La Fille du Puisatier – Daniel Auteuil (2011)

“Seni buraya getiren aşk mı vicdan azabı mı?”

Çok sevdiği kızının bir adamla ilişkiye girip hamile kalması üzerine kendi onuru ile kızına duyduğu sevgi arasında kalan bir adamın hikâyesi.

Fransız yazar ve sinemacı Marcel Pagnol’ün 1940 yılında yazdığı ve yönettiği aynı isimli filmin bu çalışma ile yönetmenliğe de adım atan Fransız oyuncu Daniel Auteuil tarafından çekilen yeni versiyonu. Auteuil senaryoyu güncellerken kimi kritik anları göstermeyip bu anların karakterlerin ruh halleri ve davranışları üzerindeki etkisi üzerinden anlatmayı tercih etmiş hikâyeyi ama göstermeyi tercih ettikleri ile birlikte düşünülünce bu tercihi çok da doğru değil gibi duruyor. Müzik ve görüntü çalışması oldukça başarılı olan filmde Auteuil klasik bir sinema dili ile anlatıyor Birinci Dünya Savaşı sıralarında geçen hikâyesini ve toplumun değerlerine ters düşmenin ne tür bedelleri olabileceğini her anında yeterince etkili olamasa da hissettirmeyi başarıyor.

İzlenimci bir ressamın elinden çıkmış bir tabloyu andıran gelincik tarlası görüntüsü ile açılan film tüm hikâye boyunca çekimlerin yapıldığı güney Fransa’daki Bouches-du-Rhône bölgesinin müthiş doğal güzelliklerini seyircinin karşısına getiriyor ve bu tercihi ile de anlattığı trajik hikâyenin karşısına nerede ise öyle bir doğal güzellik koyuyor ki seyredenin gözünde bu trajedi yumuşuyor ve hatta zaman zaman kayboluyor. Bu yumuşamayı artıran bir başka unsur da Auteuil tarafından canlandırılan babanın olaylar karşısında verdiği tepkiler; Auteuil’in her zamanki gibi güçlü bir oyunculuk ile canlandırdığı babanın öfke ile sevgi arasında gidip gelen tepkileri işin içine sık sık küçük bir mizahın da katılması ile hani nerede ise bir Yeşilçam filmindeki Hulusi Kentmen tiplemesinin kopyasına dönüşüyor. Böyle olunca da filmin başından sonunu da tahmin edebiliyorsunuz ve hikâye ne o dönemin ahlâk anlayışının eleştirisine ne bireysel bir çıkmazın sergilenmesine yeterince izin veriyor. Belki amaç zaten “yumuşak” bir hikâye anlatmaktı ama ortaya çıkan sonuç seyirciyi yanına çekmek açısından yeterince tatmin edici olamıyor.

Zengin erkek ile yoksul kız arasındaki aşkın ve sonuçlarının hikâyesi Auetuil’in oyunu kadar kızını canlandıran Astrid Bergès-Frisbey ve onun aşık olduğu erkeği canlandıran Nicolas Duvauchelle’in gençlik ve güzelliklerine de yaslanmış görünüyor. Bergès-Frisbey filmdeki karakterinin meleksi yanına gayet uygun duru ve saf bir güzelliğe sahip ve karşılığının olmadığını düşündüğü aşkının gerektirdiği fedakârlığı gerçekçi kılmayı başarıyor. Duvauchelle ise kendisinden beklenen rolü, kadınların peşinde koştuğu yakışıklı ve zengin genç rolünü inandırıcı bir şekilde oynamayı başarıyor. Zaman Zaman Guy de Maupassant’ı hatırlatan olay örgüsündeki zengin erkek-fakir kız temasından karşılıksız aşk(lar)a ve aileler arası çekişmelere filmin hikâyesi orijinal bir yan taşımıyor ve yönetmen de bu klasik hikâyeyi düz bir anlatım ile getiriyor karşımıza ve birkaç cümle ile ifade edilerek gerisi getirilmeyen kimi konuların da atlanmasına neden oluyor. Genç kızın ilk tanıştıkları anda erkeğe söylediği “Ne ödemiş olursanız olun, bu topraklar sizin değil. Çünkü onu işlemiyorsunuz” cümlesindeki sınıf kavramı ve babanın sorunun çözümü için gittiği zengin evindeki çaresiz kabullenmişliği örneğin, zengin açılımlara uygun ama hikâyede üzerine gidilmeyen öğeler. Zengin anneyi oynayan Sabine Azéma’nın özellikle bir parça abartılmış oyununun da aralarında olduğu kimi mizah anları ise filmin trajedi ile komedi arasında gidip gelmesine neden oluyor ve bu da filme zarar veriyor kuşkusuz.

Yukarıda belirttiğim eksikliklerine karşın görülmesi gerekli bir film karşımızdaki. Auteuil’in rutin ama aksamayan anlatımı, yeterince derinleştirilmemiş olsa da karakterlerinin cana yakınlığı, çarpıcı görüntüleri ve keyifli müziği ile film günümüz sinemasının unuttuğunu, insanlara insanları anlattığını bilen çalışmalardan biri. Bir şekilde nostalji duygusu yaratan atmosferi ve yine çağdaş sinemanın geride bırakmayı tercih ettiği sıkı bir romantizmi gündemine alması ile de önemli bir çalışma. Girişte belirttiğim gibi Auteuil kimi dramatik anları özellikle göstermemeyi tercih ederek bir eksiklik hissine neden olmuş ama sadece babanın zengin evindeki yüzleşme sahnesi bile bir filme yetecek dramı içeriyor denebilir. Bu hümanist filmin, bittiğinde kendinizi iyi (sadece bireysel olarak değil, insana inanmak açısından da) hissedeceğiniz türden bir eser olduğunu da unutmayın.

(“The Well Digger’s Daughter” – “Kuyucunun Kızı”)

(Visited 40 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.