Yurt – Nehir Tuna (2023)

“1996… Dindar ve laik Türkler arasındaki siyasi gerilim had safhaya ulaştı… Dini yurtlar, İslami aşırılığın kaynağı olarak görülüyor ve polis tarafından düzenli olarak basılıyor. Öte yandan okullar, modern Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ün aşıladığı laik değerlere sıkı sıkıya bağlı. Bazı çocuklar da, bu ikisinin arasına sıkışıp kalıyor”

Özel bir okula devam eden ama bir cemaate katılan babasının isteği nedeniyle bu dinci örgütün yurdunda yatılı olarak kalan bir oğlanın hikâyesi.

Nehir Tuna’nın yazdığı ve yönettiği bir Türkiye – Almanya – Fransa ortak yapımı. Kazandığı ya da aday gösterildiği pek çok ödülün yanında, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışma bölümünde Altın Lale’yi alan ve Tuna’nın ilk uzun metrajlı filmi olan yapıt, Venedik’te ilk veya ikinci filmlerini çeken yönetmenlerin eserlerinin yarıştığı Orizzonti bölümüne seçilmiş, aynı festivalde eleştirmenlerce verilen Bisato d’Oro ödüllerinde de senaryosu ile ödül kazanmıştı. 1996’da geçse de, aslında çok daha önce başlayan ve günümüzde de süren bir hikâyeyi anlatan ve o bağlamda, 2026’daki Türkiye’nin durumu için çok şeyler söyleyen film Tuna’nın zarif, yalın ve güçlü sinema dili ve Florent Herry’nin çekici bir görsel dünya kuran görüntü yönetmenliği ile kesinlikle önemli bir yapıt. Öte yandan senaryodaki kimi tercihler öyküyü politik açıdan çok tartışmalı bir yere yerleştiriyor ki filmin bu tartışmadan hayli yara alarak çıktığını söylemek gerekiyor.

Ahmet (Doğa Karakaş) özel bir koleje giden, 14 yaşındaki bir çocuktur ve bir cemaate katılan varlıklı babasının zorlaması ile bu cemaatin yurdunda yatılı olarak kalmaktadır. 1996’nın sonbaharındayız ve Türkiye 28 Şubat 1997’de gerçekleşecek “postmodern darbe”ye giden yolda ilerlemektedir ve gittikçe artan bir gerilimin içindedir. Bir tarafında Erbakan’ın başkanlığındaki sağcı hükümetin din odaklı icraatları diğer tarafında ise darbeci geleneğini koruyan ordunun bulunduğu bu gerilim, ergenlik sürecinin doğal sorunlarını yaşayan Ahmet’in hayatını daha da zorlaştıracak ve delikanlının annesi (Didem Ellialtı), babası (Tansu Biçer) ve başta yurttaki arkadaşı Hakan (Can Bartu Aslan) olmak üzere yaşıtlarıyla ilişkileri de bu gerilimden payını alacaktır.

Nehir Tuna filmi babasına ithaf etmiş ve kendi yaşam öyküsünden yola çıkmış senaryoyu yazarken birkaç yıl zorunlu olarak kaldığı filmdeki gibi bir yurtta geçirdiği yıllara dayanarak. Kişisel bir boyutu olan bu hikâyeyi belki tam da bu nedenle, öncelikle politik alanda durduğu nokta açısından değerlendirmek zorunlu bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Doğru ve sağlam tespitlerin yanında, 1990’lı yılların sonunda bile tartışmalı olacakken, filmin çekildiği 2023’te “liberal saflık”la açıklanabilecek kolaycı ve yanlış bir yerde duruyor Tuna’nın senaryosu. Bu yazının girişinde yer alan ve öykü başlamadan önce görüntüye gelen cümleler bile Tuna’nın, anlattığıyla anlatır görünmek istediği (ya da anlattığını düşündüğü) arasında önemli bir tutarsızlık olduğunu gösteriyor bize. Evet yurdu denetim için basan askerler, yurt yönetiminin bu denetimler öncesindeki önlemleri (Atatürk fotoğrafları asma, Arapça yazıları ortadan kaldırma vs.), yurdun önünde şeriat karşıtı eylem yapan birkaç kişi vs. var filmde ama öykünün aslında asıl, hatta filme genel olarak baktığımızda tek, odak noktası genç bir oğlan çocuğunun ergenliğinin kaosunu yaşarken kendini bir tarikat yurdunda bulmasının yarattığı sorunlar. Ne var ki Tuna, filmi 20 yıl önce çekse kabul edilebilir ve hatta gerekli olacak iddialarını 2023’teki çalışmasında önümüze koyuyor ve özet bir ifade ile, “Kemalist/laik baskı” ile “dinci baskı”yı eşitliyor yanlış bir şekilde. Bu eşitleme telaşı 2023 yapımı için bir film için ancak ülkemiz liberallerinin “yetmez ama evet”le çok iyi anlatılabilecek saflığının/kötülüğünün sonucu olabilir.

Yukarıda anılan eşitleme telaşı önemli ve, çok fazla sayıda ve kimileri zorlama örnekleri var bunun filmde. Örneğin Ahmet’in gittiği özel kolejdeki tüm sınıf sahneleri sadece ve defalarca İngilizce dersinde geçiyor; bu tercihin nedeninin bir yabancı dil olarak İngilizceye gösterilen teşvik edici yaklaşımın yurttaki Arapça yazılara gösterilmediğini vurgulamak kuşkusuz. Filmin adı da bu bağlamda sorunlu. Türkiye’de dinci örgütler tarafından yönetilen/işletilen ve yatılı kalınan öğrenci mekânları için günlük hayatta “yurt” değil, “tarikat yurdu” ifadesi kullanılır genel olarak. Tuna’nın tercihinin bir belirsizlik yaratarak sanatsal bir tercihte bulunduğu söylenebilir ve bir şekilde yine de mekânı doğru tanımladığı söylenebilir ama bu ismin İngilizce karşılığı olarak seçilen “dormitory” sözcüğünün yabancılar için herhangi bir dinsel çağrışım içermemesi problemi daha açık kılıyor. Ahmet’in, gittiği okuldaki diğer öğrencilerin seküler ailelerden gelmesinin baskını hissetmesini, okul servisinden yurdun önünde inmemesi ve “okuldaki Aczmendi çocuğu duydun mu?” gibi diyaloglarla hissettiriyor ve doğru bir saptamada bulunuyor senaryo ama Ahmet’te kafa karışıklığı yaratan asıl unsurun onun içinden gelenlerle, babasının onu zorladığı yaşam şekli arasındaki çelişkiler olduğu gerçeğini değiştirmiyor bu. Böyle olunca da sanki Tuna senaryosunu baştan bu çelişkiler üzerine kurmuş ama sonradan -nedense ya da anlaşılabilir bir şekilde- “katı laiklerle katı dinciler arasındaki”ni de eklemeye karar vermiş gibi görünüyor. Oysa bir delikanlı olarak Ahmet ile cemaatin yaşam biçimi arasındaki çelişki yeterince güçlü ve Türkiye’nin bugünkü durumuna bakıldığında, 2023’te asıl ve tek anlatılması gereken buydu filmde. Odasının duvarlarında Bon Jovi posterleri olan bir oğlanın “Duvarlarda poster olan eve melek girmez” diyen bir babanın dikte ettikleri karşısında yaşadıkları ve hissettikleri çok önemli, özellikle de oğlan ile babası arasında -filmde incelikle anlatılan türden- bir sevgi varsa. Bir babanın dinsel inançları nedeniyle oğluna “Sen benim kefaretimsin, kurtuluşumsun” diyerek onun yaşamını kendi günahlarının kefareti hâline getirmesinin korkunçluğu ortada çünkü. Yurtta eşlik edilen dinsel törenleri okulda okunan Andımız ile veya 10 Kasım törenleri ile eşleştirmek gibi ilk bakışta doğru görünen ama -tekrarlamak pahasına söyleyelim- aslında farklı güçleri benzetme tehlikesi doğuran seçimlerden bolca var filmde ve Tuna’nın, senaryosuna “Anne, kim daha büyük? Atatürk mü Allah mı?” gibi bir cümleyi eklemesi sürekli bir dengeleme gayretinin uzantısı olarak rahatsız edici.

Senaryonun -anlaşılan kaçış sahnesi için gerekçe olabilsin diye eklenen ama gereksiz görünen- define avcılığı gibi tartışmalı unsurlarına karşılık, “herşey sınıfsaldır” sözünü doğrulayan bir sınıf meselesi teması da var ki öyküyü kesinlikle zenginleştiriyor. “Aynı yurtta tıkılıp kalmasak, yüzümüze mi bakarsın sen bizim?” sorusu ile finaline ulaşan bu sınıf sorgulamasına giden yolda, dikkatli gözlerden kaçmayacak, az ama önemli ipuçları veriyor film. Bir örneği çocukların ayakkabıları arasındaki yenilik ve temizlik arasındaki fark olan bu tür ince buluşlar filmin en güçlü yanlarından biri. Buradan cemaat yurtlarının zengin ve fakirin bir arada ve eşit koşullarda olabildikleri bir yer olarak tanımlandığı düşünülebilir ama Ahmet’in babasının hesap sorma gücünün ve finalde aldığı ünvanın ana kaynağının zenginliği olması bu ihtimali siliyor açıkçası. Eğer film bu konuda eleştirilecekse, özel okula sadece zengin çocukları gidebilirken, yurda zengin veya fakir herkesin alınabilmesini göstermesi olmamalı eleştiri nedeni; neden özel okulların var olabildiği bir düzende yaşadığımız ve neden devletin anayasal görevini, layıkıyla yerine getirmeyip, eğitimde tam bir eşitliği sağlayamadığı olmalıydı asıl mesele. Liberal bir bakışa sahip filmden bunu beklemekse anlamsız elbette.

Filmin önemli bir bölümünü siyah-beyaz çekmiş Tuna ve çok doğru bir sahnede renkliye dönmüş, sadece renklenmekle kalmamış ve el kamerasına geçerek kamera açılarını da farklılaştırmış. Özgürlüğün, gençliğin ve kendin olmanın tadının ilk kez alındığı bu sahnenin gücünü ve sahiciliğini artıran bu renklenme çok doğru bir oyun olmuş kesinlikle. Baştaki siyah-beyaz tercihini “Benim o döneme dair anılarımın renksizliği ve karamsarlığı en büyük sebep aslında. O atmosferin gözümde öyle canlanması…” sözleri ile açıklayan Tuna’nın öyküsü birden fazla sahnede eşcinsellik imasında da bulunuyor: bir tuvalet kabininden ayrı ayrı çıkan iki delikanlı, bir yakınlaşmaya dönüşecekken yarıda kesilen bir kavga, çıplak bir erkek heykeli ile hayal edilen sevişme vs. Tüm bu örnekleri zarafatle ve kesin bir yargıda bulunmadan sergiliyor Tuna ve bu eşcinsel yakınlaşmaların kaynağının bir parça da “yurt yaşamı” olabileceği düşüncesini uyandırıyor.

Avi Medina’nın müziklerinin, öykünün gerilimini ve kahramanının trajik çelişkilerini, bazen daha büyük bir öyküye aitmiş gibi hissettirse de, başarıyla yansıttığı filmdeki şarkı seçimleri de anlamlı. Öykünün geçtiği dönemin popüler şarkılarından Burak Kut’un “Heyecanlıyım” ve bizde önce TRT’de sonra özel kanallarda gösterilen “Manuela” adlı pembe dizinin açılış jeneriği görüntülerine eşlik eden ve Julio Iglesias’ın seslendirdiği “Manuela”nın yanında, Nehir Tuna’nın ilginç bir seçimi daha olmuş: İtalyan şarkıcı Nada’nın sesinden dinlediğimiz, 1969 tarihli şarkı “Ma Che Freddo Fa”. Tuna şarkının öykünün geçtiği dönemle hiç ilgisi olmadığını ama kendisini “çocukluğuna götüren bir tarafı” olduğunu ve sözlerinde geçen “Yüzümdeki gülümsemeyi çaldın ki bir daha geri gelmeyecek” ifadesinin kendisine babasının Ahmet’in yüzündeki gülümsemeyi çalmasını hatırlattığı için kullandığını söylemiş. Öyküdeki olayların yaşandığı dönemde, en azından ülkemizde gündemde olmayan bir şarkının seçimi ve bu gerekçe bir parça sorunlu; çünkü ne Ahmet ne de Hakan’ın yaşamında bu şarkının yer alabileceği bir öykü değil seyrettiğimiz. Müzik açısından asıl önemli olansa Vivaldi’nin “Dört Mevsim” eserinin “Kış” bölümü olsa gerek; Ahmet’e bu eserin CD’sini hediye eden kız anlaşılan Nehir Tuna için seküler dünyanın sembollerinden biri ve öykünün bir kısmındaki dinsel müziklerin karşısına yerleştirmiş onu yönetmen. Bu CD’nin yanmasına neden olan olayları “katı laikler”in başlatmış olmasıysa (bu hayli eğreti duran sahnenin gerçekliği bir parça belirsiz kalmış nedense ve filmin tümünden farklı duran bir amatörlüğü de var) bu sekülerliğin sembolü olma yorumunu boşa düşürüyor bir parça.

Yukarıda anlatılan tüm dengeleme, eşitleme çabasına ve gösterilen özene rağmen 2023’te böyle bir film çekmek cesaret isteyen bir iş kuşkusuz. Bakanlığın destek sağlamadığı film Venedik Festivali’ne katıldığında Yeni Şafak gazetesindeki haberin başlığı “İslam’ı hedef gösterdi, LGBT propagandası yaptı” olmuştu. Nasıl bir Türkiye’de yaşadığımızın iki basit örneği bunlar sadece ve her iki tarafın da dogmalarını eleştireyim yaklaşımının yukarıda da belirtildiği gibi, maalesef yanlış/zamansız bir tavır olduğunun da göstergesi; çünkü bugün Türkiye’de biri her türlü gücü eline geçirmiş olan iki karşıt dogmayı aynı anda eleştireyim dediğinizde, sonuç güç sahibi olana yönelik eleştirinizin zayıflaması, hatta kaybolması oluyor sadece.

Tüm o içerik sorunlarına ve yanlış politik duruşuna rağmen kesinlikle önemli ve başarılı bir ilk film bu ve sinemamızın son yıllardaki en iyi örneklerinden biri. En küçük bir eleştirinin bile şu ya da bu şekilde tehlike yarattığı bir ülkede ve tüm o eşitleme gayretine rağmen, cesur bir yapıt da aynı zamanda. Doğa Karakaş ve Can Bartu Aslan’ın gerçek yaşlarından belirgin olarak küçük olan iki karakteri canlandırırken sergiledikleri performanslar inceliklerle yüklü ve sinemamızda pek görülmeyen türden doğallıkları ile yapıta önemli bir katkı sağlıyorlar. Ahmet ile Hakan’ın son ikili sahnesinde kendisini dışa vuran sınıf farkının, tartışmanın iki tarafınca nasıl görüldüğü, daha doğrusu taraflardan birinin bunun farkına bile varmamasıysa, öykünün önemli çağrışımlarından biri ve sinemamızın ihmal ettiği bir alan hakkında düşündürmesiyle de ayrıca önem taşıyor. 2018’de çektiği ve Can Bartu Aslan’ın da rol aldığı kısa filmi “Ayakkabı”da Ahmet ve Hakan’ın hikâyelerini burada da yer alan çalıntı ayakkabılar üzerinden anlatan Nehir Tuna, bu kişisel öykü üzerinde uzun süre düşünmüş anlaşılan ve ortaya başarılı bir sonuç koymuş. Bir söyleşisinde “Ben çocukların kalplerini ve beyinlerini ele geçirmeye çalışan sistemlere dair eleştirimi taraf tutmadan, iki tarafa da aynı mesafede kalarak göstermek istedim” demiş Tuna ve prensipte doğru bir ifade kurmuş ama bu ifadenin zamanlaması hayli sorunlu. Finalini “özgürleşme ve pozitif bir son” ifadeleri ile tanımlaması da bunun kanıtı olarak görülebilir. Nehir Tuna babasına boyun eğerek 5 yıl filmdeki gibi bir yurtta yaşamış, kardeşiyse karşı çıkmış babasının isteğine. İşte o kardeşin öyküsünün anlatılmasıysa bir o kadar gerekli ve çok daha cesaret gerektiriyor kesinlikle.

Gojira – Ishirō Honda (1954)

“Devasa, korkunç bir canavar! Denizdeki tüm balıkları yedikten sonra karaya çıkıp insanları yemeye başlayacak”

Denizden çıkan ve Japonya’yı kasıp kavuran dev bir canavara karşı verilen mücadelenin hikâyesi.

Shigeru Kayama’nın hikâyesinden yola çıkarak senaryosunu Takeo Murata ve Ishirō Honda’nın yazdığı, yönetmenliğini Ishirō Honda’nın yaptığı bir Japon filmi. Sinema tarihinin en eski ve uzun soluklu canavarı olan Godzilla’nın beyazperdedeki ilk macerası olan bu siyah-beyaz filmin, on yıldan kısa bir süre önce ABD’nin attığı atom bombaları ile iki büyük şehri yerle bir olmuş ve on binlerce sivil insanı yaşamını yitirmiş Japonya’dan gelmesi anlaşılabilir bir durum ve yapıt tam da bu korkunç acıyı tatmış bir ülkeden çıkmış olmanın gerektirdiği gibi aksiyon ve korkunun arkasına önemli bir sorgulamayı da katan ilginç bir çalışma. Döneminin imkânları düşünüldüğünde efekt çalışmasının başarısıyla da dikkat çeken çalışma, felâket filmlerinin bilim ve iktidar çatışması geleneğini değiştirerek tekrarlayan, ruhsuz bir görkem yerine ciddi ve doğal bir anlatımı tercih etmesi ile de önemli olan bir film.

Godzilla’nın doğuşuna giden yola ilk adımı atan, yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği yapsa da asıl olarak görsel efekt ustası olarak sinema tarihinde yerini alan Eiji Tsuburaya olmuş. Bu filmin de görsel efektlerini üstlenen Tsuburaya’nın okyanusta seyreden gemilere saldıran dev bir ahtapot fikrinden yola çıkan yapımcı Tomoyuki Tanaka, bilim kurgu ve korku yazarı Shigeru Kayama’dan, kendisinin daha ileri taşıdığı bu düşünceyi öyküleştirmesini istemiş. Kayama’nın orijinal öyküsünü temel alan Takeo Murata ve Ishirō Honda da bu ilk Godzilla filminin senaryosunu oluşturmuşlar.

Açılış jeneriğinde Japonya Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın desteğiyle çekildiği belirtilen filmin öyküsü Odo Adası’nın karasularında bir yük gemisinin batmasıyla başlıyor. Denizden gelen korkunç sesin ve ardından su yüzeyine çıkan parlak ışığın kaynağıdır bu olayın nedeni ve işte o kaynak bu filmle sinema dünyasına ilk kez adım atan Godzilla’dır. Ardından başka gemiler de aynı akıbeti yaşamaya başlayınca gazeteciler, bilim adamları ve politikacıların gözleri Odo Adası’na çevrilir ama kısa bir süre içinde Godzilla Tokyo’ya kadar yakıp yıkarak ilerler. Öykü bu yaratığı bir an önce yok etmek isteyen güçlerle onun tüm silahlara karşı dayanıklı olmasının sırrını keşfederek (“Onu bu silahlarla öldürmek mümkün değil. Godzilla hidrojen bombalarının alevlerinden bile sağ çıktı. Şu an önceliğimiz, onun muazzam hayatta kalma becerisini incelemek olmalı”) insanlığa faydalı olacak bir sonuca ulaşmak isteyen bilim adamları arasındaki çatışma üzerinden ilerlerken, çözüm bir başka bilim adamından gelecektir bir bedeli olsa da.

Etrafına radyasyon yayan ve okyanusun dibindeki evinden hidrojen bombası denemeleri yüzünden su üzerine ve sonra da karaya çıkan Godzilla’nın hikâyesini anlatan bir filmin Japonya’dan çıkmış olması şaşırtıcı değil kuşkusuz. Aynı nedenle Godzilla’nın öyküsünün, temelinde barış mesajına odaklanan bir sinema yapıtına yol açması da oldukça anlaşılabilir bir durum. Senaryo Amerika’nın Japonya’da on binlerce sivilin ölümüne yol açan atom bombasını -ama failin adını söylemeden- sadece bir kez doğrudan anıyor (“Nagasaki’deki atom bombasından kıl payı kurtuldum. Bir bu eksikti!”) ama tüm öykünün bu korkunç trajedinin ve savaş suçunun sonuçları üzerine kurulu olduğunu sık sık belli ediyor açık bir şekilde. Bir başka sahnede duyduğumuz, Godzilla’nın yıkımından çocuklarını korumaya çalışan bir annenin sözleri (“Yakında babanıza kavuşacağız”) savaşta kaybedilen birisine yönelik olsa gerek. İkinci Dünya Savaşı’nda yenilenler tarafında olan Japonya’nın Müttefik Devletler tarafından gerçekleştirilen işgalinin bitiminin üzerinden henüz iki yıl geçtiğini düşünürsek, daha doğrudan bir ifade olmaması anlaşılabilir ve senaryonun -kabul edilebilir bir dozda- zaman zaman bir parça didaktik olmasını da dengeliyor. Godzilla’yı “uyandıran”ın, geliştirilen bir silah için gerçekleştirilen deneyler olmasını kamuoyundan saklamak isteyenlerle bunu ifşa etmek isteyenlerin sert tartışmaları (filmin çizgi romanların görsel estetiğine yaklaştığı pek çok andan biri bu sahnede çıkıyor karşımıza) üzerinden politik göndermeleri de olan filmin asıl mesajı, bir gözünü savaşta yitiren bir bilim adamının ikilemi üzerinden veriliyor. Nükleer güç için yapılan iyi niyetli çalışmaların atom bombasına giden yolu açması gibi, kendi çalışmasının da insanların hırsı ve politikacıların kötülüğü yüzünden tehlikeli bir sonuç üretmesinden korkan genç adamın düşünceleri ve eylemleri senaryonun mesajının en önemli aracı oluyor. “Bir bilim adamı, hayır bir insan olarak, insanlığın cephanesine bir korkunç silah daha eklemeyi kabul edemem” diyen bu insan yakın geçmişteki dehşeti yaşayan genç neslin endişelerinin de sesi oluyor bir bakıma. Mesajlar naif ve doğrudan ama atom bombasının üzerinden sadece 9 yıl geçtiği göz önüne alınırsa, oldukça doğal ve hatta kaçınılmaz bir durum bu ve açıkçası öykünün sahiciliğine de katkı sağlıyor. “Nükleer denemeler devam ederse yeni Godzillalar çıkar” ifadesinin sözlü olarak doğrudan dile getirilmesi, bugünün sineması için bir parça fazla doğrudan bir tercih ama bir bakıma sonraki filmlerin de yolunu açan bu cümlenin çarpıcı uyarıcılığı ve içerdiği öngörünün doğruluğu ihmal edilmemeli. Filmin “politik” içeriğinin Amerikalılara fazla geldiğini ve önemli bir kısmı bu filmin yeniden kurgulanması ve “siyasi” temaların ve söylemlerin atılması ile oluşturulan bir yapıtın ABD piyasasında “Godzilla, King of the Monsters!” adıyla gösterime çıkarıldığını ve bugün Godzilla anılırken kullanılan “The King of the Monsters” (Canavarlar Kralı) ifadesinin ilk kez o filmde kullanıldığını da belirtelim bu arada.

Dönemin koşulları düşünüldüğünde efektleri başarılı olan ve özellikle Godzilla’nın bir yolcu trenini paramparça ettiği sahnenin etkileyiciliği ile dikkat çeken filmde helikopter, gemi ve itfaiye aracı gibi, Godzilla’nın hışmına uğrayan bazı objelerin oyuncak olduğu dikkatli bir izleyicinin gözünden kaçmayacaktır ama sinemanın bu orijinal canavarının doğum filminin keyfini bozmadığı gibi, eğlence de katıyor açıkçası bu durum. Godzilla’nın şehri yıkıp geçtikten sonraki görüntülerin atom bombası sonrasındakileri hatırlatmaları ile bir gönderme olduğunu düşündürten yapıt, kalabalık figüran kadrosu ve Akira Ifukube’nin özgün müzik çalışmasından da önemli bir destek alıyor.

Bu “Bir Canavar Doğuyor” filmi günümüze kadar süren bir ilginin de başlatıcısı oldu ve otuz üçü Japon, altısı da ABD yapımı olan toplam otuz dokuz Godzilla filmi daha çekildi; bu filmlerin biri Japon, diğeri Amerikan yapımı olan son ikisi henüz gösterime girmedi. Meraklısının karşısına önce sinemada çıkan tüm karakterler içinde, kısa çizgi filmlerle doğan Mickey Mouse’u bir kenara koyarsak, en fazla macerası olanının Godzilla olması da bu ilginin kalıcılığını ve sürekliliğini doğruluyor kuşkusuz. Kimileri tarafından ABD’nin metaforu olduğu öneri sürülen (Japonya’nın İkinci Dünya Savaşı’nda Pearl Harbor baskını ile bir canavarı uyandırmasına gönderme) Godzilla bu ilk filmden sonra çok farklı temaların (doğal felaketler, çevre sorunları gibi) ele alındığı ve bazen bir anti-kahraman bazen de insanlığı daha büyük tehlikelere karşı savunan bir canavar olarak resmedildiği yapıtlarla çıktı seyircinin karşısına ve popüler kültürün önemli figürlerinden biri oldu tartışmasız bir şekilde. Son olarak, Godzilla’nın neyin metaforu olduğu ile ilgili olarak, özellikle 1990’larda öne çıkan ilginç bir yorum olduğunu da yazmakta fayda var bu figürün doğurduğu tartışmaların yaygınlığına örnek olarak. Japonya’nın sağcıları Godzilla’nın İkinci Dünya Savaşı’nda ölen Japon askerlerin “huzursuz ruhları”nı temsil ettiğini ve yıkıcı öfkesinin ülkenin savaş sonrasında geleneksel değerlerinden uzaklaşmasından kaynaklandığını öne sürüyorlar. İlk filmin müziklerini yapan Akira Ifukube de bu yorumu desteklemiş ve Shūsuke Kaneko’nun 2001 Japon yapımı Godzilla filmi “ Gojira Mosura Kingu Gidora Daikaijû Sôkôgeki”nin öyküsü bu tema üzerine kurulmuş üstelik.

Masao Tamai’nin imzasını taşıyan görselliğinin Amerikan sinemasının B filmlerini ve çizgi romanları hatırlattığı, ses çalışmasının da dikkat çektiği film çekildiği tarihte o zamana kadarki en pahalı Japon yapımıydı. Öyküsünde işte o tür eserlerde rastlanacak türden romantizm, trajedi ve doğrudanlık barındıran film bir canavarın doğuşunu anlatması ve bilim insanlarının önemini de içeren hatırlatmaları ile önemli ve izlenmesi gerekli bir yapıt.

(“Godzilla”)

The Naked Prey – Cornel Wilde (1965)

“Yüz yıl önce Afrika uçsuz bucaksız, karanlık ve bilinmeyen bir yerdi. Bu toprakların kana bulanmış yollarında sadece birkaç kâşif ve misyoner, fil dişi avcıları ve kötü şöhretli köle avcıları hayatlarını tehlikeye atıyordu. Büyük ödül; parıldayan fil dişleri ve durmaksızın devam eden kabile savaşlarında bizzat kendi kralları ve şefleri tarafından satılan ya da köle tüccarları tarafından ele geçirilen kan ter içindeki kölelerdi. Aslan ve pars, uçsuz bucaksız yaban sürülerinin ortasında vahşice avlanmaktaydı. Hemcinsini anlama iradesinden yoksun kalan insanoğlu ise hayvanlaştı ve onların yaşam tarzı, kendi yaşam tarzı oldu”

Bir safari rehberinin, gruptaki kibirli bir avcının hediye vermeyi reddederek yerli bir kabileye saygısızlık etmesi üzerine, kendisini ölümcül bir avın hedefi olarak bulmasının hikâyesi.

Senaryosunu Clint Johnston ve Don Peters’in yazdığı, yönetmenliğini Cornel Wilde’ın yaptığı bir Amerikan filmi. Özgün Senaryo dalında Oscar’a aday olan ve öyküsü Amerikalı kâşif ve kürk avcısı John Colter’ın 1809’da Amerika’da yerlilerle olan bir mücadelesinden esinlenerek yazılan film, bir avcı(lar) ve avcı hikâyesini Hollywood’un “beyazlar vahşilere karşı” örneklerindeki klişelerden -bu alanda yine de önemli sorunları olsa da- uzaklaşması ile dikkat çekiyor öncelikle. Wilde’ın yönetmenlik dışında başrolü de üstlendiği yapıt, düşük bütçesinin kısıtlarını aşması, tüm çekimlerin Afrika’da (Güney Afrika, Botswana ve Mozambik ve Zimbabve) yapılmasının getirdiği otantik havası, diyaloglara değil aksiyona yaslanması ve bundan belli bir çekicilik yakalaması, ve farklı türden düşmanlara karşı verilen hayatta kalma mücadelesinin temposunu hiç düşürmemesiyle de ilgiyi hak ediyor.

Kâşif ve kürk avcısı John Colter’ın 1809’da Montana’da Blackfoot adındaki yerli kabileden kaçış öyküsünden esinlenmiş senaryo yazarları. Kendisini yakalayan yerliler Colter’a otuz saniye avans vermişler kaçması için ve sonra peşine düşmüşler. Colter’ın koşmak, tırmanmak ve nehirde kütüklerin altına gizlenerek sürüklenmek gibi farklı yollarla gerçekleştirdiği bu kaçış eyleminin dikkat çeken bir özelliği, yerlilerin bu beyaz adamı kaçış oyunu öncesinde soymaları yüzünden, çıplak gerçekleştirilmiş olması. Clint Johnston ve Don Peters yola onun hikâyesini anlatmak üzere çıkmışlar ama Güney Afrika’da film çekmenin çok daha düşük maliyetli olması, vergi avantajı, mekânların egzotik olması ve Güney Afrika hükümetinin sağladığı önemli lojistik nedeniyle öykülerini bu ülkeye taşımışlar. Kapanış jeneriğinde teşekkür edilen bu hükümetin başında, Apartheid’in (Güney Afrika’da 1948 ile 1994 yılları arasında devlet eliyle uygulanan resmi ve yasal ırk ayrımcılığı sistemi) Mimarı olarak anılan Hendrik Verwoerd’in olduğunu bilmekte yarar var elbette. Colter’ın hikâyesi Clint Johnston ve Don Peters’ten önce ve sonra da ilham verdi sinemacılara. Washington Irving’in senaryosundan Hobart Bosworth’un 1912’de çektiği, ABD yapımı kısa ve sessiz filmi “John Colter’s Escape” doğrudan Colter’ın macerasını anlatırken; Samuel Fuller’ın 1957 Amerikan yapımı “Run of the Arrow“ ve Richard Lang’ın 1980 ABD ve Hollanda yapımı “The Mountain Men” (Dağ Adamı) filmlerindeyse, bu maceradan da esinlenilmişti. 2022’de “Into The Wild Frontier” adlı TV dizisinin bir bölümündeyse doğrudan Colter’ın hikâyesi anlatıldı. Son olarak Cornel Wilde’ın bu yapıtı yönettiği filmler içinde en sevdiği olarak tanımladığını ve devamının üzerinde çalışırken hayatını yitirdiğini de belirtelim.

Öykü fil dişi avı için safariye çıkan bir grubun görüntüleriyle açılıyor. Jeneriklerde adı “The Man” olarak geçen beyaz rehberin (Cornel Wilde) yönettiği gruptaki avcılardan biri olan ve daha kârlı olduğuna inandığı köle ticaretine başlamayı düşünen adamın (Gert van den Bergh), topraklarından geçtikleri bir kabileye hediye vermeyi ret etmesi tüm grubun yaşamını tehlikeye sokar ve The Man’in bir ava dönüştüğü ölümcül bir oyunun başlamasına neden olur. Yerlilerin diğerlerinin aksine ona işkence etmeyip, kaçmak için fırsat da vermelerinin nedeni onun kendilerine saygılı davranması ve hediye verilmesi için elinden gelen çabayı göstermesidir.

Clint Johnston ve Don Peters’in ortak senaryoları çeşitli açılardan klasik Hollywood’un “beyaz adam vahşilere karşı” öykülerinin bazı öğelerini tekrarlarken, farklı yollarla da onlardan uzak durmaya çalışmış ve bu ikinci çabayı filmin prodüksiyon unsurları da desteklemiş. Yerel bir Afrika müziğinin eşlik ettiği açılış jeneriğinde Güney Afrikalı sanatçı Andrew Tshidiso Motjuoadi’nin resimleri kullanılmış örneğin; apartheid döneminde siyahların olduğu bölgelerdeki yaşamları titiz ve empati içeren bir bakışla ele alan resimleri ile bilinen ve filmden sadece üç yıl sonra, henüz 33 yaşında yaşamını kaybeden sanatçının Güney Afrikalıların gündelik yaşamlarını gerçekçi bir şekilde yansıtan çizimlerinin seçilmiş olması önemli ve değerli bir ayrıntı kuşkusuz. Filmin bu hassasiyeti, jenerikte müziğin “Afrikalılar tarafından ve Afrika enstrümanları ile çalınan Afrika müziği” olduğunun yazılmasında da gösteriyor kendisini. Tema şarkısının The Principal Warriors adlı Afrikalı bir grup tarafından seslendirildiği ve Andrew Tracey’nin hazırladığı özgün melodilerin de kullanıldığı filmin tamamen Afrika’da çekilmiş olmasını da prodüksiyonun Afrika’ya yaklaşımı içinde değerlendirebiliriz. Kuşkusuz “Afrika müziği” gibi bir terminoloji, tüm bir kıtayı, örneğin Avrupa için düşünülmeyecek şekilde, tek bir kültür/etnisite olarak görmenin sonucu ama henüz böyle bir hassasiyetin pek de olmadığı bir dönemde çekildiğini unutmayalım filmin.

Senaryo açısından bakıldığındaysa, olumlu olarak ilk göze çarpan tercih, siyahların da duyguları olan birer insan olarak gösterilmeleri birden fazla kez. Klasik Hollywood benzer bir öyküde siyahları ayrı birer birey olarak göstermezken, burada onların da insanca duyguları olan, örneğin ölen arkadaşları için gözyaşı döken insanlar olarak gösterilmesi dikkat çekiyor. “The Man”in diğer beyazlardan -iyi anlamda- farkının kaynağının, onun siyahların geleneklerine ve isteklerine saygılı davranması ve iz sürücülüğü, hassas kulakları vs. ile “siyahlaşmış” olması olarak gösterilmesini de atlamamak gerekiyor. Tüm bunlar önemli elbette ve pek çok sahnede yerlilerin Batılı çizgi roman estetiğine başvurularak gösterilmesi ve daha da önemlisi, acımasız şiddet ve işkenceye başvuran vahşiler olarak sergilenmesine az ya da çok bir denge getiriyor. Ne var ki her ne kadar olayların başlama nedeni olarak, yerlilerin kendi topraklarından geçenlerden hediye istemesine beyazların saygı göstermemesi gösterilse de filmin çok uzun sahnelerde onların eğlenerek işkence yapmalarını göstermesinden rahatsız olmamak mümkün değil. Sadece savaşçı genç erkeklerin değil, yaşlıların, kadınların ve hatta çocukların insanları işkenceden geçirip katlettiği ve bunu kabile şeflerinin (Ken Gampu) abartılı kahkahasını da taklit ederek ve tezahüratlarla yaptığı sahneler çünkü bunlar. Zaman zaman abartılı olmalarının bu sahnelerde bir kara mizah yaratılmak istendiğini düşündürebilir ama sonuçta karşımızda bir beyaz adamın peşindeki ona yakın siyaha karşı verdiği cesur mücadelenin öyküsü var ve üstelik de hikâyede en önemli kurşunu bir beyaz askerin atması ile birlikte düşünmek gerekiyor bunu. Yine de haksızlık etmemek adına, ters yönden iki örnek de verelim: kabilenin vahşiliğinin karşısına bir başka kabilenin barışçı havasını koyuyor film ve finalde de biri dostluk, diğeri karşılıklı saygıyı ifade eden iki farklı gelişmeyi de gösteriyor bize.

Kalabalık bir figüran kadrosunun yer aldığı filmde öykünün kahramanının sadece peşindeki yerlilere değil, vahşi hayvanlara, açlığa ve susuzluğa karşı verdiği mücadeleyi de izliyoruz ve bu sırada her zaman öyküyle bağlantısı olmayacak şekilde belgesele yakın görüntüler de çıkıyor karşımıza. Öyküsü Afrika’da geçen pek çok anaakım filmin aksine, başta gün batımı / gün doğumu olmak üzere klişe Afrika manzaralarına başvurulmamasını da filmin artıları arasına ekleyebiliriz. 1869 tarihli bir folk şarkısının (“Little Brown Jug”) bir beyaz ve siyah arasındaki beklenmedik dostluğun ifadesine dönüştüğü yapıt, Cornel Wilde’ın sonraki iki filmi olan “Beach Red” (1967, Ateş Sahili) ve “No Blade of Grass” (1970, Ölümü Beklerken) ile birlikte, zorlu ve şiddet dolu topraklarda hayatta kalmaya dair öykü anlatması ile adı konulmamış bir üçlemedeki ilk çalışma olarak da kabul ediliyor bugün. Birkaç kovalamaca sahnesinde görüntünün gereksiz hızlandırıldığı filmde kahramanın adı jenerikte “The Man” olarak geçse de, baştaki sahnelerde kendisine “Larry” olarak seslenildiğini de belirtelim ilginç bir not olarak.

Az sayıda diyalog kullanımıyla da farklılaşan ve çekiciliğini hemen sadece aksiyonu ve geriliminden alan film Macar asıllı Amerikalı sinemacı Cornel Wilde’ın yönetmen olarak en iyi çalışması kabul ediliyor bugün. 1936 Olimpiyat’ı için Amerikan takımına seçilecek kadar iyi bir eskrimciyken, Olimpiyat başlamadan sporu bırakıp önce tiyatroda, sonra da sinemada oyuncu olarak çalışmış ve hatta Charles Vidor’un “A Song to Remember” (Unutulmaz Şarkı, 1945) filmiyle Erkek Oyuncu Oscar’ına aday olan Wilde bu “ava dönüşen avcı” hikâyesinde, kurgusunda da kendisini gösteren bir hamlık ve doğrudanlık üzerine kurmuş sinema dilini ve ortaya eğlenceli bir sonuç çıkmış. Son bir söz olarak, yapıtla ilgili eğlenceli bir bilgi daha verelim: Amerikalı ünlü sinemacılar Joel ve Ethan Coen kardeşler 1970‘te (o tarihte Joel 16, Ethan 13 yaşındaymış) bu yapıtı bir Super 8 kamera ile yeniden çekmişler ve “Zeimers in Zambezi” adındaki bu filmlerinde komşuları Zeimers adındaki “av”ı oynarken, Ethan “mızraklı yerli” karakterini canlandırmış!

(“Ölüm Avı”)

Gelincik – Orçun Benli (2020)

“Ama domuz seni kesmez değil mi, amirim? Sen insan avlamaya alışmışsın”

Görevden ayrılan genç bir polisin orman içindeki bir evde inzivaya çekilmesi ve orada garip bir avcı ile karşılaşmasının kendisini gerçeklerle yüzleşmeye sürüklemesinin hikâyesi.

Senaryosunu Şükrü Üçpınar ve Orçun Benli’nin yazdığı, Benli’nin yönettiği bir Türkiye yapımı. Antalya’da Altın Portakal için yarışan ve Karadayı rolündeki Ahmet Mümtaz Taylan’a En İyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandıran yapıt, korku/gerilim filmi atmosferi içinde politik bir öykü anlatıyor. Sinemamızın her geçen gün daha da uzaklaştığı ve en ileri gideninin bile kimlik meselelerinden öteye geç(e)mediği politik sinemanın örneklerinden biri olması ile bile ilgiyi hak eden yapıt, varlığını hissettirdiği sürprizi başka bir biçimde seyircinin karşısına çıkartarak -olumlu anlamda- şaşırtan, ikinci yarısında bir parça dağılan ve ortalamanın altında kalan süresine rağmen zaman zaman sarkan ama vicdanın sesinin gücünü ve yıkıcılığını başarılı bir şekilde anlatan bir çalışma.

Vazifesinden ayrılmış bir polis olan Ayhan (Kaan Yıldırım) tek başına orman içindeki bir eve gelir ve çıktığı avda Karadayı (Ahmet Mümtaz Taylan) adında bir adamla tanışır; bu karşılaşma genç polisin geçmişinden gelen trajik yüküyle yüzleşmesine yol açar. Senaryo bu öyküyü 80 dakikanın altında kalan bir sürede ve geçmişle bugünü iç içe geçen bir şekilde anlatıyor ve gerilimini iki temel unsur üzerinden yaratıyor: Ayhan’ın Karadayı’dan ilk andan itibaren kuşkulanması ve varlığından tedirginlik duyması, ve paralelde anlatılan geçmişin bugüne yavaş yavaş bağlanması ile netleşen trajedi. Orçun Benli’nin sinema dili bu unsurlardan ilkinin psikolojik, ikincisininse politik ve dramatik boyutunu seyirciye geçirmeyi başarması ile dikkat çekiyor öncelikle. Yapıtın görselliği özellikle 1990’lı yılların sonları ve 2000’li yılların ilk yarısındaki korku/gerilim örneklerini hatırlatırken, onlarda da sıklıkla görüldüğü gibi, bir sürpriz unsuru içermesi ile de ayrı bir çekicilik yakalıyor. Belki yapıtın en önemli yanlarından biri de, Orçun Benli’nin bir meselesi olan öykü anlattığında çok daha başarılı filmler çektiğini göstermesi. Sinemamızın son 20 yılındaki sadece konuları değil, afişleri de (ortadaki bir görselin üzerine oyuncuların portrelerinin yan yana yerleştirildiği ve galiba sektörün uyulması zorunlu olan standart tasarımı!) birbirine benzeyen piyasa komedilerinin bazılarında onun da yönetmen olarak imzasının bulunması doğruluyor bu düşünceyi.

Sertaç Özgümüş’ün yukarıda anılan korku/gerilim filmlerinde göreceğiniz türden, öyküyü destekleyen ve psikolojik gerilim atmosferini besleyen müzik çalışmasının dikkat çektiği film, 1990’lı yılların güvenlik güçlerinin yargısız infazlarının sıradanlaştığı günlerden bir öykü anlatarak politik sinema türünün içine yerleştiriyor kendisini. Açıkça gösterilen işkence sahnesi, polislerin araçlarının bagajında kaçırdığı teröristin “Sovyet bayraklı” olduğunu küfürlü bir şekilde konuşmaları, bir evi basan polislerin yargısız infazına uğrayan adamın duvara kanı ile DS (Devrimci Sol) yazması ve işkence ortamında çocuklar, okullar, hayat pahalılığı gibi sıradan günlük konuların konuşulması yapıtı bu tür içinde cesur bir yere yerleştiriyor elbette. Burada şiddetin bireysel boyutta tutulduğu ve devletin bir fail olarak öyküde geri çekildiği düşünülebilir ama kesinlikle doğru bir yargı olmaz bu. Tüm o şiddet ve işkence eylemlerini, üstelik de adeta sıradan birer fiilmiş gibi soğukkanlılıkla, hatta kayıtsız bir tavırla gerçekleştirenlerin polis olduğu açıkça gösterildiği gibi, bu karakterlerin rahatlığı devletin onlara bu “özgürlüğü” tanıdığını ve hesap sorulmazlıklarını kanıtlıyor çünkü.

“Gelincik vurmak tavşan vurmaya benzemez. Tavşan hep kaçacağını sanır, döner dolaşır aynı yere gelir. Gelincik öyle değil. Zekidir, atiktir, ne zaman ne yapacağı belli değildir. En kötüsü de kindardır” vb. sözler ve mitolojik bir hikâye gibi farklı araçlarla, gösterilenlerin ötesinde bir şeylerin varlığını ima eden senaryo, halk arasındaki bir efsaneyi de (uykusunda öldürülenlerin hortlağa dönüşmesi) katarak anlatıyor öyküsünü. Filmin süresi düşünüldüğünde bir parça fazla duruyor tüm bunlar açıkçası ve örneğin bu son efsane pek de gerekli değilmiş gibi görünüyor. Temel gerilimini ve merak duygusunu belirsizlikten ve kuşkulardan alan bir yapıtın ilave olarak bu tür araçlara başvurması seyirciyi, en azından bir süre yorabiliyor çünkü.

Bir atmosfer filmi olarak tanımlamak mümkün Orçun Benli’nin yapıtını ve kadın karakterler olsa da, bir erkekler öyküsü olarak da. Gerek polislerin kendi aralarındaki muhabbetlerin küfürlü içerikleri gerekse Ayhan ile Karadayı’nın ikili sahnelerindeki eril bir iktidar için kapışmayı hatırlatan biçim ve içerik çalışması bizi erkeklerin dünyasında tutuyor asıl olarak. Şiddetin bireysel ve devletin faili olduğu kurumsal boyutları da hep erkekler aracılığı ile çıkıyor karşımıza örneğin. Tufan Kılınç’ın görüntü çalışması, doğal ışık tercihinin de katkısı ile genellikle tüm o görsel ve metinsel belirsizliklere rağmen, filmi gerçekçi bir havada tutuyor hep. Yönetmenin kendisinin ifade ettiği gibi, “beyaz torosların ön koltuğunda oturanların” devlet adına uyguladıkları şiddetin yarattığı vican yükünün ancak bu şiddet kişisel bir boyut kazanınca ortaya çıkmasıysa tablonun karanlığını daha da yoğunlaştırıyor. Karanlık günleri hiç azalmayan, en fazla biçim değiştiren ülkemizde, Evrensel gazetesinin sinema eleştirmeni Mesut Kara’ya “bir Mahir Çayan filmi” yapmak istediğini belirten bir yönetmene sahip olmanın bile ne kadar önemli ve gerekli olduğunu hatırlatan bu film, iki başrol oyuncusunun, özellikle de Ahmet Mümtaz Taylan’ın yakın plan kullanımının daha da güçlendirdiği performanslarının da katkısı ile görülmesi gerekli bir çalışma. Politik sinemaya en çok ihtiyaç duyduğumuz ama bu türden gittikçe daha da uzaklaştığımız günümüzde sadece bu özelliği bile Benli’nin çabasını değerli kılıyor çünkü.