American Gangster – Ridley Scott (2007)

“Bu dünyada insan ancak iki şeyden biri olabilir: Ya önemli biridir ya da esamesi bile okunmayan biri”

Uyuşturucu baronu Harlemli bir gangster ve kimliğini bilmeden onun peşine düşen bir polisin hikâyesi.

Marc Jacobson’ın New York dergisinde yayımlanan ve uyuşturucu baronu Frank Lucas’ın (Mayıs 2019’da hayatını kaybetti) yükselişi ve çöküşünü anlatan makalesinden yola çıkan senaryosunu Steven Zaillian’ın yazdığı ve Ridley Scott’ın yönettiği bir ABD ve Birleşik Krallık ortak yapımı. Gerçek iki karakterin gerçek hikâyelerinden yola çıkan film bu gerçekliği -doğal bir şekilde!- Hollywood usulü büken, teknik ustalığı yerinde, kendisini ilgi ile seyretttiren ama öte yandan ne yeterince derinleşebilen ne de yeni bir şeyler söyleyebilen bir çalışma. Başrollerde yer alan Denzel Washington ve Russell Crowe’un oyunlarının, hikâyesinin ve yönetmen Scott’ın sinemasının filmi amaçlanmış görünen epik düzeye taşıyamadığı açık olsa da popüler sinemanın belli bir kaliteyi tutturmuş ve kendisine ayrılan zamanı eğlenceli kılan örneklerinden biri bu çalışma.

Hollywood’un daha önce defalarca karşımıza getirdiği ve kötü bir adam ile peşindeki bir polisin hikâyesini anlatan filmlerden biri bu. Diğerlerinden en önemli farkı ise iki baş karakterinin filmin nerede ise son yirmi dakikasına kadar hiçbir ikili sahnelerinin olmaması ve ondan önce de sadece tek bir sahnede birinin ötekini uzaktan gözetlemesi dışında birlikte görüntülenmemeleri. Hikâyenin gerçekliğine uygun olan bu durumu -bunun dışında film gerçekte olan biteni çok da takmayıp başka şeyler anlatıyor pek çok sahnede ama yine de- takdir etmek gerekiyor. Ne var ki bu tercih filmin bir başka tercihi ile çelişiyor: Bir epik hikâye olma hedefi. İki güçlü karakter ve onları canlandıran iki güçlü oyuncunun bir araya geldiğinde yaratacağı çatışmadan uzak kalıyor film ve hep yeterince güçlü olmadığını hissediyorsunuz anlattığı hikâyenin büyüklüğüne rağmen. Sonlardaki uzun ikili sahne ve yüzleşme bölümü de bu açığı kapatmaya yetmiyor.

Sert bir sahne ile açılan film bu sertliğini açılıştaki kadar doğrudan olmasa da koruyor genellikle ve bunun önemli bir kaynağı da hikâyenin kendisi oluyor. Devam eden Vietnam savaşı sırasında oradaki askerleri kullanarak ve aracıları ortadan kaldırarak saf eroin getirten ve bu “iki kat kaliteli malı piyasanın yarı fiyatına” satan gangsterin ve peşindeki polisin macerası uyuşturucu kullananları ve bu alışkanlığın kurbanlarının görüntülerini sık sık karşımıza getirirken epey kan da dökülüyor pek çok sahnesinde. Ayrıca rüşvet başta olmak üzere farklı yozlaşmaların içinde olan bir polis teşkilatını ana temalarından biri yapması da bu sertliğe bir katkı sağlıyor. Özellikle Amerikalılar için ek bir sertlik kaynağı olarak da, Vietnam’da hayatını kaybeden gençlerin tabutlarının uyuşturucu nakli için kullanılıyor olmasını gösterebiliriz ki bu zaten şeytanî bir kötülük olarak niteleyebileceğimiz ticareti daha da ahlâksız kılıyor. Bir sahnede dönemin başkanı Nixon’ın “Ülkenin bir numaralı düşmanı” olarak tanımladığı uyuşturucunun bir gangsteri ortadan kadırmakla çözül(e)meyeceğinin dile getirilmesini ve mafyanın zenginler ve ünlülerle iç içe yaşayışlarını da eklemek gerekiyor filmin “sert ve olumsuz” havasına. Bu sertliğin karşısına koyulan polis (akşam okuluna giderek hukukçu ve savcı oluyor sonradan ve hatta ardından avukatlığa başlayarak, daha önce peşinde olduğu gangsteri müvekkili olarak da kabul ediyor) ise işini iyi yapmaya çalışan, arkadaşlarının aksine rüşvet almayan ve yasa dışı işlere bulaşmayan bir adam. Onun bu dürüstlüğü teşkilat içinde kendisine karşı tepkilere neden olduğu gibi, bir olay sırasında el koydukları parayı herkesin aksini beklemesi ve bunu normal de görmesine rağmen devlete teslim etmesi de işini zorlaştırıyor. Bu adamın filmde ve gerçek hayatta, yüzlerce ve belki binlerce insanın hayatına mal olan uyuşturucunun ticaretini yapan, insan öldüren ve öldürten bir adamla sonradan samimi olması ve hatta -filmde gösterilmese de- çocuğunun vaftiz babası olmasını ise görmemezlikten gelmemiz gerekiyor!

Gerçek hikâyedeki savcılardan birinin “%1 gerçek, %99 Hollywood” olarak nitelediği ve her ikisi de prensipleri olan ve bu prensiplere sonuna kadar bağlı iki adamı anlatan filmde Marc Streitenfeld’in başarılı ve hikâyenin geçtiği dönemin (1960’lı ve 70’li yıllar) ruhuna çok uygun orijinal müziklerinin yanında çok zengin müzik seçimi de dikkat çekiyor. Russell Crowe’un bir parça sıradan bir performans gösterdiği filmde Denzel Washington öne çıkıyor ama o da bazı kritik sahnelerde (Örneğin “Karımı da vuracaklardı!” sahnesinde hayli zorlama bir oyunculuk gösterisi var) aksıyor açıkçası ve her iki oyuncunun bu performansları filmin bir epik olamamasının bir diğer nedeni olmuş gibi görünüyor. Polisin ekip arkadaşı rolündeki Josh Brolin’in performansının bu iki oyuncudan daha fazla dikkat çektiği filmde aksayan başka unsurlar da var: Hikâyede neden yer aldığını anlamadığımız ve zaten pek gerçek de olmayan bir “bozulan yuva” problemi zorlama bir dramatik öge gibi görünürken, uzun uzun tanıtılan “kahramanımızın ekip arkadaşları” daha sonra hayli silik çiziliyorlar bu tanıtımla ters bir şekilde. Bir yandan Harlem’le de ilgili bir film olmasına rağmen bölgenin sosyolojisi ve halkın suç dünyası ile iç içe yaşamasının nedenleri ile ilgilenme gereği duymamasını da senaryonun önemli bir eksikliği olarak görmemiz gerekiyor.

Gerçek bir hikâye anlatmasına rağmen bir türlü yeterince orijinal görünmeyi başaramayan film, Scott’ın teknik becerisinin öne çıktığı sahnelerle (sonlardaki baskın sahnesi gibi) bir suç filmi olarak kendisini ilgi ile izletmeyi başarıyor genel olarak. Klasik iyi ve kötü çatışmasının ötesine geçmesini ve polis kuvvetlerindeki yozlaşmayı net bir şekilde ve altını çizerek (ve hatta neredeyse hikâyenin tek saf kötü kahramanları olarak göstererek) sergilemesini de filmin artıları arasına ekleyebiliriz rahatlıkla.

(“Amerikan Gangsteri”)

(Toplam: 8 - Bugün: 1)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir