Mad Max: Fury Road – George Miller (2015)

Mad Max Fury Road“Ben tek bir içgüdüye indirgenmiş bir adamım: Hayatta kalmak”

Bir tiranın yönetimine isyan ederek yanına aldığı genç kadınlarla birlikte “evine” dönmeye çalışan bir kadının ve birlikte mücadele ettiği bir adamın hikâyesi.

İlki 1979 yılında çekilen “Mad Max – Çılgın Max” serisinin dördüncü ve şimdilik son filmi. İlk iki filmi yalnız, üçüncüsünü ise George Ogilvie ile birlikte yöneten George Miller otuz yıl aradan sonra gelen bu dördüncü filmde tek başına oturmuş yine yönetmen koltuğuna. Bu son filmde Max rolünde oynayan Tom Hardy üç Mad Max filmi için daha anlaşma yapacağını söylediğine göre devamının geleceği açık olan bu Çılgın Max filmleri distopya türünün en önde gelen örneklerinden şüphesiz. Bu son film ise sadece serinin hayranları veya daha genel olarak aksiyonu sevenler tarafından değil, pek çok eleştirmen tarafından da çok beğenilen bir çalışma oldu ve serinin dört filmi içinde En İyi Film dalında Oscar’a aday gösterilen de tek yapımdı. Mükemmel denecek bir teknik ustalıkla anlatılan filme aksiyon sevmeseniz bile karşı koymanız mümkün değil ve ilginizi hep ayakta tutması ve CGI türünden efektlerden çoğunlukla kaçınmış olması ile sahip olduğu doğallık ile de ayrıca ilgiyi hak ediyor. Tüm bunlardan öte filmi asıl ilgiye değer kılan ise filmin bir Mad Max filmi olmanın çok ötesine geçip, bir Furiosa (hikâyenin kadın kahramanı) filmi olmayı tercih etmesi ve bırakın aksiyon filmlerini diğer tüm türlerde bile örneği pek olmamış bir biçimde kadın kahramanını öne çıkarmayı tercih etmesi. Bu cesur tutumu, bunu üstelik bir erkek kahramanın adını taşıyan ve öncesinde bu erkek kahramanı anlatan, dolayısı ile seyircinin yine benzer bir beklenti içinde olduğu bir seri içinde yapması ve ortaya parlak bir aksiyon filmi çıkarmayı başarması ile takdiri hak ediyor kesinlikle. Aksiyonun kesinlikle meraklısı değilseniz, hissedecekleriniz takdire çok da yakın olmayacaktır muhtemelen: Karşınızdaki patlamalara, çatışmalara, kavgalara adanmış; hikâyesi zaman zaman saçma bir hal de alan; örneğin güçlü oyuncu Tom Hardy’den oyunculuk yönünde pek de bir beklentisinin olmamasının da gösterdiği gibi hikâyeyi zaten dert de etmiş görünmeyen ve önceki filmlere göndermeleri ile “fan”larını tatmin etmeyi öncelikli amaçları arasına koymuş görünen bir film çünkü.

Avustralya sinemasının ana akım sinemaya belki de en büyük armağanı Mad Max karakteri. İlk üç filmde Mel Gibson’ın oynadığı, burada ise Tom Hardy’nin devraldığı bu karakter distopik bir dünyada geçen intikam veya zalimlere karşı direniş hikâyelerinin kahramanı. Burada ise hikâyenin asıl kahramanı bir kadın oluyor ve tiranın “damızlık” olarak seçtiği beş genç kadını da yanına alarak bir zamanlar kaçırılarak koparıldığı kendi topraklarına gitmeye çalışıyor. Evet, Max ona bu çabasında epey bir yardımcı oluyor ama asıl anlatılan onun değil kadının hikâyesi kesinlikle. George Miller filmin kadın karakterlerini zenginleştirmek ve “feminist” bir açıdan onu daha doğru çizebilmek için bir feminist olan yazar Eve Ensler’den destek almış. Bu tercihin de gösterdiği gibi film, diğer üçünden çok farklı bir yerde duruyor. Kadının gücü, mücadelesi, kahramanlığı vs. asla bir yama gibi eklenmemiş hikâyeye; aksine tüm hikâye nerede ise bu temalar üzerinde dönüyor. Kadın karakterler ne fiziksel ne de zihinsel aktivitelerde asla erkeğin gölgesinde kalmıyorlar ve bu tutum filmin bir iki sahnesinde değil hikâyenin tümünde baskın bir şekilde kendisini gösteriyor. Bir kadın savaşçının ağzından “Her erkeğe bir kurşun” cümlesini o sırada olan bitene gayet uygun bir şekilde duyduğumuz filmin bu konudaki samimiyetinden şüphe etmemek gerek sanırım.

Halkın aç ve sefil durumda olduğu, tiranın suya el koyduğu toplumda -kadın veya erkek, bir veya birkaç- kahramanın bu zalim yöneticiyi yok etmesi ise ana akım sinemasından beklenecek bir hikâye elbette ve film bu anlamda alışılagelenden bir milim bile ayrılmıyor. Pasif ve bir kahramana muhtaç olan kitlelerin tirana ve askerlerine karşı savaşta hiçbir paylarının olmaması Hollywood usulü bir kahramanlık hikâyesine çok uygun şüphesiz ama “politik” açıdan bakınca bir o kadar da yanlış ve tehlikeli; ne var ki geniş kitlelerin aldırış edeceği bir “tehlike” değil bu. Görkemli efektler, kalabalık bir figüran kadrosu, muhteşem setler, en ince ayrıntıya kadar özenilmiş tasarımlar, hiç nefes aldırmayan ama zorlama da görünmeyen tempolu kurgusu, çarpıcı bir görüntü (John Seale) ve ses çalışması, büyük bir kısmını “gerçek zamanlı” anlatma cüretkârlığını göstermesi ve bu girişiminde hiç aksamaması ve Junxie XL müziği ile seyircinin gözünü o denli parlak bir biçimde boyuyor ki bu kusuruna dikkat edecek bir hâl de bırakmıyor açıkçası. Evet, bir yandan da söylemeli ki yorucu bir film bu: Karakterlerinin harcadığı enerjiyi o denli iyi hissettiriyor ki size en az onlar kadar yoruluyorsunuz siz de ve sürekli bir tehdit altında ve aralıksız savaşıyor olmanın neden olduğu bitkinlik çöküveriyor üzerinize film bittiğinde. Bu sonuç teknik açıdan veya kendisine koyduğu hedef açısından filmin çok başarılı olduğunu kanıtlıyor kuşkusuz ama işte sonuçta hikâyedeki yanlışları veya saçmalıkları da çok dikkat etmezseniz görmemenize veya görseniz de önemsememenize neden oluyor. Temposunu yavaş yavaş yükselten, arada seyirciye nefes alma zamanı tanıyan bir yanı yok filmin: Aksine ilk anından başlayarak sürekli ve düzenli olarak hep zirvede geziniyor tempo ve arada tanık olduğumuz “mesaj kaygılı” kimi sahnelerdeki sakinliği bile bizi sürekli tetikte tutuyor. Her biri koreografisi, dinamizmi ve efektleri ile göz alan onlarca sahnesi olan filmde başrollerdeki Charlize Theron ve Tom Hardy hikâyenin kendilerinden beklediğini fazlası ile karşılıyorlar ve dinamik bir oyunculuk sergiliyorlar. Sonuç olarak, çekiciliğine karşı koymanın imkânsız olduğu, sinema sanatının teknik öğeler ve bunların kullanımı açısından ulaştığı büyüleyici noktanın şovu ile kesinlikle çok etkileyen ama bu büyüden kendinizi uzak tutmayı başarırsanız (ki imkânsız denecek kadar zor bu) şunu da göreceğiniz bir film bu: Savaş araçlarının birinin önüne bağlı olarak, alev çıkartan elektrogitarını çılgınca çalan karakterin özetleyebileceği çılgın, gürültülü, tuhaf, çekici, görkemli ve “anlamsız” bir sinema yapıtı.

(“Çılgın Max: Öfkeli Yollar”)

(Visited 25 times, 1 visits today)
Share

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Time limit is exhausted. Please reload CAPTCHA.