Das Schloß – Michael Haneke (1997)

“Yol Şato’ya gitmiyordu; yaklaştığında sapıyordu ve ondan uzaklaşmadan, artık Şato’nun yakınına da gitmiyordu”

Küçük bir köye gelen bir kadastrocunun köydeki Şato’ya girme çabasının hikâyesi.

Franz Kafka’nın aynı adlı romanından Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin senaryosunu da yazarak televizyon için çektiği bir film. Kafka’nın yarım kalan romanına hayli sadık bir uyarlama gerçekleştiren Haneke filmini de tıpkı roman gibi yarıda bırakıyor. Tüm Kafka kitapları için olduğu gibi bu roman için de ne anlattığı üzerine hâlâ tartışılır ve Haneke’nin filmi de bu tartışmaları sinemaya aynen taşımış filmi ile. Televizyon için çekilse de Berlin ve Toronto film festivallerinde de gösterilen eser, belki televizyon için çekilmesinden de kaynaklanan nedenlerle yönetmenin en bilinen çalışmalarından biri değil bugün. Kafka ve Haneke gibi iki büyük ismin bir araya gelmesi başlı başına bir çekicilik kaynağı kuşkusuz ve Kafka’dan yapılan tüm film uyarlamalarının kaderi olan “perdede (bu film için ekranda demek daha doğru aslında) kitapta durduğu gibi durmama” sorunundan muzdarip olsa da ilgiyi kesinlikle hak eden bir çalışma bu. Absürt bir romanın sinemasal karşılığı daha iyi olabilir miydi bilmiyorum ama romanı tekrar okuma arzusu uyandırması ile de önemli bir film bu.

Ölümünden sonra kıymeti bilinen bir büyük yazar olan Kafka’nın bu romanı sinemaya ilk kez 1968 yılında Rudolf Noelte tarafından bir Alman (daha doğrusu Batı Alman) yapımı olarak uyarlanmış. Kimilerinin uyarlamaların en başarılısı olarak gördüğü bu yapımdan sonra, 1994 yılında Aleksey Balabanov’un çektiği bir Rus yapımı olarak ve ardından yine Rusya’da ve yine 1994 yılında bu kez bir animasyon olarak Dmitriy Naumov and Valentin Telegin’in yönetmenliğinde aktarılmış sinemaya. “K” ismindeki bir adamın kadastro işi için çağrıldığı bir köyde tuhaf, karmaşık ve hatta absürt bir bürokrasi içinde kaybolması ve “Şato” olarak adlandırılan yere tüm çabalarına rağmen bir türlü girememesi ve çalışma iznini alamamasını anlatan romanı (ve onun kaynaklık ettiği filmi) yorumlamayı asıl olarak uzmanlarına bırakmalı kuşkusuz. Burada uzmanların tüm Kafka eserleri için olduğu gibi bu eser için de temel dertleri açısından birbirinden farklı görüşler ileri sürdüğünü ama temel bir kaç konuda uzlaşıldığını belirtelim. Elbette öncelikle “bürokrasi” geliyor uzlaşılan bu temalar içinde. Bir türlü aşılamayan, aynı anda hem var hem yok olabilen, varlığını halka (filmde köylülere) kabul ettirmiş ve hatta onlar tarafından savunulan ve adeta her şeye egemen bir canlı gibi olan bir bürokrasi bu. K adlı adamın şatoya umarsızca girme çabasını dini bir bağlamda ele alıp bu çabayı kurtuluşunun (dinsel bir kurtuluş elbette bu) peşinde olan bir insanın mücadelesi olarak yorumlanabileceği ve köylüler tarafından dışlanmış olan Barnabas karakteri ve ailesi üzerinden eserin Kafka’nın kitabı yazdığı dönemin Yahudi düşmanlığına göndermede bulunduğu gibi yorumlar da var. Ek olarak Şato’ya karşı verilen mücadeleyi insanın kendisini absürt bir atmosferin içine atan sisteme karşı verdiği mücadele ile ve umutsuzca denenen Şato’ya girebilme hedefini de savaşılan bu sistemin bir yandan da parçası olma çabası ile ilişkilendirmek mümkün belki de.

Hemen tüm dış sahnelerin bir kar fırtınası altında geçtiği ve gerçekçilik ile absürt olanın iç içe geçtiği film kahramanının kıstırılmışlığını (ne köyü terk edebilmesini ne de Şato’ya girebilmesini) etkileyici bir biçimde aktarabiliyor seyircisine. Anlamsızlıklar içinde anlamlı bir cevap bulmaya çalışan adamın serüveninde Haneke çarpıcı pek çok karakter ve an yaratmayı başarabilmiş. K’ya yardımcı olarak verilen ve Frank Giering (sadece 38 yaşındayken ölen yetenekli bir oyuncu) ve Felix Eitner’ın büyük bir beceri ile canlandırdığı genç adamlar Kafka’nın romanından doğrudan bir esintiyi taşıyorlar perdeye ve gerçekten filme çok şey katıyorlar. 2007 yılında ölen ve özellikle son dönemlerinde oynadığı “Das Leben der Anderen – Başkalarının Hayatı” filmi ile çok tanınan Ulrich Mühe’nin hem Haneke’ye yakışan bir “soğuklukla” hem de Kafka’ya yakışan bir “kaybolmuşluk ve gizem” ile ustalıkla canlandırdığı K karakteri ise elbette filmin en calıcı öğelerinden biri ve Haneke onu da ustalıkla yaratmayı başarmış film dünyası için. Oyunculuklardan söz etmişken, Frieda rolündeki Susanne Lothar ve Barnabas rolündeki André Eisermann’a da takdirlerimizi gönderelim ve hem onların oyunculukları hem de Haneke’ye Kafka’dan bir uyarlama fırsatı tanıyan kimi ülke televizyonları ile sefil durumda olan bizdeki karşılıkları ile kıyaslayıp hayıflanalım epeyce.

İçinde yılların birikimi olan yüzlerce dosyanın saklandığı dolabın açılması ve varlığından emin bile olunmayan bir evrağın aranması, sürekli çalan ama açılmayan bir telefon, belki düşük bütçenin sonucu olan ama K’ya (ve seyredene) klostrofobi yaşatan kısıtlı mekan kullanımı gibi dikkat çekici anları ve öğeleri olan filme Haneke’nin izlerinin ne kadar yansıdığı tartışmalı ama söz konusu Kafka olunca Haneke’nin hem senarist hem yönetmen olarak kendisini geri çekmiş olması ile açıklanabilir bu durum. Ayrıca Haneke’nin romana sadık kalsa da kaçınılmaz(?) kısaltmalar nedeni ile hem olan biteni hem de karakterini daha anlaşılmaz ve karmaşık kıldığını da söyleyelim ki Kafka’ya belki de en veya tek temel müdahale bu olmuş gibi görünüyor. Bunun dışında araya anlatıcıyı sokarak ve ona romandaki kimi cümleleri aynen okutarak romanı sık sık hatırlatıyor bize. Sahneler arasında “blackout” yöntemi (sahneler arasında çok kısa süreli olarak siyah bir görüntü gösterilmesi) ile adeta romandaki bölüm ayrımını çağrıştıran bir tercihte bulunan ve filmi romanın yarım kalması gibi aniden bitiriveren Haneke, o çok kullanılan Kafkaesk havayı yaratabilmiş mi sorusuna belki yüzde yüz olmasa da evet dememizi sağlıyor bu filmle ve kötücül, gizemli ve işlevsel olmayan bir yapıyı (devleti, toplumu vb.) hissetmemize imkân veriyor; daha da önemlisi belki de romanı ve onu yazan dehayı hatırlatıyor bize. Kafka’nın eserindeki “mizah”ın K’nın yardımcısı olan karakterler dışında çok fazla karşımıza gelmediğini de ekleyelim son bir not ve açıkçası bir eksiklik olarak. Hikâye boyunca hiç gösterilmeyen ama soğuk (her anlamda) köyün üzerinde bir heyula gibi her an varlığını hissetiren Şato ve ona ulaşmaya çalışan K’nın Haneke dünyasındaki bu karşılığı görülmesi gerekli bir çalışma özet olarak.

(“The Castle” – “Şato”)

(Visited 177 times, 1 visits today)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.