Ağlıyorum – Muzaffer Arslan (1973)

“Allah annemi aldı, bu kadın da seni alacak elimden, baba! Ayıracak bizi, baba. Bırakma beni. Benim senden başka kimsem yok. N’olur gel, baba. Gel baba, babacığım! Korkuyorum”

Ölen kız kardeşinin yerine geçerek, aradığı aşka kavuşan kadının trajik hikâyesi.

Muzaffer Arslan’ın yazdığı, yönettiği ve yapımcılığını üstlendiği, 1973 yapımı bir Yeşilçam filmi. “Ağlıyorum Yine” isimli şarkıdan adını alan film, bu şarkıyı seslendiren Nilüfer’in sesinden ve şarkılarından bolca yararlanırken, Arslan’ın özenli yönetmenlik çalışması ile dikkat çekiyor. Buna karşılık Arslan yönetmenliğinde gösterdiği başarıyı senaristliğinde tekrarlayamamış ve ilkinde Yeşilçam kalıplarından nispeten de olsa sıyrılabilmiş olması ile takdiri hak ederken, ikincisinde Yeşilçam’ın en klişe unsurlarını acımasızca kullanarak filmini -en hafif ifade ile söylersek- sıradanlaştırmış.

“Ben senin annenim”den “Görüyorum doktor, görüyorum”a uzanan diyalogları feci halde Yeşilçam’ın tüm klişe sözlerinin izlerini taşıyan film oldukça umut vaat eden bir jenerikle açılıyor. Erim Gözen ve Sezgin Cerrahoğlu’na ait olan ve animasyonlardan yararlanılan jenerik kesinlikle çok özenli hazırlanmış ve filme keyifli bir giriş yapmamızı sağlıyor. Nilüfer’in “Ağlıyorum Yine” şarkısı eşliğinde seyretttiğimiz jenerik, müzik notalarından bir damla gözyaşına ve bıçağa hikâyedeki çeşitli objelere akıllıca göndermelerde bulunurken, filmin karakterlerinin siluetleri de yalın ve başarılı animasyonlarla jeneriğin başarısını artırıyorlar. Filmin estetik başarısı sadece bu jenerik ile kısıtlı değil üstelik; yönetmen Muzaffer Arslan ve görüntü yönetmeni Necati İlktaç nerede ise filmin her bir karesi üzerinde özenle düşünmüş ve tanıdık görünen sahneleri bile (örneğin kırda el ele koşan iki aşık görüntüsü) çekici kılmışlar. İki kardeşi de Filiz Akın’ın oynamasının yaratabileceği görsel problemin de Yeşilçam’ın alçak gönüllü koşuları içinde akıllı bir kurgu ile üstesinden gelmiş yönetmen. Kim bilir hangi yabancı filmden aşırılmış, uçurumdan düşen araba sahnesi bir kenara, filmin biçimsel açıdan ciddi bir sıkıntısı yok kesinlikle.

Filmin başardığı başka şeyler de var: Yeşilçam’ın hemen tüm şarkıcılı sahnelerinin ortak problemi olan senkronizasyon probleminin (burada Nilüfer’in sesi ile Filiz Akın’ın dudak hareketlerinin uyuşması) bile hemen hemen tamamen üzerinden gelmiş film ve bu sahneleri gerçekçi (ya da en azından kabul edilebilir) kılmış. Hatta Nilüfer’in şarkısının sadece piyano eşliğinde söylenen bir versiyonu bile hazırlanmış ki bu Yeşilçam için olağanüstü bir durum olarak açıklanabilir ancak. Bunu düşünenlerin neden pek çok sahnede bir oyuncu (Ediz Hun) sadece piyano çalar ve bir diğeri (Filiz Akın) şarkı söylerken duyduğumuz bateri ve keman seslerini umursamadığını anlamak zor kuşkusuz ama işte orası Yeşilçam dünyasının tüm haşmeti ile devreye girdiği yer, üstelik o yerlerden sadece biri. Arslan’ın hikâyesi hemen her ânı ile “ben bir Yeşilçam filmiyim” diye bağırıyor çünkü. Bir cinayet, iki kaza, bir tecavüz girişimi, bir kör olma, bir ameliyatla gözlerine kavuşma, bir intihar girişimi ve bir çocuğun (Kahraman Kıral) yürek parçalayan hıçkırıkları; işte tüm bunlar 1970’lerden bir yerli film seyrettiğinizi sürekli olarak hatırlatıyor size. İmkânsız tesadüflerin de aralarında olduğu ve nerede ise sınırsız kelimesi ile ifade edilebilecek sayıda gerçekçilik problemlerine sahip bir hikâye var karşımızda çünkü.

Sebebi ne olursa olsun küçücük bir çocuğu tek başına evde bırakan bir anne, hastalarla ilgili tüm bilgilere (adı, hastalığı, durumu, o sırada nerede olduğu, onu hastaneden kimin çıkardığı vs.) hâkim bir santral memuru, sevdiğinin sesini tanımayan bir kör adam, ölmekte olan bir kadının son anlarını canı gibi sevdiği oğluna telefonundan canlı olarak aktarması, yürürken düşüp bayılan bir kadının sanki intihara teşebbüs etmiş gibi, kendisine yardımcı olan adama “beni neden kurtardınız” diye tepki vermesi, oğlunu çok seven bir babanın onun kişsel gelişimine zarar verecek düşünce ve eylemlerden (başta kadın düşmanlığı olmak üzere) hiç çekinmemesi, onun bu duygularını bilen bir adamın buna rağmen ve üstelik hiç tanımadığı bir kadını onun evine getirmesi, sadece notalara bakarak şarkının güzelliğini anlayabilen bir gazino patronu… ve daha niceleri. Muzaffer Arslan anlaşılan hikâyesinde hiçbir endişe taşımamış gerçeklik açısından ve hiçbir ajitasyon fırsatını da kaçırmamış.

Özetlemek gerekirse, biçimsel açıdan başarılı, içerik açısından başarısız bir çalışma bu. Film, estetiği ve mizanseninin yanında, “Kalbim Bir Pusula”dan “Ağlıyorum Yine” ve “Neden”e popüler müzik tarihimizin tüm o muhteşem klasiklerini Nilüfer’in sesinden ve hikâyeye çok da ters düşmeyen bir şekilde karşımıza getirmesi ile de görülmeyi hak ediyor ve bir annenin küçücük oğlunun gözlerinin içine bakarak “Ölüm bile daha kolay” demesindeki saçmalığı affettiriyor. Görselliği ile çekici ama hikâyesi ile fazlası ile “Yeşilçam” kokan bir film bu.

(Visited 19 times, 1 visits today)
PaylaşPin on PinterestShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on LinkedInShare on RedditShare on Tumblr

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.