Ansikte mot Ansikte – Ingmar Bergman (1976)

“Uzun bir süre kapıda durdum… yaşlı çifte ve aralarındaki bağa baktım. Ayrılmak zorunda kalacakları o ketum ve korkunç ana doğru yavaşça ilerleyişlerini gördüm. Onurlu ve alçak gönüllü boyun eğişlerini gördüm. Kısa bir an için, aşkın her şeyi kuşattığını idrak ettim, ölümü bile”

Psikolojik bir çöküntüye uğrayan bir psikiyatristin geçmişteki travmaları ile mücadelesinin hikâyesi.

Sinemanın en büyük ustalarından Ingmar Bergman’ın yazdığı ve yönettiği bir İsveç filmi. Başroldeki Liv Ullmann’ın olağanüstü oyunculuğu ile parladığı film aslında İsveç televizyonu için çekilen dört bölümlük bir dizi ama sinema için kısaltılan versiyonu daha önce gösterime girmiş. Bunun neden olduğu bir eksiklik duygusu var ve zaman zaman anlatılanın anlatıldığı süre için fazla yoğun görünmesi gibi bir sonuç çıkmış ortaya ama bu “psikolojik film” seyredeni kesinlikle etkileyen bir çalışma. Kahramanının adım adım çöküşünü onunla birlikte yaşatan ve her duygusunu seyirciye geçirmeyi başaran film hayli karanlık ve yürek ezici hikâyesine rağmen, -Liv Ullmann’ın kısa ve sıcak bir gülümsemesi ile somut bir biçim alan- umudu da hissettirmekten geri kalmıyor. Sinemanın klasiklerinden biri bu ve her Bergman filmi gibi kesinlikle görülmeyi hak ediyor.

Ingmar Bergman 1987’de yayımlanan otobiyografisi “Laterna Magica – Büyülü Fener”de bu film için şunları yazmış: “Yüz Yüze, düşlerle gerçeğe ilişkin bir film olacaktı. Düşler kavranabilir gerçeklere, gerçeklerse eriyerek düşlere dönüşecekti. Zaman zaman filmlerimde gerçekle düş arasında hiç engellenmeden gidip gelmişimdir… Ama bu kez çok güç oldu. Gereksinim duyduğum sesi bulamadım. Düş sekansları yapaydı, gerçekler bulanıktı. Yer yer sağlam sahneler vardı, Liv Ullmann aslanlar gibi döğüştü. Gücü ve yeteneği filmin dağılmasını engelledi ama o bile benim coşkuyla okuduğum, ancak iyi sindiremediğim asıl çığlığı, doruk noktasını kurtaramadı. Sanatsal yorgunluk ince dokunun içinden sırıttı.” Belki de filmle ilgili yazılabilecek her şeyi, kendi başarısını nerede ise görmezden gelip sadece Ullmann’ı överek, filmin aksayan yanlarını ise hedefinden uzak düşmesini öne çıkararak ve abartarak ifade etmiş Bergman bu sözlerle. Amerikalı psikolog ve psikoterapist Arthur Janov’un “Primal Scream” adlı çok tartışılan kitabını okuyan ve etkilenen Bergman yazarla bir araya gelip görüştükten sonra tasarlamaya başlamış televizyon dizisini ve otobiyografisinden alıntıladığım bölümdeki “ana çığlık” ifadesi ile Janov’un kitabının adına göndermede bulunmuş.

Sırası ile “Ayrılık”, “Sınır”, Alacakaranlık Ülkesi” ve “Dönüş” adlarını taşıyan dört bölümden oluşan televizyon dizisinin toplam süresi 176 dakika, önce Cannes’da gösterildikten sonra sinemalarda vizyona giren hali ise 130 dakikaymış; daha yaygın olan versiyon ise 114 dakika uzunluğunda (benim gördüğüm kopya da bu en kısa süreni). Bu kısa versiyonu seyrederken bir eksiklik duygusu hep hissettiriyor kendisini ve yönetmen koltuğunda oturan Bergman’ın sanatsal becerisi olmasa bir zorlama duygusuna kadar da gidebilimiş bu. İşte tam burada hem Bergman’ın hem de oldukça zor bir rolün altından muhteşem bir performans ile kalkan Liv Ullmann’ın ustalığı giriyor devreye ve ortaya bu sorunların üzerini çoğunlukla kapatan bir sonuç çıkıyor. Afişinde “Bir kadının en mahrem yüzleşmesi tanımadığı bir kişi ile, kendisi iledir” sözü yer alan bu film işte bu yüzleşmeyi ve sonuçlarını anlatıyor bize ya da başka bir şekilde ifade edersek, bu yüzleşmenin zamanında gerçekleşmemiş olmasının sonuçları ile. Kahramanımızın filmdeki bir sözünden yola çıkarsak da (“Bildiğin korkuların için minnettar olursun. Bilmediğin korkuların daha kötüdür”) farkına varılmayan, bilinçaltına itilmiş korkuların yüzeye çıkmasının neden olduğu bir psikolojik çöküş hikâyesi seyrettiğimiz.

Kendisi gibi bir psikiyatristle evli ve on dört yaşında bir kız çocuğunun annesi olan kadının hüznü hissettiren bakışları ile açılıyor film. Boş bir evdedir kadın, içinde sadece saksıda bir çiçek ve bir telefon kalmıştır evin. Bu sahneden başlayarak Bergman -filmin adına da uygun bir şekilde- sık sık yüzlere odaklanıyor yakın çekimlerle ve zaman zaman da tek çekimlerle oluşturuyor sahneleri. İçtenlik ve mahremiyeti hatırlatan bu tercihler başroldeki Liv Ullmann için oldukça zorlayıcı aslında, özellikle de bir psikolojik bunalıma düşen ve duyguları ve tepkileri belirgin bir şekilde dışa vurulması gereken bir karakteri canlandırması gerektiğini düşünürsek. Kolayca yapaylık tuzağına düşülebilecek bu sorundan ustalıkla sıyrılıyor Ullmann ve etkisinden çıkamayacağınız bir oyunculuk sunuyor tüm hikâye boyunca. Karakterinin korkularını, panik anlarını, depresyonunu, tedirginliklerini, tereddütlerini, mücadelesini ve umudunu o denli somut bir biçimde elle tutulur kılıyor ki filmin tüm karanlığı da üzerinize siniveriyor onunla birlikte. Kadının büyükannesi ile büyükbabası arasında sürekli gözlemlediği ilişkisi (Adamın “yaşlılık bir cehennem” dediği ve ağladığı sahnenin etkileyiciliğini anmadan geçmemeli) karşısında ve bu ilişkiyi kendi yaşadıkları ile ilişkilendirmesi sonucunda ne hissettiğini örneğin, o denli iyi anlıyorsunuz ve çarpıyor ki sizi Ullmann’ın ustalığı gözleriniz yaşarabilir kesinlikle. Ona eşlik eden ve İsveç sinemasının bir başka usta oyuncusu Erland Josephson’u da unutmamalı elbette. Kendi sırları ve acıları da olan adamın kadına desteğini inandırıcı kılıyor sade ama güçlü oyunu ile sanatçı.

Kilise çanları ve duvar saatlerinin “hatırlatıcı, uyarıcı ve hatta tehdit edici” seslerini sık sık belirgin biçimde kullanan Bergman yakın planlara yoğun bir şekilde başvurmasının yanında, iki adamın kadına saldırdığı sahnede olduğu gibi zaman zaman kamerasını özellikle uzak da tutuyor olan bitene. Çok sık birlikte çalıştığı usta görüntü yönetmeni Sven Nykvist’in kamerası kimi sahnelerin sonunda Ullmann’ın yüzünü seyirciye bakarken getiriyor karşımıza ve tanık olduğumuz mahrem anların parçası yapıyor bizi ve bu tercih bir terapistin hastası ile paylaştığı mahremliğin atmosferini yaratıyor perdede adeta. Yaralanmış bir ruhun yaşadıklarını pek çok etkileyici sahne ile anlatıyor Bergman bize: Küçükken bir trafik kazasında yitirilen anne ve baba ile konuşma, kadını kırmızı kıyafeti (Bergman’ın bir söyleşisinde “Ruhun renginin kırmızı olduğunu düşünürüm hep” dediğini hatırlamakta yarar var burada) içinde gördüğümüz tüm düş/kâbus sahneleri veya Ullmann’ın hem kendisinin hem büyükannesinin “ses”i ile konuştuğu bölüm örneğin usta bir sinemacılığın izlerini getiriyor önümüze.

Bir yüzleşme, itiraflar, travmalar, suçluluk duygusu, intihar ve korkular filmi olan bu Bergman çalışması yukarda belirtilen ve yönetmenin kendisinin dile getirdiği eksiklikleri olsa da kesinlikle bir klasik. Eğer bir yerlerden bulunabilirse, televizyon dizisi olarak yayınlanan orijinal versiyonu görme arzusunu da yaratan bu film sembol kullanımların fazlaca doğrudan olmasına ve en önemlisi -Bergman’ın da dile getirdiği gibi- düş ile gerçek arasındaki geçişlerin yeterince yumuşak yapılamamasına rağmen önemli, hatta çok önemli bir çalışma. Çocuk ve ebeveynler (ya da onu yetiştirenler) arasındaki ilişki ya da ilişkisizlik üzerine düşündürten ve bu bağlamda kadın ile kızı arasında geçen çarpıcı bir sahneye de sahip olan film Bergman’ın en iyilerinden biri olmasa da ve bir parça eski usul görünse de sonuçta bir Bergman filmi özet olarak.

(“Face to Face” – “Yüz Yüze”)