İhsan Oktay Anar’ın 2022 tarihli romanı. Yazarın şimdilik son kitabı olan ve 1915 yılında Port Said Limanı’nı ablukaya almakla görevlendirilen bir Osmanlı denizaltısında (tahtelbahirde) yaşanan tuhaf olayları anlatan roman güçlü bir kalemden çıkan ve yoğunluğu ile dikkat çeken bir eser. Olan bitenleri gerçek zamanlı anlatan kitap, olayların -hemen tamamının- tek bir mekânda geçmesi ve fazla sayıdaki karakterin her birine aynı önemi vermesi ile okuyucuyu hep avucunda tutuyor. Anar’ın dönemin denizaltı yaşamını, bu deniz aracının tüm donanımını ve kullanılan terminolojiyi ustalıkla araştırdığı ve kitabına yerleştirdiği dili, zengin sözcük dağarcığının yanında, korku ve kara mizahı çekici bir başarı ile bir araya getirmiş olmasıyla da dikkat çekiyor.
İlk romanı olan ve 1995’te yayımlanan “Puslu Kıtalar Atlası” ile büyük ve haklı bir beğeni toplayan İhsan Oktay Anar bu -şimdilik- son romanını kim olduğunu açıklamadığı Emine Çetinel’e ithaf etmiş. Bu anmadaki gizemle başlayan roman denizaltıda yaşayanların başına gelen tuhaf ve olağanüstü olayları gerçek zamanlı olarak anlatıyor okuyucuya. Denizaltının mürettabatı bir yandan İngiliz destroyerleri ile mücadele ederken, tahrip ettikleri bir düşman şilebindeki tuhaf durumdaki cesetlerle başlayan ve oradan getirdikleri bir sandıktan çıkan “şey”le daha da garipleşen bir ölümcül bir tehditle karşı karşıya kalır. Bundan sonrası hayli sert, olağanüstü ve kanlı bir mücadeledir ve mürettebat birer birer yaşamını kaybederken, okuyucu dilin zenginliğinin ve tüm hikâyenin tek bir bölümde kesintisiz anlatılmasının da sağladığı yoğunluk ile zengin, karanlık ve hatta eğlenceli bir dünyanın içinde bulacaktır kendisini.
Tiamat Mezopotamya mitolojisinden gelen bir isim ve kitapta adı dışında hiç geçmiyor. “Tatlı Su Tanrısı” ile çiftleşerek genç tanrılar üreten “Tuz Denizinin İlkel Tanrıçası” ve “İlkel Yaratılıştaki Kaosun Sembolü” olarak kabul ediliyor Tiamat. Britanya’nın Mısır’dan asker sevkini önlemekle görevli olan tahtelbahir mürettebatının muhtemelen on saate yakın süren hikâyesi de bu deniz aracında yaşanan müthiş bir korkunun ve kaosun anlatımı temel olarak.
Kitabın çekiciliği üç ana noktadan kaynaklanıyor: İhsan Oktay Anar’ın gizem, korku ve hatta mizahı bir araya getirebilme becerisi, kullandığı dilin zenginliği ve çok sayıdaki karakterin her birini okuyucuya yeterince derinlik ve eğlence içeren bir şekilde anlatabilmesi. Tüm bunlara tek ve dar bir mekân kullanımının sağladığı klostrofobiyi ve tek bir hikâye seçiminin sağladığı konsantrasyonu da ekleyince, ortaya okuyucuyu -iyi anlamda- yoran güçlü bir sonuç çıkıyor.
Kitaptaki olağanüstü varlığın ve tuhaf olayların Batı değil, Doğu kültürünü hatırlatması hayli önemli; böylece Osmanlı askerlerinin şahit olduklarına verdikleri tepkiler kültürel açıdan çok daha sağlam bir yere oturuyor. Örneğin Gulyabani ne kadar Doğu’ya aitse, kitaptaki “yaratık” da o kadar bizden görünüyor. Anar’ın farklı karakterlerin başlarına gelen dehşetli olayları karşılama biçimlerini hem söz hem eylem bağlamında yerli kılmasının da katkısı ile önemli ve değerli bir tutarlılık sağlanmış. Oluşan gizemli ve korkulu havanın zaman zaman mizaha göz kırpan bir içerik ve dille desteklenmesi de önemli; olağanüstülüğü dengeleyen ve yapıta eğlence katan bu mizah hem fiillerde hem diyaloglarda gösteriyor kendisini. Kuşkusuz Anar’ın zengin söz kullanımı, dönemin deyim ve sözcüklerini metne doğru yerleştirmesi ve mizahı sözlere de yansıtabilmesi benzer bir katkı sağlıyor kitaba. 1915’deki bir Osmanlı denizaltısındaki teçhizata, aletlerin işleyişine ve terminolojiye hâkim olabilmek konunun uzmanı olmayan birisi için hayli zahmetli bir uğraş olsa gerek. Anlaşılan çok araştırmış ve çalışmış Anar ve 2014 tarihli romanı “Galîz Kahraman”dan sonraki sekiz yıllık arayı iyi değerlendirmiş. Dışarıda destroyerlerin, içerideyse korkunç bir katliama girişen bir “yaratığın” neden olduğu dehşetle baş başa kalan karakterlerin metne zenginlik katan farklılıkları ve tümünün kısa bir an için gittikleri şilep dışında, hep denizaltının klostrofobik ortamında kalmaları, gerçek zamanlı anlatımla birlikte bizi “boğucu” bir metnin ortasına bırakıveriyor.
Tarihçi ve akademisyen Ali Yaycıoğlu’nun kitap için özel olarak hazırladığı ve kapakta yer alan çizim ayrıca anılmaya değer bir güzellikte ve adeta metni özetliyor bir bakıma. Bir tuğrayı, hatta bir hat yazısını da hatırlatan çizimin çok başarılı olduğu kitaptaki tuhaf olayların, denizaltı personelinin bulduğu bir sandığı para hırsının da sonucu olarak denizaltıya getirmesi ile başlaması ve canavarın birer birer onların bedenlerini, ruhlarını ve akıllarını ele geçirmesi, sonunda da tamamen tüketip yok etmesi farklı okumaları hak ediyor kuşkusuz. Tiamat kavramı dışında da sembolik unsurlar var kitapta; örneğin yedi çivinin yedi ölümcül günahı çağrıştırdığını söylemek mümkün. Okuyucuda “bundan çok iyi bir çizgi roman çıkar” ya da “vurucu bir orta metrajlı filmle sinemaya uyarlanabilir” düşüncesini yaratması da muhtemel olan kitap kesinlikle farklı ve ilginç bir örnek modern Türk edebiyatında.
“Babam içkiden öldü, kardeşim de. Annem onların kederinden öldü. Senden hoşlanıyorum ama bir sarhoşla olamam”
“Sadece umutla yaşanmaz, biliyorum; ama umut olmadan hayat yaşamaya değmez”
“Adamı kazığa oturtun, kadının da göğsünü yarıp kalbini çıkartın!”