“Ama domuz seni kesmez değil mi, amirim? Sen insan avlamaya alışmışsın”
Görevden ayrılan genç bir polisin orman içindeki bir evde inzivaya çekilmesi ve orada garip bir avcı ile karşılaşmasının kendisini gerçeklerle yüzleşmeye sürüklemesinin hikâyesi.
Senaryosunu Şükrü Üçpınar ve Orçun Benli’nin yazdığı, Benli’nin yönettiği bir Türkiye yapımı. Antalya’da Altın Portakal için yarışan ve Karadayı rolündeki Ahmet Mümtaz Taylan’a En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran yapıt, korku/gerilim filmi atmosferi içinde politik bir öykü anlatıyor. Sinemamızın her geçen gün daha da uzaklaştığı ve en ileri gideninin bile kimlik meselelerinden öteye geç(e)mediği politik sinemanın örneklerinden biri olması ile bile ilgiyi hak eden yapıt, varlığını hissettirdiği sürprizi başka bir biçimde seyircinin karşısına çıkartarak -olumlu anlamda- şaşırtan, ikinci yarısında bir parça dağılan ve ortalamanın altında kalan süresine rağmen zaman zaman sarkan ama vicdanın sesinin gücünü ve yıkıcılığını başarılı bir şekilde anlatan bir çalışma.
Vazifesinden ayrılmış bir polis olan Ayhan (Kaan Yıldırım) tek başına orman içindeki bir eve gelir ve çıktığı avda Karadayı (Ahmet Mümtaz Taylan) adında bir adamla tanışır; bu karşılaşma genç polisin geçmişinden gelen trajik yüküyle yüzleşmesine yol açar. Senaryo bu öyküyü 80 dakikanın altında kalan bir sürede ve geçmişle bugünü iç içe geçen bir şekilde anlatıyor ve gerilimini iki temel unsur üzerinden yaratıyor: Ayhan’ın Karadayı’dan ilk andan itibaren kuşkulanması ve varlığından tedirginlik duyması, ve paralelde anlatılan geçmişin bugüne yavaş yavaş bağlanması ile netleşen trajedi. Orçun Benli’nin sinema dili bu unsurlardan ilkinin psikolojik, ikincisininse politik ve dramatik boyutunu seyirciye geçirmeyi başarması ile dikkat çekiyor öncelikle. Yapıtın görselliği özellikle 1990’lı yılların sonları ve 2000’li yılların ilk yarısındaki korku/gerilim örneklerini hatırlatırken, onlarda da sıklıkla görüldüğü gibi, bir sürpriz unsuru içermesi ile de ayrı bir çekicilik yakalıyor. Belki yapıtın en önemli yanlarından biri de, Orçun Benli’nin bir meselesi olan öykü anlattığında çok daha başarılı filmler çektiğini göstermesi. Sinemamızın son 20 yılındaki sadece konuları değil, afişleri de (ortadaki bir görselin üzerine oyuncuların portrelerinin yan yana yerleştirildiği ve galiba sektörün uyulması zorunlu olan standart tasarımı!) birbirine benzeyen piyasa komedilerinin bazılarında onun da yönetmen olarak imzasının bulunması doğruluyor bu düşünceyi.
Sertaç Özgümüş’ün yukarıda anılan korku/gerilim filmlerinde göreceğiniz türden, öyküyü destekleyen ve psikolojik gerilim atmosferini besleyen müzik çalışmasının dikkat çektiği film, 1990’lı yılların güvenlik güçlerinin yargısız infazlarının sıradanlaştığı günlerden bir öykü anlatarak politik sinema türünün içine yerleştiriyor kendisini. Açıkça gösterilen işkence sahnesi, polislerin araçlarının bagajında kaçırdığı teröristin “Sovyet bayraklı” olduğunu küfürlü bir şekilde konuşmaları, bir evi basan polislerin yargısız infazına uğrayan adamın duvara kanı ile DS (Devrimci Sol) yazması ve işkence ortamında çocuklar, okullar, hayat pahalılığı gibi sıradan günlük konuların konuşulması yapıtı bu tür içinde cesur bir yere yerleştiriyor elbette. Burada şiddetin bireysel boyutta tutulduğu ve devletin bir fail olarak öyküde geri çekildiği düşünülebilir ama kesinlikle doğru bir yargı olmaz bu. Tüm o şiddet ve işkence eylemlerini, üstelik de adeta sıradan birer fiilmiş gibi soğukkanlılıkla, hatta kayıtsız bir tavırla gerçekleştirenlerin polis olduğu açıkça gösterildiği gibi, bu karakterlerin rahatlığı devletin onlara bu “özgürlüğü” tanıdığını ve hesap sorulmazlıklarını kanıtlıyor çünkü.
“Gelincik vurmak tavşan vurmaya benzemez. Tavşan hep kaçacağını sanır, döner dolaşır aynı yere gelir. Gelincik öyle değil. Zekidir, atiktir, ne zaman ne yapacağı belli değildir. En kötüsü de kindardır” vb. sözler ve mitolojik bir hikâye gibi farklı araçlarla, gösterilenlerin ötesinde bir şeylerin varlığını ima eden senaryo, halk arasındaki bir efsaneyi de (uykusunda öldürülenlerin hortlağa dönüşmesi) katarak anlatıyor öyküsünü. Filmin süresi düşünüldüğünde bir parça fazla duruyor tüm bunlar açıkçası ve örneğin bu son efsane pek de gerekli değilmiş gibi görünüyor. Temel gerilimini ve merak duygusunu belirsizlikten ve kuşkulardan alan bir yapıtın ilave olarak bu tür araçlara başvurması seyirciyi, en azından bir süre yorabiliyor çünkü.
Bir atmosfer filmi olarak tanımlamak mümkün Orçun Benli’nin yapıtını ve kadın karakterler olsa da, bir erkekler öyküsü olarak da. Gerek polislerin kendi aralarındaki muhabbetlerin küfürlü içerikleri gerekse Ayhan ile Karadayı’nın ikili sahnelerindeki eril bir iktidar için kapışmayı hatırlatan biçim ve içerik çalışması bizi erkeklerin dünyasında tutuyor asıl olarak. Şiddetin bireysel ve devletin faili olduğu kurumsal boyutları da hep erkekler aracılığı ile çıkıyor karşımıza örneğin. Tufan Kılınç’ın görüntü çalışması, doğal ışık tercihinin de katkısı ile genellikle tüm o görsel ve metinsel belirsizliklere rağmen, filmi gerçekçi bir havada tutuyor hep. Yönetmenin kendisinin ifade ettiği gibi, “beyaz torosların ön koltuğunda oturanların” devlet adına uyguladıkları şiddetin yarattığı vican yükünün ancak bu şiddet kişisel bir boyut kazanınca ortaya çıkmasıysa tablonun karanlığını daha da yoğunlaştırıyor. Karanlık günleri hiç azalmayan, en fazla biçim değiştiren ülkemizde, Evrensel gazetesinin sinema eleştirmeni Mesut Kara’ya “bir Mahir Çayan filmi” yapmak istediğini belirten bir yönetmene sahip olmanın bile ne kadar önemli ve gerekli olduğunu hatırlatan bu film, iki başrol oyuncusunun, özellikle de Ahmet Mümtaz Taylan’ın yakın plan kullanımının daha da güçlendirdiği performanslarının da katkısı ile görülmesi gerekli bir çalışma. Politik sinemaya en çok ihtiyaç duyduğumuz ama bu türden gittikçe daha da uzaklaştığımız günümüzde sadece bu özelliği bile Benli’nin çabasını değerli kılıyor çünkü.
İtalyan yazar, filozof, kültür eleştirmeni ve politik/sosyal yorumcu Umberto Eco’nun 1999 ile 2005 arasında La Repubblica gazetesi, L’espresso ve MicroMega dergilerinde yayımlanan yazıları, konferanslarda yaptığı konuşmaları ve farklı kitaplara yazdığı önsözlerinden oluşturulan bir derleme. “Sıcak Savaşlar ve Medyatik Popülizm” alt başlığı ile yayımlanan kitap, bu adın da ifade ettiği türden içerikleriyle bir Batılı entelektüelin gözünden 2000’li yılların ilk yarısında dünyadaki politik, teknolojik ve toplumsal gelişmelerin nasıl algılandığı ve değerlendirildiğini anlamak için başvuru niteliğinde bir yapıt olarak görülebilir. Her ne kadar akademik bir yayında göreceğiniz türden derinlikte değil metinler ama sonuçta Eco’nun birikiminin yansıdığı tüm eserler gibi ilgiyi hak ediyorlar. Zaman zaman ironik ifadelerin araya eğlenceli bir şekilde sıkıştırıldığı yazılardan oluşan ve günümüzde boyutu daha da artan problemlerin yaratabileceği tehlikeleri hatırlatan kitaba yazdığı önsözde Eco, yazıların önemli bir kısmının dünyanın “geriye attığı adımlar”dan söz ettiğini ve “kaygı ve kızgınlık sonucunda” kaleme alındığını belirtmiş. Birikimli bir liberal entelektüelin bizde de karşılığı olan güncel meselelerle ilgili görüşlerini öğrenmek için okunabilecek bir derleme.
“Şiddete başvurma hakkımız var. Eziyete uğrayan herkesin şiddete başvurma hakkı var”
“Onu yüzüstü bıraktığımızı söylerdim. Hem annesi hem benim onun için hiçbir şey yapmadığını. O kadar zaman kaybettik ki. Yalnız elalem ne der diye düşündük. Ona bunları söylemek isterdim. Bir de annesinin onu çok ama çok sevdiğini. Her şeye rağmen… Ona benim de onu çok sevdiğimi söylerdim”