nın, evine gelen bir zarfı açtıktan sonra evdeki tüm elektrikli aletleri kapatması tek bir söz söylemeye gerek duymadan bir emekçinin yoksulluğu üzerine çok söz söylemeyi başardığını gösteriyor Kaurismäki’nin. Kuşkusuz film tam da bu sinemacıdan beklenecek şekilde, emekçi sınıfının dayanışmasını ve “bir insanı sevmekle başlayacak her şey” söylemini destekleyecek pek çok sahne ile bir yol göstericilik de içeriyor bir bakıma. Benzer şekilde filmin mizah yaklaşımı da, herhangi bir duygusal zorlama içermiyor ve tüm sıradanlığı, hatta donukluğu ile etkiliyor seyirciyi. Bir otobüs durağında sızan bir sarhoşun ceplerini yoklayan ve çalacak bir şeyler arayan gençlerin sahnesi, Holappa ve arkadaşı Huotari’nin (Janne Hyytiäinen) ilerleyemeyen sohbetleri veya Olavi Virta’nın Fince sözlerle söylediği “Mambo Italiano” şarkısının bir müzik otomatında çaldığı bardakilerin donuk ve sessiz görünümleri gibi pek çok örneği var tipik Kaurismäki mizahının.

Rahatlıkla bir sinefil filmi olarak tanımlayabileceğimiz bir çalışma yapmış Kaurismäki. Sinemada seyredilen bir film (Jim Jarmusch’un 2019 tarihli çalışması “The Dead Don’t Die”); kahramanlarımızın bu filmin çıkışında, seyrettiklerine benzeterek adını andıkları iki film (Robert Bresson’un 1951 yapımı “Journal d’un Curé de Campagne” (Bir Taşra Papazının Güncesi) ve Jean-Luc Godard’ın 1964 yapımı “Bande à Part” (Çete)); gerek sinemanın vitrininde gerekse başka yerlerde karşımıza çıkan afişler (Jean-Pierre Melville’in 1970 yapımı “Le Cercle Rouge” (Ateş Çemberi), John Huston’ın 1972 yapımı “Fat City” (Boksörün Dünyası), Godard’ın 1965 yapımı “Pierrot le Fou” (Çılgın Pierrot) ve David Lean’in 1945 yapımı “Brief Encounter” (Kısa Tesadüfler) vd.); birbirlerini kaybeden kahramanlarımızın bir sinema önünde karşılaşmaları gibi pek çok örnek Kaurismäki’nin sinefil kimliğinin uzantısı olarak çıkıyor karşımıza ve yapıta sinema sanatının meraklıları için ek bir keyif katıyor.

Filmlerden söz etmişken Holappa’nın okuduğu bir kitap üzerinden yapıtın edebiyat göndermesini de anmakta yarar var. Okuduğu kitabı arkadaşı Huotari’ye veriyor kahramanımız ve “çocuklar için hikâyeler” ifadesini kullanıyor eser için. Kameranın kitabın ismini özellikle göstermesi boşuna olmasa gerek; Fin yazar Marko Tapio’nun 1967 ve 68’de iki cilt hâlinde yayımlanan romanı “Arktinen Hysteria” adlı bu kitap bir ailenin hikâyesini İkinci Dünya Savaşı’nın başlarında Finlandiya ile Sovyetler Birliği arasında yaşanan ve Kış Savaşı olarak da bilinen savaş sırasında yaşananlar üzerinden anlatır ve elbette “çocuklar için hikâyeler” sözü bir ironidir sadece. Emekçi sınıfından karakterlerin olduğu roman çok zor bir dönemde hissedilen umutsuzluk ve çıkışsızlık duygusunu ele alırken, ortaya çıkan histeriyi güçlü biçimde anlatır. Bu bağlamda pek doğrudan bir ilişki yok filmin hikâyesi ile ama romandaki “sessizce acı çekmek” kavramının bireysel karşılıkları var Kaurismäki’nin senaryosunda. Buna karşılık asıl ilişki savaşın kendisi olsa gerek; çünkü özellikle Ansa’nın radyosundaki haberler aracılığı ile savaşın kendisi (Rusya ile Ukrayna arasındaki savaş) öyküde sık sık gösteriyor kendisini ve kadının yalnızlığına ve hüznüne eşlik ediyor bu haberler. Burada vurgulanması gerekense haberlerin tamamının Rusya’nın Ukrayna’ya gönderdiği bombaların sonuçları, dolayısıyla Rus saldırganlığı üzerine olması!

Timo Salminen’in görüntü çalışması, karakterlere samimiyet ile yaklaşan kamera açıları ve zamansızlık havası yaratan renk seçimleri ile dikkat çekiyor ve Ansa ile Holappa’nın küçük bir masada karşılıklı yemek yedikleri sahnede yaratılan “klasik tablo güzelliği”nde olduğu gibi hayli etkileyici anlar da yakalıyor. Bu sahnede masanın önüne konduğu penceredeki gece mavisi, karakterlerin kıyafetlerinin doygun sarı ve kırmızı renkleri ve masadaki çiçeğin yarattığı “küçük mutluluklar” havasından etkilenmemek mümkün değil örneğin. İşte bu görüntülerin de yardımı ile, bu yalın ve güzel film Fin sinemacının bize sunduğu “küçük başyapıtlar”ın şimdilik sonuncusu oluyor ve seyircisine verdiği umudun da katkısıyla ayrıca değer taşıyor.

(“Fallen Leaves” – “Sararmış Yapraklar”)

The Times of Harvey Milk – Rob Epstein (1984)

“Sadece umutla yaşanmaz, biliyorum; ama umut olmadan hayat yaşamaya değmez”

San Francisco’nun ilk açık eşcinsel belediye danışmanı (county supervisor) olan aktivist Harvey Milk’in hayat hikâyesi.

1978’de uğradığı suikastte hayatını kaybeden Harvey Milk’i anlatan ve cinayetten sadece sekiz yıl sonra çekilen ABD yapımı belgeselin Harvey Fierstein tarafından seslendirilen metnini Judith Coburn ve Carter Wilson yazmış, yönetmenliğini ise Rob Epstein yapmış. Belgesel dalında Oscar kazanan ve Milk’in yaşamını, mücadele dolu aktivistliğini ve öldürülmesini anlatan, ve suikastten sonrasını da ele alan film, Milk’in şahsında ABD’deki gay hakları için verilen savaşı da getiriyor karşımıza. Milk’i tanıyan ve onun yanında mücadele edenlerin anlatımı dışında, dönemin TV haber görüntülerinden de yararlanan belgesel hem sinema değeri hem de ABD’nin insan hakları tarihinin önemli figürlerinden birini ele alması açısından önemli ve ilgiyi hak eden bir çalışma.

Rob Epstein önemli bir kısmını Jeffrey Friedman ile birlikte çektiği belgesellerle tanınan ve bugüne kadar çektiği iki kurgu filmi de onunla birlikte yöneten Amerikalı bir sinemacı. İkilinin 1989 tarihli “Common Threads: Stories from the Quilt” adlı ve Oscar kazanan belgesellerinin de bir örneği olduğu gibi Epstein genellikle LGBTQ bireylerin ve grupların hikâyelerini anlattı bize. Kariyerindeki bu ikinci belgesel de işte o bireylerden biri olan Harvey Milk’i getiriyor karşımıza. Asıl olarak Milk’in bir gay aktivisti yaşamına başlamasından suikaste uğramasına ve sonrasında yaşananlara uzayan bir dönemi ele alan yapıt, onun hikâyesini ülkedeki eşcinsel hakları mücadeleleri ile örtüştürerek anlatıyor ve gerçek görüntülerin de katkısı ile etkileyici bir portre çiziyor. Gazeteci Randy Shilts’in 1982 tarihli “The Mayor of Castro Street” adlı biyografi kitabından da yararlanan bu belgesel dışında, Milk’in hayatı başka sanat eserlerine de ilham kaynağı oldu. Tiyatro müzikali, opera, resimli çocuk kitabı, akademik araştırma, gençlik romanı ve kantat gibi birbirinden farklı formatlarda bu önemli aktivistin yaşamı çıkarken karşımıza, sinemadaki ikinci ve şimdilik son örnek ise Gus Van Sant’ın Orijinal Senaryo ve Erkek Oyuncu (Sean Penn) dallarında Oscar kazanan ve Film dahil 6 dalda da bu ödüle aday olan, 2008 tarihli filmi “Milk” oldu.

Milk ve San Francisco Belediye Başkanı George Moscone’un suikastte ölümünün basına ve kamuoyuna açıklandığı ânın görüntüsü ile açılıyor belgesel. Milk ile aynı görevi yapan üyelerden biri olan Dianne Feinstein’dır konuşmayı yapan ve verdiği haber, sonrasında gittikçe büyüyen bir tepki ile karşılanacaktır. Bu görüntüden sonra Harvey Fierstein’ın anlatıcılığında çok kısaca Milk’in San Francisco öncesi dönemini ve daha sonra da asıl olarak bu şehrin ünlü Castro caddesi etrafında büyümeye başlanan eşcinsel kültür ve Milk’in aktivistliği ele alınıyor geriye gidilerek. Filmin yaklaşık son yarım saatlik bölümündeyse, suikastten sonraki adalet arayışı, hayal kırıklığı ve mahkeme sonucuna verilen toplumsal tepki ele alınıyor. Milk’in arkadaşı da olan aktivist Henry Der “Beyaz olduğun sürece Amerika’da medeni olmak, başkalarının haklarına saygı göstermek zorunda değilsin. Beyaz orta sınıf değerlere uyuyorsan, cinayet bile yanına kalır ve affedilirsin” sözleri ile özetliyor adalet mekanizmasının kararını. Katil tam bir orta sınıf beyaz Amerikalıdır çünkü ve emek hareketinden bir aktivistin “Bence sadece -heteroseksüel bir beyaz olan- Moscone öldürülseydi, katil cinayetten hüküm giyip ömür boyu San Quentin’de yatardı” sözünün de gösterdiği gibi adalet mekanizması azınlık olanların yanında değildir. Senaryonun katil Dan White’ın Milk’i ve Mocsone’u öldürmesine giden süreci ve motivasyonunu eksik anlattığı düşünülebilir ama gerçekte olan biten de gösterildiği kadardı filmde.

Suikastin hemen sonrasında belediye binası içindeki kaostan kameralara yansıyanlar ve sonrasındaki protesto eylemleri ile ilgili haber görüntülerinin etkileyici anlar yarattığı belgeselde Milk’in arkadaşlarının cinayeti duydukları andaki hislerini gözyaşları içinde anlatması da güçlendiriyor filmi seyirciye o günlerin duygularını aktarmak yolunda. Zaman zaman şiddet boyutu da olan gösterilerle ilgili olarak “Öfkeli davranıyoruz çünkü öfkeliyiz” söylemi ile “şiddet, mücadelemize zarar verir” düşüncesinin çatışmasına da kısa süreliğine de olsa değinen filmde Milk’in inatçı ve kararlı mücadele ruhu, başta sendikalar olmak üzere diğer örgütlü hareketlerin eşcinsel gruplara önyargılı bakışı ve -Demokrat Parti’nin ikiyüzlülüğü de geliyor karşımıza. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter’ın eşcinsel kimliği öne çıkan aktivist Milk ile fotoğraf çektirmekte tereddüt etmesi ve daha çarpıcı bir örnek olarak, California’da eşcinsel kimliğini açıkça ilan edenlerin kamuda görev almalarının yasaklanması ile ilgili bir önergeye ancak Cumhuriyetçi Ronald Reagan’ın da olumsuz görüşünü bildirmesinden sonra karşı çıkması (danışmanının kulağına fısıldadığı Reagan’ın görüşünü öğrenen Carter’ın, az önce terk ettiği kürsüye geri dönüp önergeye karşıtlığını ilan ettiği görüntü tarihsel bir değer taşıyor) bu ikiyüzlü davranışın örnekleri arasında.

Belgeselde konuşanların tamamının Milk’le aynı hareket içinde bulunan ve/veya onu yakından tanıyanlar olması, konunun uzmanlarının değerlendirmelerine dayanan klasik belgesellerin yaklaşımından farklılaştırıyor filmi ve daha samimi ve duygusal bir hava katıyor yapıta. Mark Isham’ın orijinal müziğinin özellikle yapıtın hüznünü iyi yansıttığı filmin, haber görüntüleri dışında, Milk karşıtlarının sözlerine yer vermemesi ve daha da önemli olarak, White’ın çok düşük bir ceza almasına yol açan ve aralarında -Milk’in arkadaşlarından birinin sözlerini tekrarlarsak -hiçbir azınlık üyesinin bulunmadığı- jüri üyelerinin hiçbirinin kararlarının nedenleri ile ilgili görüşlerinin alınmaması sorgulanabilir açıkçası; ama yapıtı “arkadaşlarının gözünden Harvey Milk ve mücadelesi” olarak tanımlarsak, bu bir kusur olmaktan çıkıyor. Sonuçta karşımızda, filmdeki görüntülerinden iki yıldan daha kısa bir süre sonra AIDS nedeni ile yaşamını yitiren, Milk’in Castro Caddesi’ndeki fotoğrafçı dükkânında yetişenlerden biri olan ve yaşamını eşcinsel hakları için mücadeleye adayan Bill Kraus’un konuştuğu sahnelerin sıcaklığını ve duygusallığını taşıyan önemli bir yapıt var. Hiçbir hakkın kararlı bir mücadele vermeden ve dayanışmadan elde edilemeyeceğini yaşamı ile hatırlatan Harvey Milk’i anlatan önemli bir belgesel bu ve Epstein / Deborah Hoffmann ikilisinin belgeselin duygusal boyutunu artıran kurgusu ile daha da değer kazanıyor. Son bir not olarak, filmde birkaç kez adı geçen Amerikalı Anita Bryant’ın özellikle 1960’lı yıllarda hayli popüler olan bir şarkıcı olduğunu ve eşcinsel karşıtı örgütlenmelere liderlik ettiğini de merak edenler için eklemiş olalım.

Fatih’in Fedaisi (Kara Murat) – Natuk Baytan (1972)

“Adamı kazığa oturtun, kadının da göğsünü yarıp kalbini çıkartın!”

Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın, Müslüman halka zulüm eden ve Osmanlı’ya taahhüt ettiği vergiyi ödemeye yanaşmayan Eflak Voyvoda’sı Vlad’a karşı verdiği mücadelenin hikâyesi.

Senaryosu Rahmi Turan’ın yarattığı ve Abdullah Turhan’ın çizdiği Kara Murat adlı çizgi romandan, Fuat Özlüer ve Erdoğan Tünaş tarafından uyarlanan, Natuk Baytan’ın yönettiği bir Türkiye yapımı. Çizgi roman tarihimizin en önemli kahramanlarından biri olan Kara Murat’ın ilk sinema uyarlaması olan film başroldeki Cüneyt Arkın’ın karizmasından ve fiziksel becerilerinden güç alan, serinin sonraki yapıtları ile kıyaslandığında abartı boyutunun nispeten düşük olması ile dikkat çeken bir çalışma. Elbette tüm Türklerin iyi ve âdil, bir ikisi hariç (“Ömrümce köpek gibi yaşadım ama şimdi insan gibi ölüyorum”) tüm “gâvurlar”ın da zalim ve ahlaksız olduğu öykü tahmin edileceği gibi başlıyor, devam ediyor ve sona eriyor, ve bu bakımdan herhangi bir sürpriz de barındırmıyor ama serinin meraklılarını tatmin edecek bir aksiyon ve heyecan sunmayı da başarıyor.

Yeşilçam’ın Osmanlı dönemi filmleri genellikle “iyi Türkler” ile “Kahpe Bizans” ifadesinin işaret ettiği “kötü gâvurlar”ın çatışmalarını anlatır ve iyiler kötülere galip gelir her zaman bu hikâyelerde. Burada da böyle oluyor elbette ve ülkenin milliyetçilik düzeyinin göstergesi olan yüzeysellikten bir adım ileriye geçilmiyor. Aslında Yeşilçam’ın özellikle 1970’lerde bolca çektiği bu tür filmlerin tam da o milliyetçiliği besleyen ve onun sinemadaki karşılığı olan örnekleri olduğunu söylemek de mümkün. Burada da bir tarafta zalim bir gâvur kral ve onun ahlaksız kraliçesi, diğer tarafta da Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın cesareti ve vatanseverliği ile bir Türk kızının masumiyet dolu yürekliliği var.

Kara Murat karakterinin yaratıcısı 1970’lerde Günaydın gazetesinin yazı işleri müdürü olan Rahmi Turan’dı ve onun Rahmi Muratoğlu adı ile yazdığı metinler Abdullah Turhan’ın çizimleri ile o gazetede ilk kez Aralık 1971’de çıkmıştı okuyucunun karşısına. O denli büyük bir ilgi görmüş ki çizgi roman, dönemin en büyük yapımcılarından Türker İnanoğlu hemen satın almış sinema haklarını ve beyazperdedeki ilk örnek de Natuk Baytan’ın yönettiği, 1972 tarihli bu film olmuş. Ardından toplam yedi kez daha sinema seyircisinin karşısına çıkmış Kara Murat karakteri; bunların ilk altısını yine Natuk Baytan yönetirken, sonuncusunun yönetmen koltuğunda oturan isim Aytekin Birkon olmuş: “Kara Murat: Fatih’in Fermanı” (1973), “Kara Murat: Ölüm Emri” (1974), “Kara Murat: Kara Şövalyeye Karşı” (1975), “Kara Murat: Şeyh Gaffar’a Karşı” (1976), “Kara Murat: Denizler Hakimi” (1977), “Kara Murat: Devler Savaşıyor” (1978) ve “Fatih’in Fedaisi: Kara Murat” (2015). Bu sekiz film içinde en başarılısının ilki, en başarısız olanınsa sonuncusu olduğunu da ilginç bir not olarak ekleyelim bu arada. Bir başka ilginç husus da Baytan’ın yönettiği altı filmin ilk dördünde baş kadın oyuncu olarak Günaydın gazetesinin eki Saklambaç’ın o yılki “Sinema Güzeli”nin rol almış olması: sırası ile Hale Soygazi, Meral Orhonsay, Başak Doğu ve Serçin Erdem. Gazete sayfalarından sonra, 1992’ye kadar 946 hafta boyunca yayımlanan bir bağımsız derginin sayfalarında da meraklısı ile buluşan Kara Murat’ın 21 macerasını Abdullah Turhan, son macerayı ise Süleyman Gök çizmiş.

Aslında sinemamızda yukarıda anılanlar dışında iki Kara Murat filmi daha var ve bu karakter Rahmi Turan’dan önce de ele alınmıştı başka yazarlar tarafından. M. Turhan Tan takma adı ile yazan M. Samih Fethi 1936’da yayımlanan “Akından Akına” adlı romanında Kara Murat’ın yaşamı ve Kazıklı Voyvoda’dan intikamı ele alınır tıpkı Natuk Baytan’ın filminde olduğu gibi. Bekir Büyükarkın’ın 1963 tarihli romanı “Son Akın”da ise ana karakter Kara Murat’ın babası olan Koca Memil’dir ve Murat ikincil bir roldedir kitapta. Bu roman 1982’de aynı isimle ve Yılmaz Atadeniz’in yönetiminde beyazperdeye aktarıldığında, Kara Murat’ı Berhan Şimşek’in oynadığını, Cüneyt Arkın’ınsa bu kez Kara Murat’ın babasını canlandırdığını da bir başka ilginç bir tesadüf olarak ekleyelim. Sinemadaki bir diğer Kara Murat ise, Tunç Başaran’ın 1966 tarihli filmi “Fatih’in Fedaisi”nde bu kahramana can veren Kartal Tibet olmuştu tek film için olsa da.

Filmde zaman zaman anlatıcı olarak karşımıza çıkan ve senaryo ile anlatıl(a)mayan gelişmeleri aktaran Agah Hün’ün sesi ile açılıyor film. Hz. Muhammed’e atfedilen ve çoğu kişi tarafından doğru kabul edilen, İstanbul’un fethi ile ilgili hadisin yazılı olduğu ve muhtemelen Fatih Camii’ndeki kitabenin görüntüsü ile başlıyor öykü. Fatih yanında Kara Murat’ın abisi de olduğu halde ordusu ile ve mehter takımı eşliğinde yürüyüştedir ve Hün’ün sesi ve basit animasyonlarla bu ordunun önce İstanbul’u sonra Batı’da ve Doğu’da farklı toprakları fethetmesi hamaset dolu sözlerle anlatılır seyirciye. Bu ilk sinema uyarlaması karakterin doğuşunu da anlatıyor bize. Osmanlı’ya vergisini ödemeyen ve bizim tarihimizde Kazıklı Voyvoda olarak bilinen III: Vlad (Vlad Dracula) tarafından yönetilen Eflak’a bir heyet gönderir Fatih Sultan Mehmet. Heyette henüz bir çocuk olan Kara Murat ve abisi de vardır. Kazıklı Voyvoda “resmî tarihimizde” çizilen resme uygun hareket eder ve gelen Türkleri her türlü işkenceden geçirirken, olan biteni Fatih’e anlatması için sağ bıraktığı çocuğu korkunç bir eylemi yerine getirmeye de mecbur bırakır. Geri dönen Murat, Fatih’e “Parayla pulla ilgim yok, sultanım. Ben yalnızca akıncı olmak, Türk bayrağı altında sizinle savaşmak isterim” diyerek orduya katılır ve büyüyünce özel bir görevle Eflak’a gönderilir sultanı tarafından. Bundan sonrası bir aşk hikâyesi, bir parça erotizm, bolca kahramanlık ve özellikle ikinci yarısında yine bolca aksiyon içeren bir öykü olacak ve Kara Murat üzerine düşeni fazlası ile gerçekleştirerek Osmanlı topraklarına dönecektir.

Kalabalık sahnelerde figüran sayısının çokluğu ile dikkat çeken filmin hamaset kokan milliyetçilik boyutunun yanında başka kusurları da var. Voyvoda’nın birkaç sahnede görüntüye gelen tahtı o kadar basit ki adeta üzerine beyaz bir kumaş kaplanmış bir büyük sandalye gibi duruyor; başlardaki “seviştiği adamı hançerleyen kadın” sahnesinin sırrı sonradan anlaşılıyor ama o denli yanlış kurgulanmış ki bu görüntü öykünün genel akışı içinde sanki araya yanlış bir sahne eklendiğini düşünmeniz mümkün; elbette hangi milletten olursa olsun herkes herkesle rahatlıkla anlaşabiliyor herhangi bir dil sorunu yaşamadan; herkesin içinde gerçekleşen bir asma eyleminin kurbanının nasıl hayatta kaldığı konusunda bir açıklama yapma telaşına düşülmemiş ve “yardım aldı” ile yetinmesi beklenmiş seyircinin; bir sahne kapanırken bir sonraki sahnede ne olacağını çok rahatlıkla tahmin edebiliyorsunuz ve hiç şaşırtmıyor senaryo sizi; “Buyrun, burası sizin odanız” diye gösterilen yer cemaatin oturma sıraları ile küçük bir kilise vs.

Sinemamızın klasik “kötü adam”larından Erol Taş’ın bu kez cesur ve iyi yürekli bir adamı oynaması, sonlardaki dakikalarca süren aksiyon sahnelerin iyi kotarılmış olması, Yerebatan Sarnıcı başta olmak üzere mekânların (diğerleri Rumeli Hisarı, Yedikule Zindanları, Topkapı Sarayı, Aya İrini ve -muhtemelen- Yıldız Sarayı) başarılı kullanımı ve Kara Murat’ın cool ve esprili (Voyvoda’nın öptüğü haçı kıyafetinin yeni ile silmesi çok eğlenceli örneğin) çizilmesi filme keyif katan unsurlar arasında. Geçmişteki bir sırrı ortaya koyan kolyeye yapılan sert, kaba ve tekrarlanan zum hareketinin çizgi roman estetiğini çağrıştırması ile affedilebileceği filmde Cüneyt Arkın’ın fiziksel becerilerinin ilerleyen yıllarda giderek artacak abartıdan uzak olması da olumlu bir puan film adına. Klasik Yeşilçam döneminde hep yapıldığı gibi yabancı müziklerin burada da -telif hakkı hiç dert edilmeden- kullanıldığını da belirtmekte yarar var. Alex North’un Joseph L. Mankiewicz’in yönettiği 1963 ABD yapımı filmi “Cleopatra” için hazırladığı orijinal müziklerden “A Gift for Caesar” ve “Antony and Cleopatra” adlı bölümler ve Rus besteci Mikhail Ippolitov-Ivanov’un “Kafkas Eskizleri” adlı orkestra süitinden birkaç bölümün de aralarında bulunduğu müzikler bolca kullanılıyor öykü boyunca.