“Çok aydın fikirliyiz ama fakir misin, beş tane kitap yutsan cahilsin. Var mı pulun cümle alem kulun, yok mu pulun cehennemdir yolun”
Ormanlarda odun kesen tahtacıların zorlu yaşam koşullarının hikâyesi.
Süha Arın’ın yönettiği bir belgesel. Ülkemizde 1979 gibi politik duyarlılığın zirvesinde olduğu bir dönemde çekilen film çocuk işçilik, genel olarak emekçi yaşamı ve tahtacı olarak çalışanların her türlü sosyal güvenceden yoksun yaşamlarını sade ve dürüst bir dil ile anlatıyor. Her ne kadar filme adını da veren 12 yaşındaki Fatma ön plana çıkar gibi olsa da, yapıtta sadece o değil, babası ve erkek kardeşinin de dahil olduğu diğer köylüler de konuşuyorlar. Açılış ve kapanışta köylülerin semah törenini izlediğimiz yapıtta, tahtacıların birer emekçi olarak karşı karşıya kaldıkları zorluklar, umut(suzluk)ları ve geleceksizlikleri tüm çıplaklığı ile sergileniyor. Yarım saatin altındaki süresine rağmen, bir dış anlatıcıya başvurmadan sözü sadece tahtacılara bırakan ve meselesini anlatabilen çalışma görülmesi gerekli bir belgesel.
Sinemamızda özellikle 1970 ve 80’li yıllarda çektiği belgesellerle bu türün en önemli ve sadık isimlerinden biri oldu Arın. Onun kısa film dalında Antalya’da aldığı Altın Portakal’ın da aralarında olduğu farklı ödüller kazanan ve “Tüm orman emekçilerine ve çocuklarına” ithaf edilen bu çalışması Toroslar’da ağaç kesim işinde çalışan köylülerin yaşamlarına odaklanmış. Her ne kadar filmde hiç ifade edilmese de açılış ve kapanış sahnelerinde köylülerin semah töreninden Alevi oldukları anlaşılan tahtacılardan Fatma’yı, ailesini ve diğer köylüleri merkezine alarak çekmiş belgeselini Arın. “Benim adım Fatma Çelik. İlkokulu bitirdim. 12 yaşındayım. Babam tahtacılık yapıyor” sözleri ile açılıyor film ve sonrasında tahtacıların bir emekçi olarak çalışma hayatlarına tanık olduğumuz görüntülerle devam ediyor; anlatanların seslerini de genellikle bu görüntüler üzerinde dinliyoruz. Belgeselin anlatıcı olarak hiç dış ses kullanmaması doğru bir seçim olmuş; kurgunun da yardımı ile daha doğal görünen bu anlatımla tahtacılara karşı olan önyargıları, sosyal güvenliklerinin olmamasını, yaşadıkları sosyal ve ekonomik problemleri ve kendilerini sahipsiz hissetmelerini ilk ağızdan dinleme fırsatını yakalıyoruz.
Kapanış jeneriklerindeki bilgilere göre, belgesel Mayıs 2026’da yaşamını kaybeden akademisyen Ahmet Tolungüç’ün araştırmalarından yola çıkılarak çekilmiş ve köylülerle söyleşileri, Arın’ın eşi de olan Semra Özdamar gerçekleştirmiş. Sinema oyunculuğu ile başlayan sanat yaşamını daha sonra yazar olarak sürdüren ve 1970’lerde aralarında Antalya’da ödül aldığı “Kara Çarşaflı Gelin”in de (1975, Süreyya Duru) olduğu önemli filmlerde rol alan Özdamar dönemin yoğun politik atmosferinde sol sinemanın öne çıkan isimlerinden biriydi. Onun yürüttüğü söyleşilerin emek, sömürü, eşitsizlik ve adalet odaklı bir metin doğurması sürpriz değil kuşkusuz. “Biz ne ölüyüz ne sağ. Ne ölü ne sağ, arada” vb. sözleri sıkça duyduğumuz belgeselin ses bandının öne çıkan iki unsurunu anmakta da yarar var: Tahtacıların yaşamlarının ayrılmaz bir parçası olan motorlu testerenin ve onun devirdiği ağaçların sesi, ve solo sazla seslendirilen melodiler, saz eşliğindeki ağıt (Mehmet Civanoğlu) ve deyişler (Haydar Parlak). Müzik düzenlemelerini Klasik Batı Müziği türünün yerel motiflerden beslenen eserleri ile tanınan parlak ismi Nevit Kodallı ve Türk Halk Müziği türünün başarılı isimlerinden bağlama sanatçısı Mehmet Erenler’in yaptığı yapıtın yardımcı yönetmenleri sonradan kendi yönetmenlik kariyerlerini başlatan Nesli Çölgeçen, Yalçın Yelence, Cemal Karaman ve Kemal Sevimli olmuş.
Yalnızlığı ve yoksulluğu nedeni ile ölümü tercih ettiğini söyleyen yaşlı kadın, sağlık hizmetine erişim zorluğu yüzünden eşini kaybeden adam ve onun yaktığı ağıt gibi etkileyici anları olan yapıt sade, zarif ve samimi görüntülerle tanıklık ediyor Tahtacıların yaşamlarına. Çaresizlikten başvurulan çocuk işçiliğinin de bir parçası olduğu sömürü düzeninin (“Biz işçiler böyle ezilir” diyor deyişlerden biri) yanında, Tahtacılar kendilerine karşı olan önyargıdan da söz ediyorlar. Ne var ki semah gösterisinin ve daha dolaylı olarak çocuklarını okutmaya çalışmalarının bir kanıtı olduğu Alevi kimlikleri hiç anılmıyor. Bu seçim dönemin politik söylemlerinin sonucu olabileceği gibi, yeterince açık ve ayrıca vurgulanması gerekmeyen bir unsur olduğu düşünülmüş de olabilir bunun. Oysa Tahtacıların karşı karşıya kaldığı önyargıların önemli nedenlerinden biri bu kimlikleri olsa gerek.
Belgeselde kışın köyde yazın dağda geçen göçebe yaşamından mutlu olmadığını, şehirde yaşayıp öğretmen ya da doktor olmak istediğini söyleyen Fatma için çekimlerden 20 yıl sonra, 1999’daki bir röportajında şöyle demiş Süha Arın: “Fatma şimdi otuz iki yaşında olmalı. İmkânım olursa Tahtacı Fatma İki‘yi çekmeyi çok istiyorum”. Çekimlerden sonra Fatma ve ailesi ile bir süre mektuplaşan Arın’ın bu arzusunu yerine getirense bir başka yönetmen oldu. Sezer Ağgez 2022’de çektiği, Türkiye ve Estonya ortak yapımı “Fatma’dan Sonra 40 Yıl” adlı uzun metrajlı belgeselde, Arın’ın filminde görev alanlar ve Fatma ile konuştu ve aradan geçen kırk yılın sonunda nelerin değiştiğini ya da değişmediğini anlattı seyirciye. Yüksek lisans tezini Süha Arın’ın sineması üzerine yapan Ağgez hayranı olduğu sinemacıya yapabileceği en büyük saygı gösterilerinden birini yapmış oldu böylece.
Süha Arın’ın 1978’de TRT için çektiği “Yörük Elif” için mekân ararken karşılaşmış Tahtacılarla ilk kez ve onların öyküsünü, finansman bulamayınca kendi parasıyla ve aldığı borçlarla filme alabilmiş. Onun işte bu filmi ele aldığı topluluğun yaşam biçimi ve geleneklerine eleştirel bir bakış da atıyor olması gerektiği gibi. Örneğin Fatma’nın okumak istemesine ve babasının bu yöndeki arzusuna rağmen, erkek kardeşine sağlanan imkândan, annesinin hasta olması yüzünden yoksun kalması ya da yine onun “Ben hayatımda hasta olduğumda ağlarım. Abim döver ağlarım, annem azarlar ağlarım, babam hiçbir şey yapmaz…” ifadesi sürdürdükleri yaşamla ilgili ipuçları veriyor bize. Özetlemek gerekirse, Arın’ın filmografisinin en önemli örneklerinden biri olan belgesel sinemanın özellikle bu türde hangi yolda ilerlemesi gerektiğini de gösteren başarılı bir çalışma.
“Bazen, bazı durumlarda ölüm ilgi çekici bir çözüm olabilir. Mesela ben hayattan keyif almıyorum… ve öyle bir durum olursa iyi bir amaç uğruna hayatımdan memnuniyetle vazgeçerim”
“Yalnız ölürse, öylece yapayalnız yatar”
İhsan Oktay Anar’ın 2022 tarihli romanı. Yazarın şimdilik son kitabı olan ve 1915 yılında Port Said Limanı’nı ablukaya almakla görevlendirilen bir Osmanlı denizaltısında (tahtelbahirde) yaşanan tuhaf olayları anlatan roman güçlü bir kalemden çıkan ve yoğunluğu ile dikkat çeken bir eser. Olan bitenleri gerçek zamanlı anlatan kitap, olayların -hemen tamamının- tek bir mekânda geçmesi ve fazla sayıdaki karakterin her birine aynı önemi vermesi ile okuyucuyu hep avucunda tutuyor. Anar’ın dönemin denizaltı yaşamını, bu deniz aracının tüm donanımını ve kullanılan terminolojiyi ustalıkla araştırdığı ve kitabına yerleştirdiği dili, zengin sözcük dağarcığının yanında, korku ve kara mizahı çekici bir başarı ile bir araya getirmiş olmasıyla da dikkat çekiyor.